Anadolu insanı bilgeliği ya da Türkiye ısrarımın nedeni

“Yaşadım” diyebilecek kadar uzun sürelerle Avrupa’nın Berlin, Viyana, Prag, Londra, Bielefeld gibi şehirlerinde kaldım. Herkes Türkiye’den uzaklaşma hesabı yaparken, ben tam tersi bir çaba içindeyim.

İstanbul – Yazının tepesinde gördüğünüz fotoğraf, yürüyüş yaptığım Emirgan Korusu’nda üç ay kadar önce çekildi. Fotoğrafta yanımda yer alan teyze, o korudaki sabah yürüyüşlerinin müdavimlerinden biri. Teyze, 80’lere dayanmış yaşına rağmen bize taş çıkartıyordu. Biz, “2.6 km tutan uzun turu ikiye çıkardık” diye sevinirken, en az iki, çoğu zaman da üçüncü turunu tamamlıyordu o. Koruya gelme-gitme de sayıldığında, yaşına göre, hayranlık uyandıracak bir yol yürüyordu her gün.

Bir gün onun yürüyüşe ek olarak kültür-fizik yaptığını da görünce dayanamadım, yanına gittim. Ona duyduğum hayranlığımı dile getirdim. Kısa ama güzel bir muhabbetten sonra ayrılırken arkamdan beni vuran o sözü söyledi:

“Soranlarınız çok olsun evladım!”

Ne güzel bir dilekti bu! Arayanı, soranı kalmamış bir insanın, “yaşayan bir ölü”den farkı yoktur benim gözümde. İnsan, insanla varolur ve benim gibi birine de bundan daha güzel bir dilek tutulmaz.

Birkaç aydır rastlamıyordum teyzeye. Başına bir hal geldi diye endişeleniyordum. Yerini, yurdunu bilsem gidip kapısını çalacaktım. Bazen, “keşke adres sorsaydım” diye içimden geçirip kendime kızıyordum. Sonra da “olur mu, her muhabbet ettiğine adres sorulur mu” diye kendime hak veriyordum.

Birkaç gün önce bir arkadaşla yolum bir mezarlıktan geçince, benim aklıma yine o yürüyüşçü teyze düştü. Öldü mü acaba diye endişeleniyordum. Arkadaşa da açtım bu konuyu.

Ertesi gün, sanki çağrılmışcasına korunun kapısında karşılaştım onunla! Arkadaşım bunu kalbimin temizliğine bağladı, ama bence alakası yok. Hem yürüyüşleri iki günde bire indirmiş, hem de yaz ve güneş nedeniyle çok erkene çekmişti. O gün biz de her zamankinden erkenciydik. Biz koruya girerken, o çıkıyordu.

Nasıl sevindiğimi anlatamam! Gittim ellerine sarıldım. Belli ki o da bizi gördüğü için sevinmişti. Yine ayaküstü kısa ama hoş bir muhabbet ettik, vedalaştık. Arkasından, “uzun ömürler teyzeciğim”, diye bağırdım. Döndü ve gülümsedi:

“Hayırlı ömürler evladım!”

 Beni bir kez daha vurdu. “Uzun” değil, “hayırlı” bir ömre vurgu yapmıştı. “Hayırlı bir iş yapmamışsan, bu dünyadaki iyilik ve güzellikleri çoğaltmamışsan neye yarar uzun yaşamak”, diyordu yani.

Bazıları, “ot gibi yaşamak” diyerek, yanlış bir tanımlama yapar. Kanımca, yerinde duran ot bile bir hayra yarar. Ya onun farkına varanda bir güzellik uyandırır ya da başka bir canlının açlığını giderir.

Bu ve benzeri vesilelerle tanık olduğum Anadolu insanının bu yaşam filozofluğu, teyzenin üç-beş sözçükle aktardığı bilgelik, beni derin derin düşündürmüş, bütün yaşantımı gözden geçirmeme yol açmış, kendi kendimle yaptığım ve tamamlayamadığım muhasebeme yeni hesaplar eklemişti bile.

Şu sıralar, herkes Türkiye’den uzaklaşma hesapları yaparken, ben tam tersi çabalar içindeyim. Nasıl olmayayım ki! İçtiğim meyhanede, bir masada yükselen türküye bütün masalar katılıyor; bir süre sonra, hiç tanımadığınm o insanlarla yıllardır berabermişim gibi birlikte eğleniyorum. Keza, ilkokul tahsili bile şüpheli yaşlı bir teyze iki tane laf ediyor, yıllardır okuduğun kitapların yaratamadığı bir etki uyandırıp bütün hayatını gözden geçirmene yol açıyor.

Bugüne kadar, “yaşadım” diyebilecek kadar uzun sürelerle Avrupa’nın -sırasıyla- Berlin, Viyana, Prag, Londra, Bielefeld gibi değişik şehirlerinde kaldım. Çok insan tanıdım. Farklı kültürlerden insanlarla çok sohbetler ettim, ama bu hazzı alamadım, bu feraseti bulamadım. Attığım her adım, ettiğim her küfür; “kadasıyla, belasıyla sen bu topraklara aitsin oğlum” dedirtiyor bana.

Daha yapacak çok işimiz, yürüyecek çok çetin yollarımız var, ama yaşamın karşılığı bu topraklarda. Bütün dostlarımın “soranları çok Oolsun” ve herkese “hayırlı ömürler” diliyorum.

Vielleicht gefällt dir auch