“Barış Adlı Çocuk” ve Sevgi Soysal

“Yazarın yaşamı metne dahil midir”, diyen bir soruya cevap olarak; “evet, yazarın yaşamı metne dahildir”, demek en çok Sevgi Soysal’a yakışır. Bunu eserlerinin tamamında görebiliriz. Evlilikleri, ayrılıkları, en çok da cezaevi günleriyle zor ve mücadeleci yaşamını, sürgünleri anlatır.

“Yazarın yaşamı metne dahil midir”, diyen bir soruya cevap olarak; “evet, yazarın yaşamı metne dahildir”, demek en çok Sevgi Soysal’a yakışır. Bunu eserlerinin tamamında görebiliriz. Dili, ustalıkla kullandı eserlerinde. Evlilikleri, ayrılıkları, en çok da cezaevi günleriyle zor ve mücadeleci yaşamını, sürgünleri anlatır. Örneğin “Şafak” adlı romanında, Adana’da sürgünde bulunan bir kadının başından geçenleri anlatır ve 12 Mart darbesini eleştirir.

Sevgi Soysal, “ben kadınım ve kadın tarafından bakarım hayata, olaylara, insanlara” demeden yazar öykülerini. Kadına da erkeğe de eşit iki insan olarak, nesnel bakmayı becerir. Birlikte kurdukları, başlattıkları oyunu birlikte bozan, sonlandıran iki insan gibi… Bu bakış açısı yaşamında yapmış olduğu üç evliliğine ve ayrılmalarına yansımış olmalı diye düşünmeden edemiyorum. Onun derdi sadece insanca yaşamdan yanadır ve bunun için iktidarla hep çatışma halindedir. Adaletsizliği, haksızlığı açık sözlülükle ve ince bir alayla anlatır yazılarında. Abartmadan, “daha daha” demeden olduğu gibi ama en çok da ironik bir dille.

Barış Adlı Çocuk

“Barış Adlı Çocuk” adlı kitabının giriş öyküsü işte o adaletsizlikleri konu alan, “Delikli Nazarlık”dır. Ağalar ve marabalardır konunun özü. Ağa çocukları ile maraba çocuklarının dünyaya gelirkenki karşılanışlarını karşılaştırır. Ağa çocuğu, “doğuştan şanslı” biri olarak başlar hayata. Maraba çocuğu, bir kadir kıymetsizlik ortamında bulur kendini. Dünyaya gelişinin bile bir hata olduğunu, düşündürecek kadar. Yaşam hakkı bulmakta zorlanarak, her türlü kötülüğe maruz kalarak büyür. Sevgi Soysal, yaşamdaki temel bir adaletsizliği ustaca anlatır.

Sevgi Soysal’ın anlattığı, o eski zaman ağalarından varlığını devam ettirenler de var ama günümüzde onların yerini kartellerin, küresel sermayenin “para babaları” aldı. Soysal’ın anlattığı, insan yaşamındaki o derin uçurum, toplumsal yaşamın adaletsiz özü değişmemiştir.

“Cellat Fuchs Kent Halkına Nasıl Karıştı”, öyküsünde yaşamını cellatlık yaparak kazanan ve halkın dışladığı birinin zaman içinde halkın arasına nasıl karıştığını anlatır. “Karanlık kapılarını açtı. Ay göründü. Kıpkızıl akıyordu ırmak. Ay baktı ırmağa. Fuchs’un suçunun kentin kanına karıştığını gördü.” (s.26)

Soysal’ın, öyküsünü yukarıdaki cümlelerle bitirirken, “bir suç varsa ortaktır”, diye düşündürmek istediğine inanıyorum.

“Nasıl Öğreteceğim Köpeğe Aport’u”, öyküsü evin içindeki bir erkeğin kendiyle konuşmasını oluşuyor. Vücudunu kullanmakla ilgilidir. Osurmak, geğirmek gibi vücut fonksiyonlarıyla. “Beklenmedik belalara da hazır olmalı” der. Öfkenin, insanı harekete geçiren işlevini çok önemser, “kutsal öfke” olarak isimlendirir. Buradaki öfke; haksızlık, adaletsizlik karşısında harekete geçiren, duyarlı kılan bir öfkedir…

Sevgi Soysal, kadının, kadın sorunlarının daha günümüzdeki kadar konuşulmadığı, konuşulamadığı bir dönemde, kadına aile ve toplum içinde biçilen rolleri, cinsel ayrımcılığı, kadının birey olarak iç sıkıntılarını irdeleyen, isyan eden, başkaldıran, kurallara, kalıplara sığmayan bir kadındır. Öykülerinde ve romanlarındaki kadın karakterler de bilinçli birer seçimdir. “Mal Ayrılığı ve Şampanya Kovası”, boşanma sonrası mal paylaşımını anlatan bir öyküyken, “Hanife” öyküsünde kadına yüklenen “namus”a vurur neşteri. 

 “Savaş ve Barış”, “Bir Görüş Günü” ve kitaba adını veren “Barış Adlı Çocuk” öykülerini bir bütün olarak okuyabileceğimiz gibi, bağımsız birer öykü olarak da okuyabiliriz. Bu öyküler, çok çeşitli kadın karakterleriyle birer cezaevi öyküleridir. Sözünü söylemek isteyenleri ne içerde ne de dışarıda kimse tutamaz. Onlar sözlerini söylerler. Her koşulda sözünü esirgemeden söyleyenler tutarlı, kararlı bir kişiliğe sahip ve insanca yaşamdan yana olanlardır. Yazar Sevgi Soysal da bu kişilerden biridir. Cezaevi koşullarında bile örgütlü olmanın ve komün yaşamın iktidarın karşısında durabilmenin bir yolu olduğunu vurgular. Aynı öyküde, özeleştirisini de verir dolaylı olarak.

Cezaevleri, sistemle çatışmanın polis ve gardiyanlar üzerinden yaşandığı bir dünyadır. Politik tutuklular ve hükümlülerde, bu çatışma hali daha belirgindir. Öyküde, bir gardiyanın dört yaşındaki oğlunun adıdır Barış. Kısa bir alıntı:

“Barış! Oğlum Barış, rahatsız etme ablaları.”
Bu kadarı fazla.
“Anarşistlikten ablalığa düştük” diye sırıtıyor Güler.
“Şehir şakiyesi ablaları” diye gır gır geçiyor Tülay.
“Çocuğun adı Barış. Barış adında bir polis çocuğu!” diye mırıldanıyor Nina.
Çocuk yanlarında yürümeyi sürdürüyor. Öyle canlı ve sevimli ki kerata, sonunda o en erkek tavırlı, hiç kadınsı olmayan Güler dayanamıyor, çocuğun elinden tutuyor…

Değinmeden geçemeyeceğim, “Bir Ağaç Gibi” öyküsü. Bu öyküde, aynı zamanda gerçek yaşamının son yılı, son ayları, belki de son günlerini anlatır Sevgi Soysal. Ona genç yaşta yaşama veda ettiren hastalığını, hastane günlerini, doktor ve hastalarla olan ilişkilerini… Sevgi Soysal okurken, bir dostunuzu, arkadaşınızı dinliyor, sohbet ediyormuş gibi kaptırıp gidersiniz kendinizi.

Seçici kitap kurtları, Sevgi Soysal’ı kesinlikle okumalısınız.

………………………………………………………………………………….
Sevgi Soysal, Barış Adlı Çocuk, Bilgi Yayınevi, 181 sayfa

Vielleicht gefällt dir auch