Aleviliğin de bir kozmoloji ve teolojisi var

Tüm dinler, evrenin nereden gelip nereye gittiğine ilişkin cevapları ve insanın bunun içindeki serüvenini konu edinir. Alevi kozmolojisi, bu inancı “Hakk-Muhammed-Ali” olarak birler ve bir nur (ışık) ile başlatır. Habil-Kabil’den ayırır, “biz güruh-u Naciyiz” derler.

İstanbul – Çoğu akademisyen ve araştırmacı, Alevi inancını salt bir “doğa tapınmacı inanç“ olarak ele alır. İlkel toplumlarda olduğu gibi doğayı kutsayıp ondan korunma ve esirgeme talep etmeye indirgenen bu tapınma biçiminin Alevilikte de esas tapınma biçimi olduğu sanılır. Oysa bu inancın, bilinen tek tanrıcı semavî dinler gibi bir kozmolojisi ve bu kozmoloji üzerinden kendini var ettiği bir teolojisi var. Bu teolojinin bilinen geçmişi, MS 9. Yüzyıl’a kadar uzanır.

Tüm dinler,  evrenin nereden gelip nereye gittiğine ilişkin cevapları ve insanın bunun içindeki serüvenini konu edinir. Dünyanın büyük kısmınca kabul gören kitabî/semavî dinlerin ortak cevabı, Tevrat ile birlikte formüle edildiği gibidir. Bir Rab (Allah, Tanrı) vardır. Öncesiz ve sonrasızdır. Yaratılmadı, doğurmadı. Emsali ve benzeri olmayan Tanrı, evreni 6 günde yarattı. Yedinci günde ise dinlendi. İnsanın serüveni böylece başlamış oldu. İyi insan olana mükafat,  kötüye ceza! Genel çerçeve bu. Ancak “iyi ve kötü” işin içine girdiği noktadan itibaren siyaset ve sosyolojinin tüm gerekleri sökün etmeye başlar. “İyi” için her yol mübah, “kötü”  için her türlü yaptırım ve ceza ise zorunlu hale gelir.

Alevi kozmolojisi, bu inancı “Hakk-Muhammed-Ali”olarak birler ve bir nur (ışık) ile başlatır. Bu varlığı, “Ehl-i beyt nuru” olarak da tanımlar; “öncesiz” ve “sonrasız” niteleyerek tüm var olmanın merkezine yerleştirir. Öylesine bir yerleştirir ki, tüm var olma biçimlerini bu ‘nur’un bir türevine indirger. Evrendeki tüm canlı ve cansız varlıklar, bu nurun birer görüntüsünden başka bir şey değildir. Güneş, Ay, dağlar, ırmaklar, hayvanlar, insan vb. Nereye dönülürse dönülsün görünen şey hep aynı şeydir. O nedenle sabahın seherinde Güneş’e dönülerek dualar okunur, gökyüzündeki Ay kutsanır, bazı menkibeler yaratılarak canlı ve cansız mahluklar yüceltilir. Böylece, İslam teolojisinin sembol isimlerini kendi kozmolojisinin merkezine yerleştirerek suyun başını tutar.*

Kimileri şöyle diyor: Bu kozmoloji, sonradan “Rêya Heq” inancına monte edilmiştir. Haklı olabilirler ve bu görüş objektifdir de. Yukarıda özetlenen varoluşu açıklama tarzı, sonradan bu inanca monte edilmiş olabileceği gibi, başka bir formun yeniden kalıba dökülmesi şeklinde de gerçekleşmiş olabilir. Ancak her ne biçimde gerçekleşmiş olursa olsun, bu inanç biçiminin içselleştirip, “nereden ve nasıl geldik?” sorusuna hali hazırda ürettiği bir cevaptır ve yüzyıllardan bu yana savunulagelir.

Başka birileri şöyle diyor: Böyle saçmalık mı olur? Her şey bir ışıktan, bir nurdan türeyebilir mi? Söz konusu olan şey teoloji! “Tanrı” ya da “Allah” kavramıyla her şeyi yoktan var etmek mümkün olabiliyorsa, var olan bir “ışık”tan da her şeyi türetmek ve var etmek pekâlâ mümkün.

