Abdullah Nefes’le edebiyat ve siyaset | “Biz akıllı çocuklardık!”

Ataol Behramoğlu, İsmet Özel, Refik Durbaş, Özkan Mert … Çankırı’da buluştuk. Gizli gizli şiir yazan arkadaşlardık. Edebiyat öğretmenim Rauf Mutluay’dı. Turgut Uyar ustamızdı. Ziyaretine giderdik.

Ankara – Abdullah Nefes,1941 Ilgaz doğumlu. Abdurrahman Paşa Lisesi (Kastamonu), Çankırı Lisesi, Ankara’da Dil Tarih ve Coğrafya Fakültesi ve Hukuk Fakültesi’nde okudu. 1957 yılından itibaren ilk şiirleri Varlık, Dost, Yeşil, Ilgaz, Çağrı, Yelken, Evrim, Dönem, Elif, Edebiyat Eleştiri, Sanat Emeği gibi dergilerde yayınlandı. 1963’te Türkiye İşçi Partisi’nin üye oldu. Partinin gençlik kolları başkanlığı, ilçe başkanlığı, il sekreterliği görevlerini üstlendi. 1964’te, Sosyal Adalet Dergisi ve aynı adlı yayınevinde yazı işleri müdürlüğü yaptı. Bir grup arkadaşıyla  1965-1966’da Dönüşüm dergisini çıkardı, derginin sahibi ve yazı işleri müdürüydü. 1967’de kitapçı, çeşitli sendikalarda eğitim sekreteri olarak çalıştı. 1968’den itibaren, üç yıl Türkiye Sinematek Derneği Ankara Şubesi’ni yönetti. 1969’da Ser Yayınları’nın kuruluşuna katıldı.

1971-1974 arasında Ankara Mamak ve Ulucanlar ile Adana Cezaevi’nde yattı. 1975’te, “Ankara Dağıtım, Ser Yayınları ve Ser Matbaası”nı kurdu. 1978’de, Sosyalizm-Teori ve Pratik adlı dergiyi çıkaranlar arasında yer aldı. 1989’da Verso ile birlikte Ekim Yayınları’nı kurdu. 1990’da üç kitap dolayısıyla DGM’de yargılandı. 1991 ve sonrasında Doruk, Ardıç gibi yayınevlerinde yöneticilik yaptı, Umag Yayınları’nda çalıştı. 1998’de, 68’lilerin Samsun ve Ankara’daki “Bağımsızlık Yürüyüşü”ne katıldı. Ankara Nâzım Hikmet Kültür Merkezi’nde yöneticilik yaptı. Türkiye Yazarlar Sendikası’nda yaklaşık 15 yıl Ankara Temciliği görevini yürüttü. 68’liler Birliği Vakfı, 68’liler Dayanışma Derneği, İnsan Hakları Derneği, Edebiyatçılar Derneği, Birleşik Sosyalist Parti, Barış Derneği, Türkiye Komünist Partisi kuruluşlarında yer aldı, bu kurumların üyesiydi.

Bugüne kadar yayınladığı kitaplar arasında Dimitrov’un Faşizme Karşı Birleşik Cephe, Kalinin’nin Devrimci Eğitim Devrimci Ahlak; Lenin’in Kitle İçinde Parti Çalışması, Din Üzerine, Barış İçinde Bir Arada Yaşama ve Din Üzerine; Troçki’nin Ekim Dersleri gibi eserler yer alırken, 200’den fazla kitabın da editörlüğünü yapmıştır. Abdullah Nefes’in kendisine ait eserler ise şunlar:Sürgün (hikâyeler), Deniz, Hüseyin, Yusuf: İdam Kararı Tutanakları (araştırma), Nedir ki Ömür (şiir), Yolcu (şiir), Bahar Kışkırtması (şiir), 68 Yargılıyor (derleme), Tene Dokunmak (Karacaoğlan’ın erotik şiirleri üzerine araştırma ve derleme), Dört x 100 – Dörtlükler (şiir), İlk Düğme (şiir).  

Birçok söyleşinizi dinledim. Bir sözünüz hep aklımda. “Biz akıllı çocuklardık” diyorsunuz. Neden?

