Avrupa’nın en büyük yeraltı gölü: Seegrotte

Şaşırtıcı, sürprizlerle dolu, öğretici, esrarlı, hüzünlendirici bir yeraltı “mavi yolculuk”u. Bir dağın içine, o dağın içindeki gölün üzerinden yol almak! Madencilerin ve savaş esirlerinin yaşadıklarını farklı bir açıdan anlamak, faşistlerin marifetlerinin yeni kanıtlarına ulaşmak için.

HÜSEYİN A. ŞİMŞEK

Viyana – “Avrupa’nın en büyük yer altı gölü” olarak ünlenen Seegrotte, Niederösterreich (Aşağı Avusturya) eyaletine bağlı Mödling kenti yakınlarındaki bir köyde yer alır. Mödling Tren İstasyonu’nda inip, hemen yanı başındaki otobüs durağına geçiyoruz. Tam da o anda durağa giren otobüsle ilgilenmiyoruz, ama otobüs şoförü bizi teğet geçmekten yana değil. “Siz nereye gideceksiniz?”, diye soruyor. “Seegrotte”, cevabını veriyoruz. “Gelin o zaman”, diyor. Meğer, Mödling’den Seegrotte yönüne giden bir değil, iki otobüs varmış. Şoförün sayesinde, uzun süre beklemekten kurtulmuştuk. Hinterbrühl’e çok çabuk varıyoruz. Şoför, dayanışmasını teklifsiz sürdürerek, “Seegrotter burada” diyor. Bizimle birlikte, beş kişi daha iniyor otobüsten.

Otobüsün devam ettiği yönde, grup halinde ilerliyoruz. Şoförümüz, “az ilerde sağa dönüp, derenin karşısına geçin”, demişti. İlk sağ yol ayrımına geldiğimizde içine yuvarlandığımız bir anlık tereddüt, tanımadığımız yol arkadaşlarımızla kısa bir diyaloğa neden oluyor. Birlikte gelen iki kadın, İngilizce konuşuyordu. İkinci grup, biri yaşlı ikin kadın ve genç bir adamdan oluşuyordu. İngilizce başlayan muhabbet, kısa sürede başka bir dilde devam ediyor ve böylece bizim dışımızdaki iki grup bütünleşiveriyor. Meğer hepsi Portekizli ya da Portekiz kökenliymiş. Geçiş yaptıkları yeni ortak dil de Portekizce imiş.

Sağa dönüp devam ettiğimiz yol, bir dere boyunca uzanıyor. Ama bizim bu yoldaki ilerleyişimiz pek de uzun sürmüyor. Yüz küsür metre yürüyüp, bir yaya köprüsünden derenin karşı yakasına geçiyoruz. Karşımızda Seegrotte’nin girişi! Seegrotter’nin yer aldığı Hinterbrühl, Mödling’e bağlı bir köy ama Viyana’ya 1 kilometre daha yakınmış. Seegrotter-Viyana arası sadece 15 kilometre!

Bilet satış bürosu, hediyelik eşya, kart satış yeri ve bir kafe. Giriş ücreti, yetişkinler için 9 Avro. Biletlerimizi alıp beklemeye başlıyoruz. Önceki turun kafilesinde yer alanlar çıkıyor içerden. Biz bekleşenler, giriş kapısının önüne toplanıyoruz heyecanla. Resmî bir kıyafet içindeki rehber ve tekne sürücümüz de geliyor. Kısa bir (Almanca ve İngilizce) önbilgilendirmeden sonra, bizi madene ve göle ulaştıracak tünele giriyoruz. Kavuran bir Temmuz sıcağına göre giyinmiş olarak ordayız. Ama madenin içindeki düzenli sıcaklık oranı, sadece 8-9 derece arasında olurmuş. Girişte, battaniye dağıtılması da bundandı. En üstte duran pembe bir battaniye kapıp sarınıyor, sırt çantamı da üstüne geçiriyorum.

Üç kattan oluşan madenin orta katına paralel ilerleyen tünel, orta boylular için sıkıntı yaratmayacak kadar yüksek. Önemli bir bölümü tuğlarla örülü. Sac kaplama yerleri de var, taş kısımları da. Kimi yerlerde sular sızıyor. Sağda solda soluklanma galerileri, aydınlatma araçlarının konulduğu yuvalar sıralanıyor. Galerinin birinde, bir madenciyi çalışır durumda gösteren bir maket duruyor; elinde çekiç, murç ve önünde el arabası. Sonrakinde, ocakta taşıma işinde kullanılan atların kafaları iliştirilmiş duvarlara. Rehberimiz, bunların her birinin önünde durarak, iki dilli açıklamalarını sürdürüyor.

