Emine Başa | O aşkın peşinden gitmeye devam!

Emine Başa, uluslararası alanda ilgi görmüş çok sayıda karenin de içinde yer aldığı binlerce fotografta imzası olan bir sanatçı. Yayına başladığı günden beri Toter Winkel’in yazarları arasında da yer alan Başa ile “fotograf aşkı”nı konuştuk.

HÜSEYİN A. ŞİMŞEK

İstanbul – Viyana“Hayat, fotoğraflar bütünüdür, karelerinin sanat olabilmesi için işçilik gerekir”, diyor, yayına başladığı günden beri Toter Winkel’in yazarları arasında yer alan fotografçı Emine Başa. İstanbul doğumlu olan Başa, lise öğreniminden sonra Pratik Kız Sanat Okulu, Resim Bölümü ve El Sanatları dalında eğitim gördü. Aldığı özel derslerle eğitimini pekiştirdi. Kişisel ve karma pek çok sergiye katıldı. Yazın dünyasıyla da yakından ilgili olan Emine Başa’yla tanışmamız, 1995 yılı içinde oldu hatırladığım kadarıyla. Ortak arkadaşımız bir şair vesile olmuştu bu tanışmaya. “Maskesiz” adıyla bir dergi çıkarmaya hazırlandığımız günlerdi. Ocak 1996’da ilk sayısını çıkardığımız bu yayına en sıkı sarılanlardan, en çok emek verenlerden biri oldu. Ocak 1998’de 10. yayısını çıkarıp yayınına son verdiğimiz Maskesiz, “sıradışı” bir yayındı. Hemen her sayısında, Başa’dan en az bir yazı vardı.

Emine Başa, Maskesiz’den önce olduğu gibi, sonra da deneme, öykü, şiir dalında pek çok ürün verdi. Ürünleri çeşitli dergi ve gazetelerde yayımlandı. Öykü dalında ödüller aldı. Bu arada, görsel ve yazılı medyanın pek çok departmanında  profesyonel olarak da çalıştı. Çeşitli dergilerde haber müdürlüğü yaptı örneğin. Meslek ya da iş hayatının finalini şöyle ifade ediyor: “Medyanın eski anlamını kaybettiği ve artık gazetecilerin değil, işadamlarının medyaya yön verdiği, kısacası gazeteciliğin yapılamadığına inandığım bir süreçte kendimi profesyonel anlamda gazetecilikten ‘emekli’ ettim.”

Fotografçı kardeş sayesinde yaratıcılıkta yeni bir aşka yelken açtı

Fotoğrafa ilgisi, kardeşi fotoğraf sanatçısı Engin Başa sayesinde başladı. Kardeşi, bir fotoğraf yarışmasında kazandığı kompakt bir makinayı eline tutuşturana kadar, fotoğraf onun için sadece seyirlik uğraştı. İlk denemelerini o küçük makinayla yapmaya başladı. En büyük şansı, fotografçı kardeş Engin Başa’ydı tabii. Çektiği her fotoğrafı yıkıcı olmadan eleştirir, sorularına bıkıp usanmadan yanıt verirdi. Kardeş, “çok yapıcı bir hoca” olmuştu onun için. Hiçbir fotograf için “kötü olmuş” demedi o “kardeş hoca”. Bunun yerine, “şöyle bir kadrajla, şu değerlerle çekersen daha iyi olur” dedi mesela.

“Bugün dönüp ilk çektiğim fotoğraflara bakınca, onun gerçekten de ne kadar sabırlı bir hoca olduğunu daha iyi anlıyorum”, diyor Emine Başa. Çektiği fotoğrafları, o “kardeş hoca”nın süzgecinden geçirmesi iki yıl boyunca devam etti. Sonra, bir özgüven duymaya başladı. Çektiği kareleri, Engin Başa’ya gösterme ihtiyacı hissetmez oldu. Artık, kendine ait bir süzgeci vardı. Bu özgüven içinde, yavaş yavaş çektiği kareleri yayınlamaya başladı.