Abdullah Nefes: “Akıllı Çocuklardık”, 68’lere yazılmış nadir şiirlerden biridir. 68, kendi şiirini yaratma konusunda cılızdır çünkü. Bu soruna biraz daha geriye giderek cevap vereyim istersen. ‘Biz’ diyorum bakın. ‘Biz’, tekil değil. ‘Biz’ derken, işin içinde Ataol Behramoğlu da, İsmet Özel de, Refik Durbaş, Özkan Mert de var ilk aklıma gelenler arasında. Biz Çankırı’da buluştuk. Gizli gizli şiir yazan arkadaşlardık. Ben Kastamonu Lisesi’nden sürgün gelmiştim Çankırı’ya. O arada babam da Çankırı’ya tayin oldu.  Çankırı’da karşılaştık Ataol’la. Bir süre sonra, Ataol’la her türlü davranışımız bir uyum içine girdi. Birbirimizi tetikleyerek olağanüstü okuduk. Ama bir program çerçevesinde olmadı bütün bunlar. Çankırı’da bir devlet kütüphanesi, halk kütüphanesi vardı ve biz orada klasikler okuyorduk. Gerçi ben Nâzım’ı ortaokulda tanımıştım. Nâzım yüzünden başım belaya da girmişti. Orada Ataol’la şiirlerimizi yayımlamaya başladık. 17-18 yaşlarındaydık.

O zaman bu ‘akıllı olma’, okuma ve şiirin akıllılığı oluyor galiba. Hem hayata bakışınız da değişiyor bu sırada.

Evet, onu anlatıyorum. O dönem edebiyat öğretmenim Rauf Mutluay’dı. Mutluay, eleştirmen edebiyat tarihçisi ve Cumhuriyet’in de köşe yazarıydı. Ondan çok şey kapmıştım. Bir de resim öğretmenim Fethi Kayaalp vardı. O da büyük bir gravürcü ressamdı. Şimdi 95 yaşında filan olmalı. Onlar bazı ışıkları açmışlardı bana. Ataol da aileden, belli bir kültür birikiminden geliyordu. Annesi keman çalan bir hanımefendi, babası Haydar amca şiir yazan bir ziraat mühendisiydi; 1950’li yıllardan bahsediyorum… Liseyi bitirdiğimizde biz Rus klasiklerinin tamamını okumuştuk. İşte akıl, böyle biriktirilen bir şey. Birike birike geliyor. Sonra taraf seçtik, Ataol şiire daha yatkındı. “Bitmeyen Kavga”yı, “Gazap Üzümleri”ni okumuştum o yıllarda. Ataol romantikler üzerinden gitti. Ortak yanımız çok. Liseden üniversiteye, Ankara’ya birlikte geldik. Aynı anda Türkiye İşçi Partisi’nin üyesi olduk. Yıllarca militanlığını yaptık. Birlikte “Dönüşüm” dergisini çıkardık.

Ilgaz’ı, doğduğunuz yeri anlatın bize. Nasıl bir çocukluk yaşadınız?

Yedi yaşıma kadar köydeydim. Yayla ve hayvancılık vardı. Evin yaşlısı ve hastası, Mayıs sonunda hayvanlarla yaylaya çıkar, Ekim ayında da dönerdi. Köyle yayla arası eşek sırtında iki saatti. Ben yıllarca köyle yayla arası kaçak odun taşıdım. Un götürürdük. Orada yapılırdı en güzel gömbeler, çörekler… Odun da bol. Dedem çerçiydi. Kıtlık yıllarında –İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra- 4-5 yaşlarındaydım, anımsıyorum. Kuru üzümü taneyle verirlerdi bize. Çoğu çocuk o dönem üzümü, şekeri bilmezdi. Çerçi o zamanlar bakliyat ürünleri toplar, eşek sırtında kente götürür; kendi de yürüyerek giderdi. Oradan da sanayi ürünleri; basma, tuz, gaz, şeker vs. alırdı. Para neredeyse hiç kullanılmazdı o zamanlar. Dedemi çok severdim. 7-8 yaşlarına geldiğimde dedem de Ilgaz’ın içinde küçük bir bakkal dükkân açtı. Dükkânın tam üstünde Halk Odası vardı. Halk odası, Halkevlerinin bir yan koluydu. Halkevleri çok önemli bir aydınlanmanın örgütlenmesiydi. 1928’de açılmıştı. İlk kitapla, dergiyle o Halk Odası’nda tanıştım. Oraya devlet dergi-kitap gönderiyordu. “Akbaba” dergisini hatırlıyorum mesela. Halkevlerinin ve halk odalarının giderlerini halk kendisi karşılıyordu. Halkevlerinin 13 tane umdesi, şiarı vardı. İşte tiyatrosu, müzik grubu ve kütüphanesi olacak, halk dansları yapacak. On üç şiarın üçü varsa, Halk Odası açılabiliyordu. İşte benim maceram da dükkânın üstündeki bu halk odasında başladı.

“Şiir dünyanın nabzıdır hiç durmadan atan ve şair de bu nabzın damarı olabilir”, diyorsunuz. Bu sözünüzü biraz açabilir misiniz?