Tünel birkaç yerinde kalın latalarla desteklenmiş, inşaat havası veriyor buralar. Solda yer alan ve hava sıcaklığının nispeten daha yüksek olduğu bir galeriye ulaşıyoruz. Madenciler, dinlenme zamanlarını, yiyip içme saatlerini burada geçirirlermiş. Madenin en üst katından, tepenin üstüne kadar çıkan ana kulenin kapısına geliyoruz, ama içeri alınmıyoruz. Buraya, dönüşte bakacakmışız çünkü. Madende kullanılan atların ahırını geçip, Azize Barbara’nın şapelinde duruyoruz. Şapel, yanan mumların ve elektrikli aydınlatmanın ışıltıları içinde. 1920’de düzenlenen bu galeri, 15 metre genişliği ile Seegrotte’nin en büyük galerisi. Azize Barbara adına burada bir dua köşesi yapılması, onun, madencileri koruduğuna inanıldığı içinmiş. Azizenin portresinin iki yanında, madende kulanılan aletleri temsilen alçı taşından yapılmış bir balta ve çekiç, çarpraz olarak asılı duruyor. Aynı köşedeki, “G-A” harfleri ise, madencilere şans dileme anlamında “glück auf” kelimelerinin baş harfleri. Azize Barbara’nın anısına Aralık ayının birinci Pazar günü, burada törenler yapılırmış hâlâ. Akustiği çok iyi olduğu için, klasik müzik konserleri de verilirmiş.

Şapeli geride bıraktıktan sonra, en alttaki üçüncü kata, yani göle ineceğimiz merdivenlerin başındayız. Sağlı sollu merdivenlerin ortasında, raylar uzanıyor. Çıkarılan madenin taşınması raylı sistemle gerçekleştirilmiş. Yükün çekilmesinde kör atların kullanıldığı bir raylı sistem! Aşağıda, merdivenlerin bitiminde iskele olarak kullanılan duba, mavi oturaklı bir tekne ve ünlü göl bekliyordu bizi. Turlar, aynı tipte iki tekneyle yapılıyor. Biri kalkarken diğeri yanaşıyor. Zira, gölün uzandığı labirentlerin önemlice bir kısmı, bir teknenin geçişine izin verecek genişlikte. Tekneler 26 kişilik. Sağda ve solda eşit şekilde sıralanan plastik koltuklara kuruluyoruz. Ayakta yolculuk yapmak yasak. İskelenin karşısındaki kuytulukta, ejderha kafalı, fener tarzı araçlarla aydınlatılmış sembolik bir tekne duruyor. Gölün suyu mavi ve çok temiz. Altındaki her şeyi net görmek mümkün. Derin bölgeleri de var, ama ortalama derinlik bir metrenin biraz üzerinde.

Bir alçı madeninden, Avrupa’nın en büyük yeraltı gölü nasıl çıktı?

Elektrikli bot sessizce, klasik müzik eşiliğinde mavi labirentlerin içine doğru süzülmeye, rehberimiz madenin ve gölün hikâyesini anlatmaya yeniden başlıyor. İşte, ol hikâyenin özeti: Tam 6 bin 200 metrekarelik alanıyla “Avrupa’nın en büyük yer altı gölü” ünvanına sahip Seegrotte, Hinterbrühl’ün yanı başında kurulu olduğu bir tepenin içinde, dibinde yer alıyor. Burası, doğal bir mağara ve yeraltı gölü değil. Gerçekte, bir “alçı madeni” (Gipsbergwerk) imiş zamanında. Belli bir tarihten sonra, üç kattan oluşan madenin en alttaki katında su çıkmaya başlamış. Yani burası, biraz da kaçınılmaz olarak bir yeraltı gölüne dönmüş. Maden olarak kullanılmaz hale gelince, çevre ve içmekân düzenlemeleriyle, bir yeraltı müzesi, etkinlik merkezi, turistik alan haline getirilmiş. Güney Viyana Ormanları (Südlichen Wienerwaldes) bölgesi, dünyada benzeri az bulunur bu mekân ve hazineye böyle kavuşmuş.

