HÜSEYİN A. ŞİMŞEK

Dil, nemiz olur?

Öncelikle sorunun ‘abc’sinde anlaşmak lazım: Dil, her şeyden önce, ilk ve en temel işleviyle bir ifade etme aracıdır. Bir fikri, bir bilgiyi, duyguyu ve düşünceyi anlamlandırma etkinliğidir. Dolayısıyla sonuçta aslolan dile gelen ya da dille gelen fikir, bilgi, duygu ve düşüncedir. Güçlü bir fikir, nesnel bir bilgi, doğru bir düşence ve güzel bir duygu; layıkıyla ifade edilebildiği sürece dile göre gücünden, nesnelliğinden, doğruluğundan, hatta güzelliği ve şıklığından bir şey kaybetmez. Güzel ve şık oluşu, bir “hatta” vurgusu ile diğer hallerden ayırışımın nedeni, edebî metinlerin farklı dillere göçünde yaşayabilecekleri eksilme, yabancılaşma riskleridir.

Peki, her bir dilin her şeyden önce, ilk ve en temel işleviyle bir ifade etme aracı olduğu gerçeği unutulursa, ne olur? Gerek Türkiye’de yaşadığım süre boyunca, gerekse de Avusturya’ya yerleştiğim günden beri, anadili anlaşabildiğimizden farklı olan arkadaşlarım, tanıdıklarım ya da meslekdaşlarımla çokça tartışmışımdır bu sorunun cevabını. Benim benimsediği tez şu olageldi: Dil, her şeyden önce, ilk ve en temel işleviyle bir ifade etme aracıdır.

Ama bununla, dünyadaki her bir irili ufaklı dilin işlevlerinin bu tanımım içerdikleriyle sınırlı olduğunu iddia ediyor değildim. Her bir dil, anadili olduğu insanlar için, hem nesnel hem de belli bir tasarım ya da tasarrufun yönlendiriciliğinde, bir kimlik enstrümanı olarak da önemli işlevler üstlenir. Güdümlü, yabanlaştırıcı, çarpıtan, deforme eden bir politik ya da ideolojik “asit banyosu”na hapsedilmediği sürece, söz konusu bu işlev gerekli ve meşrudur. Dilin bu işlevinin sahiplenilmesi, bir özgürleşme, bir kendisi olma ve kendisi kalma mücadelesiyle çakışabilir, örtüşebilir.

“Dilin her şeyden önce, ilk ve en temel işleviyle bir ifade etme aracı” olduğu tanımı; toplumdan topluma, kültürden kültüre, ulustan ulusa değişmez pek. Farklı bir deyişle, dilin “ilk ve en temel işleviyle bir ifade etme aracı” olduğu her toplumun, kültürün, ulusun gerçeğidir. Fakat, o her bir toplumdaki, kültürdeki, ulustaki her bir birey bunu böyle kavramaya, görmeye ve ifade etmeyebilir. Bu, o her bir bireyin “gerçek”le kurduğu yakınlığı gösteren hallerden birine örnek olarak kalır.

Oysa dilin, “bir kimlik enstrümanı olarak da işlevler üstlenmesi” hallerinde; toplumdan topluma, kültürden kültüre, ulustan ulusa olduğu gibi, en çok ve daha fazlasıyla da politik ya da ideolojik disiplinler nezdinde önemli farklılıklar yaşanır. Bununla ilgili bizzat yaşadığım deneyimlerden örnek vermek istiyorum.

Türkiye’deki en en baskılı ve yasaklı bir dönemde, Kürt bir korucubaşı, devlet televizyonuna çıkarıldıydı. Korucubaşı, vakti zamanında devlet, hükümet dahil, cümle resmî kurumların Kürtleri yoksaydığı çeçevenin aynısını kullarak, Kürtçe propaganda yapıp ajitasyon çekti. Çok çeşitli zemin ve boyutlarda hak ve özgürlük talep eden Kürtleri, Kürtçe yoksaydı, kınadı, hatta aşağıladı.