Emine Başa’nın, kendisinin bu yetkinleşme sürecinden çıkardığı sonuç şu: “Fotoğraf, gerçekten de belli bir deneyimin ardından fotoğraf oluyor. Yani makinayı ele alıp hemen iyi kareler beklememek gerekiyor. Eğer bugün fotoğraf adına bir şeyler yapabiliyorsam Engin Başa sayesindedir. Tabii çok fazla fotoğraf izledim, izliyorum. Gerek yurtiçi, gerek yurtdışında çok fazla usta var. Onlardan da izleyerek öğreniyorum. Nerede nasıl bir kompozisyon oluşturmuş, fona ne yapmış, ışığı nasıl kullanmış, neden o kadraj? Hâlâ çok eksiğim var. Ama öğrenci ve amatör olmak bir harika. Sürekli heyecan, sürekli üretim…”

Fotoğrafçılık, onun için artık yıllanmış bir uğraş 

Emine Başa’nın, uluslararası alanda ilgi görmüş çok sayıda karenin de içinde yer aldığı binlerce fotografta imzası var artık. Fotografın onun hayatındaki yerini biraz daha net belirlemeye çalıştığımda, şunları sıralıyor: “Fotoğraf anı dondurmaktır, evet doğru; ama aynı zamanda fotoğraf, başka bir ana evrimle potansiyeli taşıyan, o başka andan da bize bir şeyler söyleyen/anlatan bir sanat dalı. Bu anlamda fotoğraf benim için sadece pozlama yaratıcılığının değil, düzenleme-başkalaştırma (manüplasyon) yaratıcılığının da işin içine girdiği, kurgusal da olabilen, soyut ve kavramsal alanlarda da dolaşılabilen, deklanşörle adeta yağlı boya tablo da yapılabilen çok boyutlu bir uğraş. Ve fotoğrafın olmazsa olmazı ışıktır. Işığın peşinden gitmeye devam edeceğim…”

İnsan, en iyi tariflerini gönül verdiği şeylerle ilgili yaparmış. Emine Başa’yla fotograf üzerine konuşmak da böyle bir şey. Fotografın, görsel sanatlar dalı içindeki öneminin giderek daha da iyi anlaşıldığını, bu yönüyle kesinlikle durağan bir sanat olmadığını ekliyor sözlerine. Fotograftaki sanatsallığı çok net olarak tarif ediyor: “Hem teknik hem de yaratıcısının bakış açısına göre, izleyenin zihninde bir yaşantı oluşturan ve yorum olanağı sunan bir sanat dalı. Kompozisyon, ışık ve doğru kadrajla yaratılmış bir fotoğraf, elbette yaratıcısının ruhunu taşır; ama izleyicilerin de o ruhla buluşması, kendi ruhlarından da katkı sunmaları gerektir. Sanat da buradadır zaten.”

Tutkuyla sarıldığı bu uğraşın, kendisinin yaratıcı dürtülerine çok iyi karşılık verdiğinden hiçbir kuşkusu yok. Fotoğrafla da hikâyeler anlatabildiğinden emin. Fotoğraf sayesinde, ülkesinin hiç görmediği bölgelerini, şehirlerini görme, Anadolu insanının “muazzam” diye tanımladığı hasletlerini keşfetme olanağı yakaladığı için memnun. Hiç bilmediği sayısızca zorlu mesleğe tanık oldu beri tarafta. Yoksulluğun, bildiği ama o güne kadar içselleştiremediğini düşündüğü hallerini gözlemledi. “Fotoğraf, insanlığımın zenginleşmesine katkı sağladı”, diyor ve ekliyor: “Artık yaşamımın önemli bir parçası. Fotoğraf makinamsa en önemli aksesuarım yanımdan ayırmadığım. Fotoğraf düşünmediğim gün neredeyse yok gibi.”