Hinterbrühl’den G. Plankenbicher adlı bir değirmenci, 1848 yılında 5 metrelik bir kuyu açmaya yeltenir. Su çıkarmak için yerin dibine inen Plankenbicher, alçı madenine adeta toslamış. Alçının bulunduğu mevki tam olarak, Heiligenkreuz mahallesinin Preinsfeld alanıydı. Bulunan, “gübre alçı” olarak da anılan bir türdü. 1912 yılına kadar, burası bölgenin önemli alçı madenlerinden biri olarak işletildi. 80 kadar madenci çalıştırılarak, günde iki-üç vagon alçı taşı çıkartılırmış. Derken, aynı yıl içinde, en attaki üçüncü katta bir su patlaması yaşanmış. Maden derinleştirildikçe su kaynağına ulaşılmıştı! Alt kat, 20 milyon metre küp kadar suyla dolup taşmıştı. Yerin 79 metre altında çalışmakta olan madencilerin önemlice bir kesimi, yaşanan bu su baskınında boğularak hayatını kaybetmiş ne yazık ki. Artık o koşullar altında, buranın maden ocağı olarak çalışması imkânsızlaşmıştı. Çünkü o günün koşullarında, düzenli bir su boşaltım (tahliye) sistemi kurmak oldukça pahalıydı. “Astarı yüzünden pahalı” olmaya başlayınca, alçı üretimi durdurulmuş ve maden kapatılmış. Uzun yıllar kendi haline terk edilen madenin en alt katı koca bir yeraltı gölü olup çıkmış.

Atıl durumdaki madeni, 1918 yılında Viyanalı bir likör fabrikatörü olan Friedrich Fischer satın alır. Fischer’nın ilk planı, oradan bir eğlence mekânı yaratmaktır. Fakat daha sonra mantar yetiştirmeye karar verir. Ne var ki madendeki düşük ısı dolayısıyla bu işte başarılı olamaz. 1920 yılında, 200 metre uzunluğunda bir yeraltı tüneliyle ulaşılan bir galeri düzenlemesine gidilir. Madenin faal günlerinden kalma ve orta kata çıkan, yerleşim yerine hemzemin bir tüneldir bu. Tünel tuğla ve başka kaplama malzemelerle berkitilir. Düzenlenen galeri ise, daha önce de andığımız ve madencileri koruduğuna inanılan Azize Barbara adına yapılmış bir dua ve anı köşesine ayrılır. Ardından, 1930’larda kaydedilen en önemli gelişme, madenin elektriklendirilmesi olur. Daha sonra ise, 8 Haziran 1932 günü, askerî bir eski dubayla işlev görecek olan elektrikli bir tekne, yeraltı gölünün gezilmesi için hizmete sunulur. Yani, yeraltı mağara (maden) gölü fiilen ziyarete açılır. Artık turistik bir mekândır! Madenin gölleşen ve tekneyle gezilmeye başlanan üçüncü katı, yer seviyesininn 60 metre kadar altındadır. 1936’da, madeni yeni bir işletmeci kiralar. Bu zaman diliminde, yeraltı gölü ziyaretçi akınına uğrar duruma gelir. 1937-38 yılları arasındaki ziyaretçi sayısı, yaklaşık 50 bin kişiye ulaşır.

Naziler, ses hızını aşan dünyanın ilk jetini burada üretiyor

Avusturya’nın 1938’de Almanya tarafından işgal edilmesi, turistik bir hazine haline gelen Seegrotte için de kötü günlerin başlangıcı olur. Naziler, burayı önemli bir yeraltı deposu olarak kullanma fırsatını kaçırmak istemeyeceklerdir. Örneğin, yenilebilir yağları orada saklanma planları yaparlar. Ancak, madendeki yüksek nem oranı, bunu yapabilmelerine engeldir. O olmadı, büyük miktarlarda endüstriyel yağları, fıçılayıp bu tünellerde koruma altında tutarlar bir dönem. Savaştan zarar görmesini istemedikleri, daha birçok şeyi burada saklarlar.

Seegrotte için esaslı işlev değişikliği ise, 1944 yılında gündeme gelir. Burası, Heinkel Firması tarafından Nazi ordusuna “kanatlı silah” (savaş uçağı) üretilen ve üretimde de savaş esirlerinin kullanıldığı bir toplama kampı/fabrika haline getirilir. Bunun için, öncelikle madendeki su dışarıya pompalanır ve zemine beton dökülür. 1 Mayıs 1944’ten itibaren, 162 model “Salamender” adlı uçağın kanat takımları hariç, geri kalanı burada üretilir. Burada üretilen parçalar dışarı çıkarılıp, bugün Viyana Havaalanı’nın yeraldığı Schwechat bölgesindeki ilgili bir fabrikalarda monte edilir. Yeraltı uçak fabrikasında, 170 kalifiye elemanın kontrolünde zorla çalıştırılan savaş esirlerinin sayısı 2 bin civarındadır. Bu savaş esirleri, Oberösterreich (Yukarı Avusturya) eyaletinin Mauthausen kenti yakınlarında bulunan aynı adlı toplama kampından getirilmişlerdir. Vardiyalı şekilde, 24 saat üretim vardır.

