“Ali’siz Alevilik” de, “Kuran’a sığan bir Alevilik” de yok

Aleviler ibadetlerini ne Yahudilerde olduğu gibi Tevrat, ne Hıristiyanlarda olduğu gibi İncil, ne de Sünni ve Şii Müslümanlarda olduğu gibi Kuran gibi yazıya dökülmüş hükümler içeren bir ‘kutsal kitab’a göre yaparlar.

İstanbul – Alevilikle ilgilenmem tamamen sosyolojik amaçlıdır. İçinde yaşadığımız toplumu bilme , tanıma ve anlama gayesi gütmektedir. Tıpkı, İslam’ın Sünni mezhebini benimseyenlerin inanç dünyasını anlamak ve anlamlandırmak için, peygamber Muhammed’in yaşamını incelemek, Kuran ve Tevrat gibi dini kitapların iç örgülerini bilince çıkarıp sonuçlar çıkarmak gibi. Bunu yaparken, Facebook sayfamda paylaştığım “yöntem üzerine” başlıklı yazımdaki kriterleri esas alıyorum.

Ali’siz, 12 İmamsız, Ehl-i beytsiz bir Alevilik bahis konusu edilemeyeceği gibi; ‘Kuran’lı, sünnetli, kelamlı, fıkıhlı bir Alevilikten de bahsedilemez. Aleviler ibadetlerini ne Yahudilerde olduğu gibi Tevrat, ne Hıristiyanlarda olduğu gibi İncil, ne de Sünni ve Şii Müslümanlarda olduğu gibi Kuran gibi yazıya dökülmüş hükümler içeren bir ‘kutsal kitab’a göre yaparlar. Kendilerini ‘İslam dairesi’ içinde görmelerine karşın, bu yolu izlemezler.

Onlar kendi ozanlarınca kaleme alınan ve dilden dile aktarılan deyişler, devriyeler, dinsel şiirler, menkibeler ve meseller üzerinden ibadetlerini icra ederler. Dolaysıyla cemlerinde, cemaatlerinde, günlük ibadetlerinde ne Kuran’dan bir sure okurlar, ne de anlamadıkları bir dille yalvarıp yakarırlar. Haliyle başka inançtaki insanlarda olduğu gibi çocuklarına inançlarını yazılı bir metinle değil, bu yolla aktarırlar.

Peki neden bu yolu izlerler? Hem kendilerini ‘islam dairesi’ içinde görüp, hem de Kuran’ın zorunlu kıldığı içtimai kurallara uymamayı (nedenlerini bir yana bırakırsak) nasıl açıklarlar?

Bu soruyu şöyle cevaplamak mümkün: Alevi inancı, Tevrat’tan Kuran’a uzanan semavi dinleri kendi inancına sığdırır, ama kendisini bu kitaplara sığdıramaz. Başka bir ifadeyle, semavi dinlerin tüm menkibelerini, ‘devriye’ olarak adlandırdığı dinsel şiirlerin içinde sunar Aleviler. Adem’den Havva’ya, Şit’ten Nuh’a, İbrahim peygamberden Yusuf’a, Musa’dan Eyüp’e, İsa’dan Yahya’ya, Muhammed’den Mehdi’ye kadar olan tüm menkibeleri bu devriyeler içinde anlatırlar.

Ki zaten Kuran’ın %80’ni de bu menkibelerin anlatımına ayrılmıştır. İşte Alevilik, bunları devriyeler içinde işleyerek, aslında bu dinleri kapsadığını ilan etmekle kalmaz, aynı zamanda bunların hepsinin özünde bir ve aynı şeyi ifade ettiğini de söylemiş olur. Öte yandan, Kuran’da yer alan kadınların sosyal yaşamdaki rollerine, giyim ve kuşamlarına ilişkin ayetlere, Yahudileri ve Hıristiyanları kötüleyen ayetlere, Peygamber’in eşlerine ilişkin yazılmış kutsal metinlere veya “din için cihad” gibi tanrısal görevleri icbar eden ayetlere ise itibar etmezler.