Teolojik dünyada insan serüveninin başladığı yerde, Aleviler kendilerini tanıtmaya şöyle devam ediyorlar: “Biz güruh-u Naciyiz.” Naci ve Naciye’den türeyenler! Kim bu Naci? Adem’in oğullarından “Şit” ismi ile müsemma olan peygamber. Naciye ise bir melek. Alevilerin, Adem ile Havva’dan olma Habil ile Kabil neslinden kendilerini ayırma ihtiyacı içinde olmaları ve bu farklılığın altını çizmeleri, önemli bir ayrıntı olsa gerek.

Burada, tüm din kuramcılarında karşılaştığımız bir durumla karşı karşıyayız. Genel kabul gören sembol isimler üzerinden meşruiyet yaratma, ama aynı zamanda, o sembollere sahip çıkan başkalarıyla arasında bir karşıtlık, bir farkındalık olduğunun altını çizme durumu.

Yine Alevi teolojisi, Tevrat ile başlayıp Kur’an ile biten semavî dinlerin hepsini bir potanın içine alır, hepsine “Hakk dini” muamelesi yapar; bu kitaplarda yazılanların özüne dikkat çeker, “zarfa değil mazrufa bakmak” gerektiğini dile getirir. Bunu ifade ederken, nasıl bir coğrafyada yol aldığının farkındadır.

Tüm dinlerde olduğu gibi Alevi teolojisi de, insanlara bu dünyada nasıl davranmak gerektiğini öğütler. Sosyal yaşam tasavvurlarını, başka topluluklara karşı nasıl davranmaları gerektiğini, içinde yaşadıkları dünyayı nasıl algıladıklarını vs. ürettiği menkibeler aracılığıyla dile getirir.  Mirac’da gerçekleştiği ileri sürülen olaylar da bu nedenle anlatılır. Cem ibadetine kaynaklık ettiği ileri sürülen Mirac’taki olayların başlıca aktörleri, hiç kuşkusuz İslam’ın en önemli şahsiyetleridir. Hiçbir Alevi; İmam Ali, çocukları Hasan ve Hüseyin, eşi Fatma ve İslam’ın kuramcısı ve kurucusu Peygamber Muhemmed’den müteşekkil olarak gördüğü “Ehl-i beyt”in  bu inanç içindeki başat rolünü yok sayarak inanmaya devam edemez. Böyle bir Alevi insanı, ne Dersim’de ne de bir başka yerde vardır. 

İşte bu inanç, kendisini bu nedenle İslam dairesi içinde görür ve diğer İslam biçimleriyle ilişkisini bu teoloji üzerinden sağlar. Resmî İslam’ın tüm sorularına karşı, kendi cevaplarını üretir. Alevilere göre var olan Kur’an, Halife Osman döneminde değiştirilmiştir. İlaveler ve çıkarmalar yapılmıştır. Aslolan özdür. O öz ise kendilerinin inandığı yoldur. İbadette, diğer İslam biçimlerinin aynısını yapmak zorunda değildir. Camiye ise, vakti zamanında kutsallarına bu mekânlarda lanet okutulduğu için gitmezler ve zaten yolun içinde böyle bir zorunluluk da yoktur vb.

O zaman, soru şudur: Alevi veya Rêya Heq inancındakilerin kendilerini bu şekliyle “İslam dairesi” içinde konumlandırmaları İslam teolojinin iç dinamiklerine uygun bir yol mudur? Bu soruya, Alevi yol önderleri ve pirleri olumlu cevap verirler. Onlara göre, “Dört Kitap”ın öğütlediği, aslında insanın yüceltilmesi, doğayla uyum içinde yaşamasıdır. Kendi inançları bu ‘bab’dan hareketle kolaylıkla “İslam dairesi içinde” görülebilir.

“İslam dairesi içinde olma durumu, bu inancı İslam’ın ortodoks biçimlerine karşı korumasız hale getirir. O nedenle kendisini ne yapıp edip İslam dışına atmalıdır”, düşüncesini savunanların olduğu ortada. Bu görüşün toplum sosyolojisi içinde yeri yok. İnanç gibi ruhî şekillenmelerin rastgele, bir takım ön kabullerle oluşmadığı reddedilemez. Ayrıca, bu tip suni yollarla bir inancı ayakta tutmanın mümkün olmayacağı da bir başka gerçek.

……………………………………………………

* Bu konuda daha ayrıntılı bilgi edinmek isteyenler, araştırmacı Rıza Aydın’ın “Alevi’nin Alisi” adlı çalışmasına ayrıca bakabilirler.

Vielleicht gefällt dir auch