Burada üretilen ses hızını aşan dünyanın ilk jeti, savaşta kullanılma şansı bulamadı. Bunun nedenlerinden biri, Nazilerin elinde, bu uçağı kullanacak ehliyette pilotların kalmaması gösterilir. Öte yandan, 1 Mayıs günü üretime geçen yeraltı uçak fabrikası, 24 Mayıs günü Sovyet Kızıl Ordu’sunun bombalı saldırısına maruz kalır. Viyana’nın yakınlarına kadar sokulan Kızıl Ordu, Mödling bölgesine 37 bomba atmış ve bu bombalardan 7 tanesi, yeraltı uçak fabrikasına dönüştürülmüş Seegrotte’ye isabet etmiştir. Madenin üst kısmına isabet eden bombalar, içerde patlamamalara neden olmuş ve hasara yol açmıştır. 1945 sonbaharında, madende bulunan ve Heinkel Firması’ndan kalma tesis sökülür, ekipman ve uçak parçaları dışarı çıkarılır.

Savaş Nazilerin yenilgisiyle sonuçlandığında, bütün madene bomba döşeyip öyle terk ederler. Nazilerin bomba düzeneği, Avusturyalı bir çavuşun müdahalesiyle patlatılır. Muhtemel can kaybı açısından önemli bir felaket önlenirken, madende büyük hasar meydana gelir. Seegrotte, savaştan sonra 1946 başından itibaren, Sovyet Kızıl Ordusu’nun denetimine girer. Savaştan önceki kiracı şahıs, 6 ay kadar sonra, madeni yeniden inşa etmek için gerekli onayı alır. 1948 yılında, madenin en alt katı yavaş yavaş tekrar göllenir ve dolayısıyla turistik ziyaretler tekrar başlar. Kiracı işletmeci, 1984 yılında gölü ve madeni, sahibi Frederick Fischer’e devreder. Son yılların, yıllık ortalama ziyaretçi sayısı, 250 bin kişi olarak veriliyor.

Dönüşümüz mecburen hızlı oluyor!

Karanlık labirentlerde uygun ve abartısız ışıklandırmalarla uzanan mavi sularda, oldukça pürüzlü bir daire çizip iskeleye dönüyoruz. On dakika kadar önce indiğimiz sağdaki merdivenlerin dibinde, başka bir kalabalık tur sırasını bekliyor. Rehberimizi ve kaptanımızı alkışlayıp iniyoruz bottan ve sol taraftaki yer yer ıslak basamaklardan orta kata çıkıyoruz. Çıkış yolunda serbest bırakılıyoruz. Üşümeye başladığımız için, hemen hepimiz acele ediyoruz. Azize Barbara’nın şapelini, at ahırını geçip, dağın tepesine kadar çıkan ana kulenin kapısına kadar geliyoruz. Bizden öncekileri izleyip kulenin kapısından dalıyoruz içeri. Hemen ışıklar içindeki basamaklar çıkıyor karşımıza. Ahşap kaplamalı, ahşap merdivenli yüksekçe kulenin dibinde, büyükçe bir galeri yer alıyor. Madencilerin etkinlik alanıymış vakti zamanında. Bir kenarda, büyükçe bir şöminede ateş yanıyor. Tavanda, ahize işlevi yüklenmiş devasa bir çark.

Soğuk iliklerimize işlemeye başlamadan, bizi gün ışığına çıkaracak uzun, ince tünele geri dönüyor ve adeta koşar adım ilerliyoruz. Üstümdeki battaniyeyi dürüp yerine bırakıyor, güneşte kavrulan banklardan birine bırakıveriyorum kendimi. Şaşırtıcı, sürprizlerle dolu, öğretici, esrarlı, hüzünlendirici “yeraltında bir mavi yolculuk” geride kalmıştı. Bir dağın içine, o dağın içindeki gölün üzerinde yol almıştık. Madencilerin ve savaş esirlerinin yaşadıklarını farklı bir açıdan anlamış, faşistlerin marifetlerinin yeni kanıtlarına ulaşmıştık.


(huseyin.simsek@gmx.at)

Vielleicht gefällt dir auch