“Avusturalya düşünme, yaşam, çizme ve yazma tarzımı derinden etkiledi”

Görüşmemizin bu ikinci ve son bölümünde, ağırlıkla resim olmak üzere, Muzaffer Oruçoğlu’nun sanat alanındaki çalışmalarıyla ilgili irdelemeler bulacaksınız.

HÜSEYİN A. ŞİMŞEK

Viyana – Muzaffer Oruçoğlu, kendisiyle 7 Mayıs günü Viyana’da yaptığımız görüşmenin ilk bölümünde, 27 Nisan’da başlayıp Haziran ortalarında tamamlanacak olan son Avrupa yolculuğunu anlatmıştı. Bu süre zarfında yapılmış ve yapılacak olan resim sergileri, resim workshopları, paneller, anma gecelerine katılım ve kitap tanıtımlarını sıralamıştı. Bu ikinci ve son bölümde, ağırlıkla resim olmak üzere, Oruçoğlu’nun sanatsal çalışmalarıyla ilgili irdelemeler olacak.

Roman, öykü, şiir fark etmez, şu anda üzerinde çalıştığın güncel bir dosyan var mı, hangi aşamada?

Muzaffer Oruçoğlu: Hem Türkiye, hem Selanik, hem de Paris’teki resim sergilerinden dolayı, son altı ayda benim çalışmalarım resim ağırlıklı oldu. Ama tabii bununla birlikte kısa öyküler yazdım. Elimdeki son roman yazımını ise bir yıl önce yarıda bıraktım. Eski hem siyasal, hem deneme, hem de edebiyatla ilgili yazılarımın, kısa öykülerimin, eski şiirlerimin derlenmesi, düzene sokulması ve kitap haline getirilmesine harcadım enerjimi ve zamanımı. Daha sonra bunların peyderpey yayınlanması gerekiyor. Bütün bu işler zamanımı aldı. Ama bu yılın sonlarına doğru yarım kalmış o romanı tamamlama çalışması içine gireceğim. Sanırım, üç yılımı falan alacak bu roman. Çünkü dökümanter bir roman.

Biz buradan bakınca, Avusturalya’ya “dünyanın dibi” diyoruz. Öyle bir yerde nasıl geçiyor hayat? Biraz anlatır mısın?

Orada büyük ölçüde zaman buldum. Benim açımdan en iyi yanı budur. Şu anda zaten emekli statüsündeyim. Avusturalya’nın şüphesiz bana katkıları vardır. İki yıllık resim ve heykel okuluna (Northem Melbourne Institute of TAPE) devam ettim mesela. Oradan mezun oldum, daha sonra üç yıllık başka bir okulda (Public Art Melbourne) yine resim ve heykel eğitimi aldım. Meydanlara heykel dikme, duvar resimlerini konu alan bir okuldu bu. Hem resimde kullandığım malzemelerin çeşnisi, boya çeşnisi, resim yapma teknikleri, stiller, resmin tarihine ve gincele ilişkin bilgiyle donanmama yol açtı bu okullar. Tabii bu, bir kırılmaya da neden oldu. O da benim resim stilimde kendini gösterdi. Daha önceki stilim klasik ve naifti. Bu giderek yarı abstrakt ve abstrakt stile doğru dönüştü. Bunun kadar önemli bir başka şey, çok zengin bir malzeme kullanma kültürü edindim. Hem kendi çabalarımın, hem de okullardan aldığım eğitimin önemli etkisi oldu.

6-7 Mayıs 2019 günlerinde Viyana’da yapılan workshopta çizilen ve Viyana DHD’nin duvarına asılan en güncel tablo.

Avusturalya’daki resim eğitiminin ve resim sanatının ayırıcı özellikleri olarak neler sıralayabilirsin?

Orada atölyelerin çok zengin bir malzdeme kültürü var. Çeşnisi çok fazla. Kıta, zengin bir kıta. Hem uranyum ve genel olarak maden kaynakları, hem yün, hayvancılık, buğday bakımından zengin. Batı Avrupa’dan büyük ve nüfusu da 22-23 milyon. Orada bir de çokdilli, çokkültürlü, yerlilerin ve sonradan gelen göçmenlerin iç içe yaşadığı bir kıta. Renk ve ışık çeşnisi açısından benim ruh dünyamı etkiledi. Kendi derinliğimi hatırlattı bana. Kendi iç derimliğime doğru yolculuğa çıkma şevki verdi.  

