HAKAN GÜRSES

Aydın, entel ve kımıl zararlısı

Viyana – Ben ortaokula giderken, ders kitaplarında şu tip sorular olurdu: “Köyün ortak malları nelerdir? Kımıl zararlısı hangi bitkilere zarar verir? İmece nedir?” Yararı belirsiz, cevabı içinde saklı, ezbere yönelik müfredat soruları…

Bunlara bence bir hayli benzeyen ama okul kitaplarında bulunmayan bir soru da “Aydın kimdir ve görevleri nelerdir?” Düzenli aralıklarla ısıtılarak yeniden medyatik sofraya getirilen ve zaten kendilerine de aydın denen (ya da bu sıfatı kendisine uygun görmüş) kişilerin hem sorup hem de cevaplamayı pek sevdiği bir meseledir bu “aydınlık”. Yararı belirsiz, cevabı içinde saklı, ezbere yönelik bir milli mesele.

19. Yüzyıl’ın sonunda Yahudi Fransız subay Alfred Dreyfus’un casusluktan haksız yere yargılanmasıyla başlayan, yazar Emile Zola’nın “J’Accuse!” (Suçluyorum!) başlığıyla yayımlanan, cumhurbaşkanına adresli açık mektubuyla doruk noktasına ulaşan bir tartışma çerçevesinde ortaya çıkmış intellectuel kavramı. Önceleri, Antisemitizm ideolojisini savunan milliyetçi bir kesimin, “ulusa sadakat göstermeyen, milletine ihanet eden” yazar ve düşünürlere yönelttiği bir suçlama olarak kullanılmış. Sonradan (herhalde bu suçlanan kişilerin saygın toplumsal konumlarından ötürü) olumlu, hatta saygın bir tanımlamaya dönüşmüş.

Türkçe’de durum biraz daha çetrefil. Önceleri münevver diye adlandırılan intellectuel’ler, dilin ulusallaştırılması sürecinde aydın kavramıyla çağrılır olmuşlar. Herhalde –çağ ve felsefi yönelim anlamında– aydınlanmaya gönderme olarak. Ama beri yandan entelektüel kavramı da kullanılmakta Türkçe’de. Aydın; okumuş, kültürlü, görgülü ve bilgili, yani eski deyimiyle “medeni” insanları tanımlarken, entelektüel daha çok akademisyen, meslekten düşünür, bilgi yayan, özellikle de kültür ve sanat alanlarında yazıp çizen kişilere verilen ad. Yani iki kavram arasında küçük de olsa, bir anlam farkı var. Aydın olumlu ve özellikle de cumhuriyetçi, Kemalist, “memleketi aydınlığa çıkarma” çabasındaki zevatı düşündürüyor. Köy öğretmeninden kaymakama, çok okuyanından laik olanına kadar her türden “modern ve çağdaş” insanı getiriyor akla. Entelektüel ise daha elit, daha Batılı, yerlilikten uzak kalmış yazar/çizer tayfasını tanımlayan, 1980’lerden itibaren küçümseme ve alay babında entel ya da entel-dantel diye bozularak kullanılan bir yakıştırma.

Düzenli aralıklarla kamu gündemine gelen “Aydın kimdir ve görevleri nelerdir?” sorusunu, ortaokulda sorulan kımıl zararlısı meselesiyle karşılaştırmamın nedeni, bu medyatik sorgulamanın motivasyonunda yatıyor.

20. Yüzyıl’ın başından itibaren sosyologların (Karl Mannheim, Pierre Bourdieu, Zygmunt Bauman), felsefecilerin (Julien Benda, Jean-Paul Sartre, Michel Foucault), Marksist siyaset kuramcılarının (Antonio Gramsci, Louis Althusser) ve daha birçok düşünür ve yazarın kafasını kurcalamış “Aydın kimdir ve görevleri nelerdir?” sorusu. Onların öncelikle tartıştığı; aydınların ruh dünyası, karakteristik özellikleri ya da toplumsal statüleri olmamış ama. Aydın olmak; bir davranış biçimi, bir dünya görüşü, hatta bir sınıfa ait olma üzerinden tanımlanmıyor andığım tartışmalarda. Aydın olmak, bir toplumsal işleve verilen ad bu yazarlara göre.