Kendini Still Life kategorisinde daha başarılı buluyor

Bugün geldiği noktada kendini Still Life kategorisinde daha başarılı bulan Emine Başa, “bu tür çalışmaları estetik buluyor ve yaratıcılığa sonsuz olanaklar açtığını düşünüyorum” diyor. Sonra, hemen işin sorunlu bir yanına parmak basıyor: “Sokak ve portre fotoğrafçılığını çok sevmeme ve bu kategoride nacizane ürünler vermeme rağmen, asıl ilgimi çeken Still Life çalışmalar. Ne yazık ki bazı fotoğrafçılar tarafından Still Life kategorisi küçümseniyor; fotoğraftan sayılmıyor! Bu kategoride, Türkiye’de ürün veren dört-beş fotoğrafçıdan biri olarak buna üzülüyorum. Çünkü sanat kalıplara sığdırılamaz. Sen çekme, kendini yakın da hissetme, ama küçümseme de! Kim ne derse desin Still Life fotoğrafçılıkta önemli bir kategoridir. Çünkü çok emek isteyen, zor ve yaratıcılığın sınırlarını zorlayan bir alan. Sonsuz kurgu olanağı sunar, estetiktir… Bu alanda ürünler vermeye devam edeceğim.”

Emine Başa,  çocukluğumdan beri eşya biriktirdiğine getiriyor sözü. Anısı olan hiçbir şeyi atmayanlardan. “Bu eşyaların duygu olarak yaşattıklarını çok önemserim. Hepsinin bir ruhu olduğuna inanırım. İlham almak için o eşyanın yaşanmışlığının olması yeterlidir. Yani nesneler aslında insanın ta kendisi ve hikâyesidir. Stil Life ile bu denli bir ilişki beni hiç şaşırtmıyor. Still Life, nesnelerin dile gelmesidir. Hayatımızda yeri olan, ama pek de önemsemediğimiz veya önemseyip sakladığımız nesnelerin, objelerin dansıdır, çığlığıdır…”

Elbette en iyi bilenlerdendi o; kıyıya atılmış bir vazo, eski bir fotoğraf, bir kadeh, bir bardak, eski bir radyo, gaz lambası, bir çömleğin insana neler neler anımsatıp sessizce fısıldadığını. “Ortasından kırılmış bir çömlek, üzerine konan dantel bir örtüyle birleştiğinde, bir kadının ya en mutlu ya da en mutsuz gününü imler örneğin”, diyor ve kimi yörelerde yaşatılmış bir geleneği anımsatıyor. Gelin, erkek evine geldiğinde, ayağının dibinde bir testi ya da bir küp kırılır. “Bereket olsun” diye yapılır bu. Söz konusu kabın içinde bulgur, nohut, şeker gibi yiyecekler vardır bu yüzden. “O çömleğin yanına, kurumuş bir nar koyarsanız başka bir hikâye çıkar. Benim olmayan, başkasının anısı bir eşyaya da bir hikâye uydurur, onu yine de önemli kılarım.”

Edebiyatla ilgili olmasının, kompozisyon oluşturmada çok faydasını gördüğünü söylüyor Emine Başa. Nasıl mı? Kendisinden dinleyelim: “Bu tarz çalışmada en çok dikkat ettiğim şey, nesnelerin uyumu ve bu uyumu bozacak, onu sıradanlıktan kurtaracak küçücük başka şey. Yani kompozisyon. Örneğin, cam nesnelerin arasına eski bir fotoğrafı, ön plana çıkarmayacak şekilde yerleştirmek gibi… Bu, ânında bir hikâye oluşturur çünkü. Kompozisyonun askeri nizam şeklinde dizilmemesi de önemli bir unsurdur Still Life’da. Estetik durmaz, gözü yorar ve tabii ışık. Işık olmazsa olmaz! Hatta yerinde ve kararında olmazsa hiç olmaz!”

Fotoğrafta, çoğunlukla bir hazırlık süreci olur

O da bütün başarılıfotoğrafçılar gibi, fotografta bir hazırlık süreci yaşanmasını şart koşuyor. Bu, “rastgele” deyip fotoğrafa çıkmadığı anlamına gelmiyordu elbette. Neden? “Çünkü fotoğraf her yerdedir. Hiç olmadık bir anda, karşınıza muhteşem bir kompozisyon çıkabilir.” Yani, çoğunlukla hazırlıklıdır ama sürprizlere de açık! Fotografçı Engin Başa ile Aylin Erözcan’nın birlikte kurduğu “Vizördeki Hayatlar” adlı fotoğraf grubunca düzenlenen çekim gezilerinden önce portre ifadelerini, kadrajlarını kafasında kurguladığını, uygulamada da mümkün olduğunca o kurguya sadık kalmaya çalıştığını anlatıyor Emine Başa. Tabii bazen kendiliğinden gelişen portre ve kompozisyon çekimleri de olmuyor değil. Bu grubun gezilerinde, genellikle portre ve kaybolmuş meslek çekimleri yapılıyor.