Şiirin bir tanımı yapılamaz. Şiir bir toplumun ürettiklerini, dili de kullanarak o topluma geri göndermektir. Şiirde dil kullanılır, sinemada görüntü, müzikte enstrüman. Ressam paletini ve boyalarını kullanır. Benim üretim aracım da sözcükler, kelimeler ve kalem, kâğıt. Şiir ve şair arasındaki bağlantı başka bir şeydir ve benim için önemlidir. “Şairin şiiri, ömrü kadardır.” Biraz da iddialı olacak ama bu bağı anlatayım. Şiir akıl işidir. Duygu, onun sonradan gelen süsüdür, nakışıdır. Şiir tasarlanır, akılda kurulur önce. Ay ben şunu yazayım, ilham geldi; yok böyle bir şey. Akılda oluşturulur. Yaşadığın çevre, ideolojin, okuduğun kitap, bunların hepsinden etkilenir. Bütün bu konuşmaların özetidir şiir.

Cezaevinde kaldınız. 141 ve 142. maddeleri çok iyi biliyorsunuz. O dönemle bu günü karşılaştırdığınız oluyor mu, neler düşünüyorsunuz?

141 ve 142. maddeler -ceza kanunundaki- faşist İtalyan kanunundan aynen alınmış maddelerdir. 1946’da çok partili rejime geçilirken İsmet Paşa tarafından alındı. Çünkü o zamana kadar komünizm örgütlenme karşılığı altı aydı. Bir anda beş yıl, yedi yıl, on beş yıla çevrildi. Bunu niye yaptılar? Sol partilerin önünü kesmek için.

Bununla birlikte “komünizmle mücadele dernekleri”nin önü de açılmış oldu, diyebilir miyiz?

Denilebilir. Ama “komünizmle mücadele dernekleri” 1961’den sonra aktif hale gelmiştir. Faşist kanadın kendi küçük birikimleri vardı, 40’lı yıllarda Alpaslan Türkeş’le başlayan. Ama yine Türkeş’in Cumhuriyetçi Köylü Partisi’ni Milliyetçi Halk Partisi’ne (MHP) çevirmesiyle güç oluşturma sahibi olduktan sonra yoğunlaşmışlardır. Bu tür örgütlenmeler her zaman olacaktır.

Cezaevi günlerinizden, insan ilişkilerinden, dostluklarınızdan konuşalım mı?

Bir tiyatro müdürüydüm. İzmir de turnedeydik. Aziz Nesin’in, “Yaşar Ne Yaşar Ne Yaşamaz” oyunu için gitmiştik. Otelde kalıyorduk, bir ihbarla tutuklandım. 1971 Temmuz’du. Mamak, Ulucanlar ve Adana Cezaevi’ne sürgüne gönderildim… Cezaevinde bir aile oluyorsun. Akşam sabah birliktesin, mecbursun, yüz yüze bakıyorsun. Ben iki yıldan fazla Can Yücel ile yatak komşusuydum. İsmail Beşikçi gibi birçok isimle birlikte olduk. O koşullarda, ıspanağın içinde gelen bir dal sardunyayı, yine ıspanağın köklerinden biriktirdiğimiz toprakla yeşerttik. Çiçek açtı… Yine o koşullarda üzümden şarap yaptık… O dönem Ruhi Su, Ahmet Arif, Ulvi Uras, Orhan Suda gibi çok aydın sanatçı tutuklandı. Şefik Hüsnü, Reşat Fuat, Zeki Baştimar birlikte yattılar. Büyük ustalarla birarada kalanlar çok şey öğrendiler. Derinleştiler, fişek gibi çıktılar dışarı. Orhan Suda, Fransızca öğrendi. Nijat Özön, Türk sinema tarihi üzerine yoğunlaştı; yani örnek çok. 

Bir söyleşinizde, “Şiirin başkenti Ankara” deyişinizi okuduğumda, “İstanbul duymasın Hocam”, dedim. İstanbul duydun mu bu sözünüzü?

Vallaha duydu, duymaz olur mu?  Gıkları bile çıkmadı. Doğrusu neyse onu söyledik. Sadece İkinci Yeni  İstanbul’dan çıkmıştır. Onun da şairlerinin bazıları Ankara kökenlidir.

Peki, İkinci Yeni için neler söylersiniz?