İçeriği, alanı ve sınırları önceden belirlenmiş, belirli kişilerce sadece “yerine getirilen” bir “rol” ya da “görev” değil aydın olmak; sınıfsal ve kültürel hegemonya mücadeleleri çerçevesinde vücut bulan bir işlev (fonksiyon). Antonio Gramsci, her insanın bir anlamda entelektüel olduğunu ama toplumda herkesin entelektüel işlevini görmediğini yazarken, böyle bir perspektifi vurguluyor. Gramsci’nin tanımıyla bir sınıfa veya sınıfsal ittifaka bağlanmış “organik aydın”, Mannheim’ın “serbest” ve “bağlantılı” aydını, Sartre ve Benda’nın etik bağlamda, iktidarla aradaki mesafe üstünden konumlandırdıkları “angaje aydın”, Foucault’nun “evrensel aydın” tiplemesine karşı öne sürdüğü “spesifik aydın”… Bunlar hep toplumsal işlev kıstasından yola çıkarak yapılmış entelektüel tanımlamaları.

Bugün Türkiye’de aydın olma meselesi gündeme getirilince, işlevden çok, bir göreve (vazife anlamında) dikkat çekmek için yapılıyor bu sanki. Aydının o ülkede tepeden belirlenmiş bir görevi var. Devlet ve devletin payitahtı millet tarafından her türlü fedakârlığa katlanarak okutulmuş, devlet bursları ya da parasız yatılı hibeleri verilmiş, yemeyip yedirilmiş, giymeyip giydirilmiş ve aydınlığa çıkarılmış bir neferdir bu perspektifte aydın. Vazifesi, halkı da kendisi gibi aydınlığa çıkarmanın yanı sıra, yurdunu dış ve iç düşmanlara karşı fikir, bilim ve sanat alanlarında savunmaktır. “Halk” da bunu bekler ondan, devlet-millet ve onların bekçisi asker-sivil bürokrasi de…

Kuşkusuz, “eleştirel” olması da istenir aydından. Ama belirli kuralların ve prensiplerin dışına çıkmamak kaydıyla. “Millî irade”, “milletin ve devletin bütünlüğü”, “devlet kademe ve mercilerini küçük düşürmeme” vesaire ilkelerine uymak koşuluyla. Eleştiri, (zaten sayısı sürekli artan ve kimliği de duruma göre değişen) düşmanlara yönelince eleştiridir. Giderek aydınlar da bu kuralları benimsemiş, içselleştirmiştir iyice. Arada bir görevini unutan aydına, “Aydın kimdir, görevleri nelerdir?” konulu medyatik tartışma tarikiyle “hatırlatılır” kutsal vazifesi. Bu tartışmayı ikide bir ısıtıp yeniden kamu gündemine getirmenin Türkiye’deki temel motivasyonu, aydınlara “vazifeni hatırla, gaflet etme!” uyarısı, kısaca.

Türkiyeli aydınların hepsi ya da büyük çoğunluğu devlet güdümlü “vazife aydınıdır”, demek istemiyorum tabii. Radikal toplum eleştirisini, acı ve zor sonuçlarına katlanarak yapmayı üstlenmiş birçok aydın var orada kuşkusuz. Barış İçin Akademisyenler, bunun yakın zamandaki en onurlu örneği oldu.

Ama 80 milyondan fazla nüfusu olan, üniversitelerinde (2016 yılında) 155.216 kişinin bilimsel personeli oluşturduğu bir ülkede, bu personele dahil 2.212 akademisyenin bir toplumsal barış bildirisini imzalamış olması, o ülkedeki entelektüellik işlevinin çerçevesi hakkında üzücü bir resim çizmekte. Buna bir de barış akademisyenlerinin yaşamış oldukları baskılar, medyada karşılaştıkları karalamalar, üstlerine yığılan hukuki ve toplumsal haksızlıklar eklenince, resim iyice kararıyor. Tabii, bundan çok daha ağır sonuçlara katlanarak mücadelelerini akademik alanın dışında, özellikle de basın ve yayın yoluyla sürdüren Kürt aydınlar ve (sayıları biraz kısıtlı da olsa) öteki Türkiyeli aydınlar da burada anılmalı. Farkındaysanız, yeni ve “yerli” bir tanıma yöneltiyor bizi bu (tabiri caizse) karanlık aydınlıkmanzarası. Aydın, yüksek duyarlı bir vicdana sahip olan ve vicdanının sesini duyup, ona göre hareket eden herkese verilmesi gereken bir unvan galiba, bugünlerin Türkiye’sinde.

http://www.hakanguerses.at

Vielleicht gefällt dir auch