Aynı dönemde, İsmail Beşikçi adında bir Türk aydını, Kürtlere yönelik Türkçe akademik ve sosyalbilimsel çalışmalar yürütmekten; yanı sıra politika üretmekten, fikir belirtmekten dolayı hapiste tutulmaktaydı. Kürtlere karşı Kürtçe konuşan bir korucubaşı, devlet televizyon ve radyo kanallarında ağırlanırken; Kürtleri Türkçe savunan aydına göz açtırılmayıp, içeri atılmıştı. Ekrandaki korucubaşının ağzından çıkan o her bir Kürtçe sözcük, herkes kadar kendisi için de hak ve özgürlük isteyen bütün Kürtlerin yüreğine yağlı birer kurşun gibi saplanmış olmadı mı? Örneğin Beşikçi’nin, daha birçok aydının, akademisyenin kâğıda düşürdüğü her Türkçe sözcük ise, eşit hak ve özgürlükler içinde yaşamak için didinen Kürtlere, kendi çapında güç vermedi mi?

Sömürünün, ezilmenin, zulmün tek bir dili yok!

Şimdi, kendimi de katarak, bu dil olgusunun farklı bir boyutuna değinerek devam edeyim. Somut konuşmak için, Türkiye’de ve Avusturya’da kullanılan dillerden örnekler vereceğim. “Kendi anadilinde yaşayamayan”, “asıl/temel/öncelikli ifade aracı anadili olmayan” birey toplulukları var her iki ülkede de. Bunlar, birçok açıdan doğduğu toplum ortamının anadilinde büyüyen, hayata atılan ve yaşlanan; kendi anadiliyle düşünüp yazabilen bireylerden farklı bir topluluktur.

Anadili yasaklanmış her bir insanın yaşadığı, dünyanın her yerinde büyük bir haksızlık, bir kıyımdır. İnsanları çocuk yaşta ailelerinden kopararak, donuna kadar soyup tam anlamıyla çırılçıplak teslim alarak kamuya ait özel bakım, terbiye, hizmet, eğitim mekânlarına doldurmak; oralarda onlara sadece yeni elbiseler değil yeni fikirleri, düşünceleri, duyguları, kısaca türlütevür farklı kimlikleri zorla giydirmek bir insanlık ayıbı ve suçudur.

Dilin, “her şeyden önce, ilk ve en temel işleviyle bir ifade etme aracı” olması gerçeği, burada da sıklıkla dayatıcının beklentilerini, emellerini boşa çıkartabilmiş, çıkartabilmektedir. Ben, yedi yaşına kadar tek kelime Türkçe bilmeyen, ama daha sonra “anadilini kullanabilen genç” olmaktan çıkarılan binlerce insandan biriydim örneğin. Ama birçok yaşıtım gibi, sadece bir dönem için istenilen o kalıba sokuldum, ama sığdırılamadım. Türkçe eğitim-öğretimin, anadilimi unutturacak bir araç olarak kullanılmasına izin vermedim.

Okul, eğitim, öğretim, dil… Bunların hepsi birer araçtır. Amaca doğrudan etkide bulunan, onu belirleme gücüne erişebilen birer araç. Öte yandan, “araç” ya da “amaç” olmaklık, sürekli değişken bir haldir. Her bir alanın kendi iç devinimi çerçevesinde, her araç, başka bir araç karşısında “amaç” haline geliverir vs.

Unutturulmak istenen anadiliniz için, size yıllar yılı dayatılan dili bir savunma aracına çevirerek, hakkıyla ve layıkıyla kullanabilmek de büyük bir marifet. Nasıl ki haksızlığın, sömürünün ve zulmün dili yoksa; haklı olmanın ve doğruyu savunmanın da tek bir dili olmadığını ifade etmek büyük bir zevk.

huseyin.simsek@gmx.at

Vielleicht gefällt dir auch