HÜSEYİN A. ŞİMŞEK

Atlara yaptığı gözlüğe müpteladır insan

“İnsan gözü” derken, sadece kafatasının ön yüzündeki iki yuvarlak, somut, elle tutulur uzuv gelmez aklımıza. Binlerce yıldan beridir kültürlenirken, bir dizi ‘kültür göz’ de edinegeldik. ‘Akıl gözü’ deriz mesela, ‘yürek gözü’ ya da. Burada ‘göz’den söz edildiğinde bunların hepsi anlaşılmalıdır. Söylenenlerin tümü, o gözlerin hepsi için geçerlidir.

Ele almak istediğim konu, ‘göz’ün kendisinden çok, ona taktığımız gözlüğün bir türüyle ilgili aslında: “Atgözlüğü”!

Soyumuz, atı evcilleştirdiğinde iki yük bindirdi sırtına: Binek ve koşu hayvanı olmak! Bu yükleri yüklediğimiz tek hayvan at değildi ama. Manda, öküz, eşek, katır, fil, devekuşu… Ben, atın dışındakilere gözlük takıldığına tanık olmadım şahsen. Kimi toplumlarda, aynı muameleye katır ve eşeğin de maruz kaldığının ise sadece bilgisine sahibim. “Dolap beygir”inden kastedilen hem at, hem katır, hem eşektir yerine göre.

Öte yandan, ilk önce ve en çok atlara gözlük taktığımız kesin gibi. Söz konusu cismin adının ön takısını atlardan alması boşuna değil. Peki somut, elle tutulur, meşin-deriden yapılmış ya da üretilmiş bir cisim, bir ürün olan “at gözlüğü”ne neden gerek duymuşuz?

Ata bindik ya da onu arabaya, karasabana, kızağa, düvene, dönme dolaba koştuk ve istiyoruz ki bu işi bizim istediğiniz şekilde layıkıyla yapsın! Fakat, istemekle olmuyor. İsteğimizin geçekleşmesi için gerekli zemini de hazırlamak zorundayız. Biz üstündeyken, paytona koşuluyken vs sağına-soluna bakıp, onu bunu görüp etkilenmemeli. Sadece ona gösterdiğiniz, onu yönelttiğimiz istikamette dosdoğru ve belirlediğimiz menzile ulaşılana dek hep ileriye doğru bakmalı, adım atmalı.

Atlarla en azından bu kadarını başaracak kadar konuşma ve anlaşma yetimiz olmadığına göre –“atlara fısıldayan adamlar” filmlerde olur, gerçek hayatta da rastlansa bile kaç kişi çıkar ki- özgürlüğüne pek düşkün olduğu söylenip durulan bu hayvancağıza başka bir “iyilik” yapmak durumundaydık.

Eyeri, gemi, kolanı, hamutu vs bulduk, ürettik ve at üzerinden kullanıma soktuk. Ama yetmedi bu kadarı. Ata rota dikte edişimizi kolaylaştıran, işlevsel kılan başka bir şeye daha ihtiyaç vardı! Onun sağını solunu, öteyi beriyi, şunu bunu görmesini engelleyecek bir şey.

Derken, gün geldi onu da bulduk. İşte o şey, “at gözlüğü” idi! Binmişsek ata, elimizden düşmeyen gem; yok eğer bir araca koşmuşsak, boynuna geçirdiğiniz hamut sayesinde, boynunu ya da başını sağa sola, yukarı aşağı çevirip indirmeden yürümeye, koşmaya mecbur edebiliyorduk zaten. Ama icat ettiğimiz at gözlüğü sayesinde, bu eylemlerimizin “fayda”sını en azamî seviyeye çıkarma olanağı bulduk.

Teknoloji aldı başını gitti; ne karasaban, ne at arabası, ne düven kaldı. Ata binme işi, „seçkinler“ için profesyonel bir spor dalıyla ve dar bir kesimin hobisi olarak sınırlanmış durumda. Payton işletmeciliği, sembolik ve turistik bir icraat boyutuna geriledi. Dolaysıyla ezici çoğunluğumuz için “at gözlüğü” icadımız, atlar ya da diğer benzer hayvanlara yönelik işe yarar, işlevsel olmaktan çıktı esasen. Yarıştırılan atlar için ise “göz koruyucu kılıflar” üretiyoruz artık.

Fakat o geleneksel  “at gözlüğü”, hayatımızın olmazsa olmaz bir parçası olmaya devam ediyor. Çünkü biz insanlar binlerce yıl içinde, atlara yaptığımız o gözlüğün müptelası olup çıktık.

Biz o gözlüğe nasıl ve neden müptela olduk?

Sıralanabilecek envaiçeşit insan kimliği, bir yere kadar bir insanın “kendisi olması” ve “kendisi olarak kalması” içindir. Her birimize göre ölçüsü değişmekle birlikte, gereklidir, temel bir insan hakkıdır. Doğru, yararlı gördüğümüz bir siyasi görüşün arkasında durmak; ideolojik bir bakış açısını, değişen ve gelişen ama kendi içinde tutarlı bir ilerleyişi olan hayatımızın asgari bir kılavuzu yapmak; “büyük”, “gelişkin”, egemen, muktedir sayılan ulusal ve etnik aidiyetlerin asimilasyoncu, baskıcı ve yasaklayıcı uygulamalarına karşı çıkmak; bize müstahak görülenin aynısını karşı tarafa yapmak değil ama varoluş koşullarımızda anlam ve biçim kazanan etnik köken, dinî inanç, dinsizlik, cinsel tercihimizi, doğduğumuz ülke ya da kentimizi, ömürümüzün içinde bulunduğumuz aşamasını (yaşımızı veya kuşağımızı) savunmak, sahiplenmek…

Fakat bilinir ki sömürünün, baskının, hiyerarşinin, ezen ve ezilenin olduğu her toplumsal sistemde yukarıda sıralanan bütün o kimlikler; insanları parsellemek, bölerek yönetmek için , çok işlevsel birer araca da -‚atgözlüğü’ne- çevrilir. Her bir kimlik çemberi, tanımlaması içinde yuvalanmış her bir dönemin egemenleri, kendi sınıf ya da zümre çıkarlarını, bu kimliklere bulayıp bir güzel kamufle eder, “kendinden olan” ezilenlere savundurturlar.