Türkiye, bir medeniyet beşiğiydi. Türkiye’den gelen bir insanın, oradaki hem o insan, dil, kültür çeşnisine açılması, hem de oranın yerli halklarının kültürlerine açılması olanağı bende farklılık yarattı. Düşünme tarzım olsun, yaşam tarzım olsun, ondan sonra tual ve sayfalar, satırlar karşısındaki duruşum olsun, stilim olsun, bütün bunları etkiledi. Bu bakımdan, kıtanın benim ve yarattıklarım üzerindeki etkileri yüzeysel değil, derindir. Bunu tuale, sayfalara yeterince ve etkili bir şekilde aktara bildim mi? Onu bilemiyorum.

Yazdığın romanların kaç tanesi yaşadığın ülkeyle ya da kıtayla ilgili mesela?

1995’te yayımlananKangurular, 1996’da yayımlanan Brunswick Delileri o ülkeyle ilgili. Yazdığım kısa öykülerin çok önemli bir kısmı da öyle. Mesela en son çıkan kitap Işıltılar ve İmgeler, tamamen Avusturalya’ya özgü. Edebi olarak bunlar var. Ama tabii o kıtayla ilgili tablolarım, yaptığım resimler daha çok. Resim çalışmalarım oradan daha çok etkilendi. Çünkü hem beş yıllık eğitim, hem de kıtanın resim dünyası belirleyici oldu.

Mademki resim alanındaki çalışmaların daha çok o kıtayla ilgili, bunu biraz ayrıntılandıralım o zaman.

Aborjinler halkı denilince akla hemen birkaç simge gelir, birisi resimdir. Bu kadar yaygın resim yapan bir halk dünyada yok. Öte yandan müzik, müzik enstrümanı „didgeridoo“ ve dans var. Bunlar insanın ruhunu etkiliyor. Aborjin renkleri bir dönem ağırlık kazandı. Onların okaliptus kabuklarının üzerine yaptıkları resimlerinin renkleri doğal renklerdir. Özellikle eski, müzelerde yer alan resimler. O resimler beni etkiledi. Ama tabii bir bütün olarak kıtanın doğası, florası, okyanuslar; bunlar da etkiledi. Dar yanlarımı sarstı ve genişletti.

Ora insanıyla ilişkin, diyaloğun ne kadar yoğun, ne temelde seyrediyor peki?

Benim oradaki kültürlerle, dillerle ilişkilerim birinci derecede Türkiyelilerleydi. Okul yıllarında, o beş yıllık süreçte ise çok çeşitli uluslardan, dillerden gelen öğrencilerle ilişkilerim gelişti. Aynı zamanda bizim okulun yanında, Aborjinlere özgü bir okul vardı. O da sanatla ilgili, onlar da resim ve heykelle uğraşıyorlardı. Onlarla ilişkilerim gelişti. Bir de etkinliklerde; yürüyüşler, geceler, panellerde tanıştığım insanlar var. Bazı yazarlarla ilişkilerim var. Şunun da etkisi var bu durumda: Ben evde yoğunlaşan bir insanım. Benim hayatım, biraz cezaevi hatına benziyor son on yıldır. Ormanın içinden geçip plazaya giden bir yol var, günde bir saatim o yolun gidiş-gelişiyle geçer. Onun dışında, bahçede ve ev içinde geçer. Resim yapma, yazı yazma, okuma! Ama etkinlikler olduğunda, giderim genellikle. Festival, sinema, tiyatro; Türkiye’den gelmiş bir yazarın, bir sanatçının etkinliği, bunlara giderim. Fakat, dediğim gibi günlerim büyük ölçüde içeride geçiyor.

Avusturalya’da açtığın sergiler oldu mu?

Avusturtalya’da sergiler açtım. Benim bugüne kadar açtığım toplam sergi sayısı, 60 civarında. Türkiye, Hollanda, Almanya, Yunanistan, Avusturya, Avusturalya, İngiltere, Fransa, İsviçre…

Son sorum şu olsun: Kitaplarının başka dillere çevrilmesinde durum nedir?

O konuda fazla çaba göstermedim. Şu ana kadar, Kangurular adlı romanım Almancaya çevrildi ve yayımlandı. Bir kitabım da İngilizce’ye çevrildi, ama henüz yayınlanmadı. Bir de Mavi Munzur Masalları adlı masal kitabım İsveççeye çevrildi. Benim zayıf yanım, daha doğrusu ihmal ettiğim alan bu.

(Fotograflar: Hüseyin A. Şimşek)

Vielleicht gefällt dir auch