Peki bu davranışlarını, yani örneğin Kuran’da anlatılan menkibelere inanıp, sosyal yaşama ilişkin hükümlerini reddetmelerini nasıl gerekçelendirirler?

Alevi yol önderlerinin bu tür sorulara cevabı, son derece basittir. Vahiy yoluyla Muhammed peygambere aktarılanlar, Kuran’da bir araya toplanırken özünden saptırılmıştır. Bu da Halife Osman tarafından yapılmıştır. Ümmeyoğulları’nın menfaat ve çıkarlarına göre tanzim edilmiş hükümler içermektedir Kuran. Dolaysıyla, bunlara uyma mecburiyetlerinin olmadığını ifade ederler. Onlar için geçerli olan, “Kuran-ı natık” (“konuşan Kuran”) dedikleri ozanların ve yol önderlerinin okudukları, yukarda içeriğini açıkladığım devriyeler, deyişler ile bunların sırrına vakıf olan kâmil insanların sözleri ve yaşamlarıdır.

Bu duruma karşılık, cenaze törenlerinde, Halife Osman’ın değiştirdiğini ileri sürdükleri Kuran’dan ayetler okumakta da bir beis görmezler. Bu davranışları, tüm semavi dinleri kendi inanç sistemleri içine sığdırma anlayışlarından kaynaklandığı düşüncesindeyim. Bu bağlam içinde, kimi yazarların Alevi inancını Kuran’ı esas alan bir noktadan gerekçelendirmeye girişmesi, Aleviliği bu kitabın içine sığdırma ve cemleri, cemaat toplantılarını Kuran’ın anadili Arapçayla açma çabaları beyhude bir çabadır.

İnancı bir ulusa ya da milliyete mal etme

Diğer bir önemli yanlış ise, günlük siyasal ihtiyaçlar bağlamında, Alevilik inancını belirli bir ulusa ya da milliyete mal etme girişimidir. Söz gelimi, cem ibadetlerinde kullanılan dilden hareketle, bu inancı benimseyen herkesi yerine göre Türk, Kürt, Zaza, Acem, Arap vb ilan etme çabalarıdır. Oysa din ve inanç, dili değişik insan topluluklarının milliyetlerini belirlemede bir kriter değildir. Eğer öyle olsaydı, Hıristiyan inancına sahip olan tüm milletleri Latin; aynı şekilde, İslam’ı kabul eden herkesi de Arap saymak icab ederdi.

Selahattin Ali Arik, “Yakın Doğuda Koçgiri & Dersim Kızılbaş Kürd Soykırımı” adlı kitabında bu konuda şunları söyler: “Fars Alevilerinde inanç dili Farsça, Arap Alevilerinin inanç dili Arapça, Türk Alevilerinin inanç dili Türkçe’dir. Dersim’deki Kızılbaş Kürtlerde ise, cem töreni ve ‘gülbang’ genelikle Türkçe yapılmasına rağmen, kendi dillerince de bu ayinleri yapanlar vardır. Bunun nedeni Dersim’e gelen Şah İsmail ve Hacı Bektaş halifelerinin Türkçe konuşmalarıdır.” (s. 64)

Bu görüşe katılıyorum. Zira kimilerinin iddia ettiği gibi “biz önceden aslında Türkçe konuşuyorduk, ama uzun zaman Kürtlerin içinde kalarak Kürtleştik“ şeklindeki görüşleri ciddiye almak için, ibadetlerinde unutmadıkları Türkçe’yi, günlük yaşamlarında niçin unuttuklarını cevaplamalarını istemek durumundayız.

Sonuç olarak, “Ali’siz bir Alevilik”ten söz etmek ne kadar doğru değilse, “Aleviliği Kuran’a sığdırma” çabası da aynı oranda yanlış bir şeydir.

Vielleicht gefällt dir auch