Emine Başa’nın bir de tamamen kurgu portre ve kompozisyonları var. Bunlar için, stüdyo mantığı ve modelleriyle çalışır. Önce bir hikâye bulur, sonra o hikâyeye göre, küçük veya yetişkin modelleriyle koyulur işe. “Kafamdaki hikâyeye uygun bir yüz ve vücut ifadesi yakalamak benim için çok önemli. Sanırım biraz da mesaj içermesine dikkat ederim. Çünkü bir sanatçının yaşadığı topluma ve dünyaya da bakması gerektiğine inanırım. Didaktik bir mesajdan bahsetmiyorum. Elbette estetiği önceleyerek. Hüzün ve acı, hemen hemen bütün sanatların beslendiği ana duygudur. Ben acının gözlerinin ve gösterdiklerinin olduğuna inanırım.” Zaman zaman kadına şiddeti, şavaşı protesto ve teşhir edecek şekilde doğrudan bir mesaj veren çalışmalar yaptı bu çerçevede. Yalnızlık, beklemek, terk edilmek, yoksulluk gibi temalar üzerinde çalıştı.

“Ön araştırma dediğimiz şey aslında sanatçının kafasında olup bitendir. O kompozisyonu öyle böyle çevirmesidir. Onun dışında profesyonel bir yaklaşımda, örneğin spesifik bir albüm-katalog çalışmasında, bir belgeselde elbette ön araştırma gerekir. Nereye gidileceğinin, nerelerde, nasıl ve kimlerle çalışılacağının bilinmesi gerekir. Ama ne kadar ön hazırlık yaparsanız yapın, bütün iş fotoğrafçının dünya görüşünde ve sanat anlayışında gizlidir”, diyor bu konuyla ilgili.

Çekin yapmayı en çok istediği mekân kadın hapishanesi

Gece uykusundan kalkıp bir kompozisyon çalışabilen, saatlerce uğraştığı bir çekimin bütün karelerini çöpe atmaktan geri durmayan; her çekimden sonra fotoğraflara bakmak, içlerinden en iyilerini düzenlemek ve onları fotoğrafseverlerle paylaşmaktan büyük bir haz alan; çok değil, birkaç gün sonra yeni çekim yapmak için içi kıpır kıpır, yeni nesnelerin kendisini çağırdığından en ufak bir kuşku duymayan Emine Başa’nın çekim yapmayı düşlediği özel bir konu ve mekân var mıydı peki? “Kafamda bir sürü proje uçuşuyor” diyor ve bir “ama” ile devam ediyor: “En çok çekmeyi istediğim konu, bir kadın hapishanesidir. Hapishanedeki kadınların bir gününü fotoğraflamayı çok istiyorum. Bunun için ülkenin içinde bulunduğu durum ne yazık ki uygun değil. Bir gün gerçekleştirebilmeyi umuyorum.”

“Fotoğraf düzenlemek fotoğrafın yüzde ellisidir”, diyor Emine Başa ve PhotoShop’a karşı olanlara itiraz ediyor: “Böbürlenerek ‘hiçbir düzenleme yapılmamıştır’ deyip soluk, net olmayan fotoğrafları gözümüze sokanları hiç anlamam. Ben, fotoğrafları kendi çekmek kaydıyla manüplasyona da karşı değilim. İnanılmaz güzel örnekler görüyorum. Bu sanatsal yaratılar da PhotoShop’ta oluyor. PhotoShop ve üç ayrı program daha kullanıyorum. Daha estetik, daha seyredilesi, olması için.”

Grup gezilerinden de çok zevk aldığının altını çiziyor, “ama doğrusunu isterseniz tek başıma çalışmayı daha çok seviyorum”, diye devam ediyor. Fotografla ilgili son sözü şu oluyor: “Bir anlamda aşk! O aşkın peşinden gitmeye devam edeceğim.”

14-01-2019

(Fotograflar: Emine Başa)

Vielleicht gefällt dir auch