İkinci Yeni’nin bütün şairlerini tanırım; birebir de tanırım. Ece Ayhan, Edip Cansever, Turgut Uyar. Ki Turgut Uyar ustamızdı bizim. Ankara’ya ilk geldiğimizde ziyaretine gittik. Bize de ağabeylik yaptı doğrusu. Sessiz, sakin bir adamdı. İkinci Yeni, biraz Fransız sürrealistlerinin etkisiyle de olsa yeni bir ses, imge yaratma çabasındaydı. Yer yer başarılı da oldu. Başlangıçta bir ideolojisi yoktu. Bunu iddialı söylüyorum. Özellikle 1960’dan sonra 61 Anayasası ve Türkiye İşçi Partisi’yle beraber pek çoğu şiirini de değiştirdi. Bakın özellikle Turgut Uyar, Edip Cansever, Metin Eloğlu, Cemal Süreya’da toplumcu diriliş ve isyan yavaş yavaş başlamıştır…

 “İdam Kararı Tutanakları” adlı bir kitabınız var. Denizlerin idamının tutanaklarını bir araya getirdiniz. Bu nasıl oldu?

Bu bir görev sorumluluğuydu benim için. Bu belgeler bize mecliste görevli bir arkadaş tarafından ulaştırıldı. Metnin bütün belgeleri darmadağın bir haldeydi. Düzenleyip, geleceğe aktarılması gerekiyordu (1998’de ilk baskısı yapıldı, şimdi 3. basımda). Düzenlerken şu bilinçle yaklaştım: Bu bir görev, duygularını dizginlemek zorundasın. Bu çok önemli, sadece duygularınla hareket ettiğin vakit, yanlış yapma olasılığın çok. Aklını öne geçireceksin. Her türlü üretim için geçerlidir bu. Önce akıl vardır, sonra bir akış içinde duygular gelir.

İlk Düğme” şiir kitabınız yeni çıktı. Neden ilk düğme?

İlk adım, ilk karşılaşma, ilk bakış ne kadar önemliyse ilerisi için, ilk düğme de o kadar önemli. İlk düğmeyi yanlış iliklersen arkasından hep yanlışla devam edersin ve son düğmeye geldiğinde gömleğin bir yakası aşağıda, bir yakası yukarıda; düzen, ayar, denge, görüntü vs. bozulmuş durumdadır.

Şimdiler de neler yapıyorsunuz, var mı yeni çalışmalar?

İki şiir kitabı hazırlıyorum. Biri “Kaç Kere”, Adnan Azar’a yazdım. İkincisi de, biliyorsun ben Karacaoğlan’ın erotik şiirlerini toplayıp “Tene Dokunmak” adıyla bir kitapta toplamıştım. 128 sayfalık şiirini seçtim. Halk edebiyatının bu denli içine girince bir başka şey ilgimi çekti. O da maniler. 80 bine yakın mani derledim. Bunlar genel olarak Anadolu manileri. Ermeni, Azeri kaynaklarını da buldum. Bunlar erotik maniler. Kitabın adı da “Al Yanakta Diş İzleri”. Karacaoğlan’a bağlı olarak ilk defa yapılıyor böyle bir çalışma.

Şimdiye kadar hiç anlatmadığınız ya da size çok ilginç gelen bir anınız var mı?

Sinop’ta bir etkinlikte genç bir kadın yanıma geldi. Konuştukça, çocukluk soyadının, “Nefes” olduğunu söyleyince, sonradan, uzaktan akraba çıktık. Babası astsubaymış. Sinop’ta görevliyken Ahmet Muhip Dranas’la mahalle bakkalında karşılaşıyorlarmış. Önce merhabalaşıyorlar, sonra arkadaşlık, dostluk oluşuyor aralarında. Tabii bu 50-60 yıl önce yaşanıyor. Dranas, bu pek sevdiği dostuna el yazması bir şiir defterini veriyor. Bu genç kadın da o gün defteri almış getirmiş; “Bu defter size” diye. “Benim bunu almaya hakkım yok” dediysem de geri almadı. “Hayır, size yakışır. Bu defter sizde kalmalı” dedi ve verdi. Başkasına verilen bir şeyi almak zor oldu ama kadının sözleri karşısında çok duygulandım.

Peki, Ahmet Muhip Dranas’la tanışıklığınız var mıydı?

Hayır, hiç olmadı. Ama şiirlerini okumuştum, okuyordum. Tanışmamı gerektiren hiçbir ortak yanımız yoktu. İyi ki tanışmamışım. Ben sosyalistim, Dranas sağcı bir adam. O zaman, Demokrat Parti’nin yayın organı olan Zafer gazetesinde köşe yazıları yazıyor ve partiye yaranmak için Nâzım’a “köpek” filan diyor. Bu hainlik değil mi? Sonradan aradım, bulamadım yazıyı. “Bütün Yazıları” adlı kitabına da koymamışlar. Bu konu üzerine çok çalıştım. Birkaç da yazı yazdım. Ahmet Muhip Dranas gibiler, şiirleri dışında benim için bir şey ifade etmiyor.

………………………………
ayseesimsek@hotmail.com

Vielleicht gefällt dir auch