ROHAT MİRAN

Avusturya güven veriyor mu?

„Her insan bir yer ister, güven içinde yaşadığı, emin olduğu ve kabul gördüğü bir yer.“ (Stefani Stahl*)

Her insan öyle bir yerin özlemini duyar. Öyle bir yer ki, orada dinlenebilmesi mümkün olsun ve tamamen kendisi olabilsin. Bu tarifin en ideal ilk yeri aile evidir. Eğer bir aile tarafından kabul edilmiş ve sevilmişse, orası kişi için sıcak bir yerdir. Bizim evimiz işte orasıdır, gerçekte her insanın özlemini duyduğu yer; gönülden kabul edilmiş olduğu bir aile, yer veya yurttur. Çoğunlukla çocuk iken içine doğulan bu ortam ya da bir dönem yaşam sürdürülen o ortamlarda istenmişse, kabul görmüşse, sevilmişse ve takdir edilmişse, bu kişinin ruhsal gelişimi ve değişimini olumlu etkiliyor; özgüvenli oluyor insan, toleranslı yaşıyor ve güven duymayı öğreniyor. Doğulan aile, köy, kasaba, şehir ve ülke, farkında olunmadan içsel dayanak ve koruyucu oluyor. ‘Hasret çekmek’ ya da ‘özlemek’ denilen o muğlak duygu, tam da budur; içsel dayanakları ve güçlendiricileri yeniden görerek hissetmek.

Ama tam tersi de söz konusu olabiliyor: içine doğulan aileye hoşgelmemişse çocuk, kabul edilmemişse, aşağılanmışsa, şiddete maruz kalmışsa, mahrum bırakılmışsa, orası sıcak bir aile olmuyor. Orası soğuk, mesafeli, duygusuz ya da sonradan öfke duygusunun geliştiği bir aile, yer, köy, şehir, kasaba ya da ülke oluyor. Orada özgüven değil, özgüvensizlik gelişiyor. Travmatik hayatlar yaşamış çocuklar ve yetişkinler haline geliniyor. Öyle bir bir ruh hali sarar ki, yaşam boyunca, güven duyulacak, sevgi alınabilecek, yan yana huzurlu ilişkiler yaşanabilecek insanların, ailelerin, yurtların özlemi duyulur. Hep bir arayışta olunur, o aranan huzur ve güven, hep başkaları tarafından kendilerine verilsin istenir ya da böyle bir beklentide olunur. Sıcak ve samimi ilişkiler kurmakta zorlanır bu durumdaki insanlar. Çünkü aradıkları, karşılıksız kabul görebilecekleri bir aile huzurudur özünde. Fakat, karşılıksız yaşayabilecekleri bir ilişkiyi dışarıda bulmaları da çok zor, çoğu zaman mümkün değildir.

Bunu ben, çocukluk döneminde yaşanılanların analizlerini yapmak için yazmıyorum. Farkında olunmasını istediğim şey, yetişkinlerin kendilerinin ruhsal hasarlarının hiç olmazsa farkında bile olmadan, yeni çocuklara, yeni hayatlara sebep olan ebeveynler olduklarıdır. Yani, yetişkinliğin de en az çocukluk dönemi kadar gözlem altına alınması elzemdir.  

Sıcak ve samimi ilişkiler, güven ve huzur veriyor. Güven ve huzur da bütün mental ve ruhsal işleyişimizi koordine ediyor. Anne ve baba gibi. Baba güven/güvensizlik ilişkisini oluştururken, anne huzur/huzursuzluk duygusunun yer edinmesini sağlıyor. Bu arada dikkat ederseniz, güven kelimesini duygu ile tarif etmedim. Gündelik dilde güven, daha çok duygu olarak tarif edilir. Oysa çok tehlikelidir bu. Farkında olmadan, ilişkileri yanlış şekillendirebilir ve bu yanlış inşa, telafisi zor hayat deneyimlerine dönüşebilir. Bir insana güvenmek, aslında o insana verilmiş eşsiz bir hediyedir.

Özellikle babaları tarafından güven ilişkisi aktarılmamış çocuklar ve yetişkinler, hayatı gerçek özüyle yaşayamadıkları bir “araç“ olarak algılayabilir. ‘Gölge hayat’ gibi. “Resmi var ama cismi yok” da denebilir.

Her vatan, her yurt, her aile özünde güvenin ve huzurun zemini olmalı ki kişi, kendini özüyle varedebilsin, kendini sevebilsin, kendini yapıcı serüvenlere heyacanla atabilsin. Ama eğer insan doğduğu ailede, doğduğu topraklarda ve yaşadığı kültürel coğrafyada güven bulmuyor ve huzurlu hissetmiyorsa kendini, orada öfkeli, özgüvensiz ve doyumsuz oluyor, hatta önyargılarla şekillenmiş bir eleştirel karakter de edinebiliyor. Bu anlamda yapıcı olamayan, kişinin reflekte etmesine katkı sunamayan eleştiriyi, güven/güvensizlik bağı üzerinden de yeniden düşünmeyi öneriyorum. Böylesi karakter şekillenmeleri, dışa doğru sürekli kendini kabul ettirmeye, kanıtlamaya yönelik derin bir çabaya girişiyor olabilirler. Yorucu bir çaba bu. Sınırları belirsiz bu çaba, “ulaşamadığım başka insanlar, başka ödüller var” dedirtiyor. Narsizm buradan rahatlıkla o kişinin ruhunu ele geçirebilir.

Şöyle bir hipoteze varmak istiyorum: Avusturya ve Avrupa’ya göç eden mülteciler, güvenli bir hayatı yaşamak için tehlikeli yolculuklara çıkarlarken, Avrupa’da yaşayanlar ise kendilerinde yabancı karşıtı eğilimlerin yükselişe geçmesiyle bu göç dalgası üzerinden güvensiz olduklarını/olacaklarını düşünüyorlar. Beklentileri farklı ama aynı çemberin içinde yaşıyorlar. “Yabancı karşıtlığı” denilen şey, özünde bir güven/güvensizlik ilişkis(izliğ)i de olabilir.

Yeni yılınızı, bulunduğunuz her coğrafyada güven dolu ve huzurlu olması dileğimle kutluyorum.


* „Das Kind in dir muss Heimat finden“, Psychotherapeutin

………………………………………………
Psikolojik Danışman
rohatmiran@hotmail.com

Vielleicht gefällt dir auch