At gözlüğünün insan için gerekli bulunmasının nedenleri kısaca böyle özetlenebilir. Şimdi gelelim “nasıl”ına!

İşlev açısından, insanlara mahsus soyut “atgözlüğü” ile atlara insanların taktığı at gözlüğü gereci arasında çok bir fark yok. Farklılıklar, işlev değil de başka açılardan söz konusu. At gözlüğünü, atlar icat etmedi örneğin. Dünya tarihinde, bir fayda umarak kendi elceğiziyle o gözlüğü takan bir at yoktur. O gereci icat eden biz insanlar, atlarda işe yaradığını gördükçe, dönüp kendimiz için de işlevsel kılmanın bir yolunu aradık ve bulduk.

Böylece at gözlükleri, insanın hayvanlar için ortaya çıkardığı bir ‘kültür nesnesi‘ olmanın ötesine geçti. İnsan denilen varlığın, kendi kültürlenmesinin ayrılmaz bir parçası oldu. Atlara meşin gözlük takmanın devri geldi geçti, ama biz insanların ‘atgözlükleri’ne olan sevdası, ihtiyacı boyutlanmaya devam ediyor.

Üstelik, öyle atlar için ürettiğimiz gibi meşin-deriden ibaret; elle tutulur bir varlık, araç, gereç değildir bu “gözlük”. Gördüğü işlev bakımından “soyut”tur. Varlık, araç, gereç olarak başka bir şey olan sayısız şeye, biz ayrıca bir işlev ikame eder, ‘atgözlüğü’ yaparız kendimize. Hem de o şeylerden birer cisim, varlık olanlarının şeklini şemalini değiştirmeden! Kitap, gazete, dergi, televizyon, radyo, bilgisayar; siyasi, ideolojik, etnik, dinî, cinsel, yöresel aidiyetlerimiz ve tercihlerimiz… Somutuyla, soyutuyla her ne iseler öyle kalırlar bir yandan da. Fakat bizim için başka bir şeydirler artık.

Elimize geçirdiğimiz, aklımıza gelen her şeyden kendimize birer ‘atgözlüğü’ yapmakta olağanüstü ustalaştık. Hemen hemen her şey, çeşit çeşit ‘atgözlüğü’ yapmanın “malzeme”si olabilir artık bizim için.

İnsanın kendi için yapıp taktığı ‘atgözlüğü’, öyle ilk, hatta her bakışta görülemez. Her adımda takılıp çıkarılmaz da. Bazılarımız bir takar pir takar, bir ömür boyu çıkarmazlar. Silme, onarma, değiştirme zahmeti çekmezler bu gözlük için. Organsal olarak bakma görme yetimizi kaybetmemiz, “göz” denilen uzvumuzun işlevini yitirmesi de bizi ondan mahrum bırakmaz. Akıl ve yürek gözümüzdeki ‘atgözlükleri’ devrede kalır son nefesimizi verene kadar.

Bazılarımız, birileri tarafından yönlendirildiğimiz sürece takarız onu. Sonra, soyumuza mahsus bu ‘atgözlüğü’nün bize bir faydası olmadığını, hatta büyük zararlarına maruz kaldığımızı görür, çıkarma girişiminde bulunuruz. Bu bazılarımızın bazıları, alışılagelmiş gördüklerinden çok faklı şeyler görmekten rahatsız olur, korkuya kapılır, tekrar takar ‘atgözlüğü’nü.

Ama -daha az olmak üzere- bazılarımızın bazıları, tutulduğu kafesten bir şekilde kurtulmuş kuş, bendini yıkmış su birikintisi gibi coşar, çağlar; farklı olanın, başka olanın, bütünleşmek kadar ayrışmanın da güzelliğini görür, tadına varır ve bir daha iliştirmek istemez gözlerine o ‘atgözlükleri’ni. Bakma görme yetilerini, (bir deyimi ters ve olumlu bir anlamda kullanarak söyleyeyim) “aç kurt gibi” kullanırlar. Evrende, doğada, binbir türlü canlıda ve cansızda ne var, ne yok bakmak, görmek ve bilmek isterler. Her adımda yapmak durumunda oldukları belirli seçimlerini; bakmak, görmek, tanımak, bilmek gibi aşamalardan geçtikten sonra yaparlar.

İngiltereli tanınmış şair, dramaturg ve eleştirmen Thomas Stearns Eliot’un konuyla ilgili bir cümlesiyle bitireyim: “Atgözlüğü takmış sabit fikirli insanlardan uzak durmak, bazen en büyük kafa rahatlığıdır.”

………………………………………………………………………………………………………….
www.huseyin-şimsek.com
huseyin.şimsek@gmx.at

Vielleicht gefällt dir auch