Aylin

İllegal bahçelerim yoktu o vakitler. Düzdü her şey, ne görünüyorsa o. Piti kareli perdelerim, minderlerim, sardunyalarım, kırmızım. Salak, bir tatlıydım. Kalburabastı gibi. Tadı güzel ama her an dağılabilir, içi dolu ama tok değil.

Özgür müsün peki?‘ dedi Mehmet.

Gozlerimi kısıp baktım: Neden ki?

Göz göze gelip bakakaldık.

Uzun uzun baktım kirpiklerine, kaşlarına, saçlarına, anımsamıyor gibi. Elimdeki kupaya daha sıkı sarılıp, bir yudum daha aldım kahvemden. Sonra cama doğru yürüyüp aşağıda caddede seyreden arabaları izlemeye koyuldum. Kim özgürdü ki hem? Sen özgür müsün mesela? Hülya, Ekrem Vedat ve iş yerindekiler, hatta alt kattaki Aynur teyze, bakkal Muammer özgür mü?’ diyeyim dedim, vazgeçtim. O neden bahsettiğini, ben de neyi sorduğunu biliyordum oysa.

Cankurtaran’a inen caddeyi düşündüm. Uzun yürüyüşlerimizi.

Gözlerimde biriken nemi, kapaklarımı kırpıştırarak yok ettim.


E hani önce özgürlüğüm, evim diyordun ya. Çok mutlu olacağım demiştin‘ diyerek yanıma geldi. Gözlerini çevirip bir arabayı da o göz hapsine aldı. Ben ise uçmakla uçmamak arası bir serçe gibi bakıyordum sadece. Döndü, gözlerime bakarak güldü.

Espri yapıyorum be! Bunca yıl sonra evine gelince takılayım dedim.‘ 

Anlamıştı bence.

Ama madem ‘Perde!’ dedi hakkını verelim oyunun. ‚Yanıt veriyorum: özgürüm işte. Belli olmuyor mu?‘

Kahkahalarımızın birbirine karıştığı sırada, biri deklanşöre basıp ölümsüzleştirmeliydi bu ânı. Hatta sahtekarlık konulu bir yarışmaya katılsak açık ara kazanırdık bence. O derece! 

İçimdeki bıçak, göğsümü oymaya kahkahanın tam da odayı çınlatmasıyla birlikte başlamıştı aslında. Sen görmedin ama. Sana gösterdiğim kadarı hep çünkü. Taktığım yüz, verdiğim ses tonu, sözcüklerim kadar. Oysa aslolan arkadakilerdi. İçimin arka sokaklarında dolaşan sözcükler, göstermediğim yumrum, boğazım, gözlerimi yakan buhar, içime damlayan yaşlar. Yanlış zamanlarında hiç dürtmediyse seni o yaşlar, karşındakinin nasıl savuşturduğunu da bilemezsin. Anlayamazsın!.

Sana şimdi gülen bu hayat, beni es geçiyor artık. Dün bana gülen hayatın, seni es geçmesi gibi. Özgürlüğün tarifini yaptım sana. Evet, anımsadım o ânı. Bir tiyatro çıkışında eve yürüyorduk. Sana hayallerimi anlatmıştım. İllegal bahçelerim yoktu o vakitler. Düzdü her şey, ne görünüyorsa o. Piti kareli perdelerim, minderlerim, sardunyalarım, kırmızım. Salak, bir tatlıydım. Kalburabastı gibi. Tadı güzel ama her an dağılabilir, içi dolu ama tok değil. 

Oysa sen öylemiydin ya! Tam bir fıstıklı lokum. İçi dolu, kıvamında, hedefi belli, çalışkan, farkında! Ve erkek! Hayat için savaşıyordun.

Çok geçmeden dağıldım ben.

Birçok tanem kurudu. Şurubum aktı. İçerde bir yerlerde ıslak bir parçam kalmıştı, hepsi bu. Erişime kapalı. Çatal ve bıçaklardan koruduğum.

Hiçleşmenin notlarını tutuyorum şu sıra diyemem ya sana. 

Uyar‘ın dediği o ‚Tarihe gömülen koca koca atlar‘ benim. Ne senin tarihe bakmaya mecalin, ne de benim hevesim var şimdi.

Takıp maskelerinizden birini ‘hadi ama kalkmalısın‘ dedikçe siz, düşüp dikilemeyen benim. Hepiniz yenilenirken sil baştan enine boyuna, güzelleşirken bal kabaklarıyla, üzerimdeki on kat duvarı söküp atamayan, çirkinleşen benim. Var olamıyorum birtürlü. ‘Yok’um, bundan dolayı da ‘dün’üm uzundur. 

Çemberin dışında kalmayı becerdim becermesine de, baştan sona bir yanlışlık abidesi olmayı hayal etmemiştim doğrusu. Neden başarısızdım bunca, bilmiyorum. Bir müddet sonra kopan ipi, savruluşunu ve geride kalan ucunu görüp, öylece bakıyordum zaten.

Sor hadi sor! Tüm sorularının yanıtları kalbime gömülü. Eğilip o cam parçalarını tek tek çıkarman lazım ama kalbimden.

Var mısın? Yoksun. Oysa ne çıkarıp gösteresim vardı benim de sana, ne de senin merakın sanırım. Öylece gidiyoruz sevgilim, rüzgâra kapılı gri bir tül gibi, kâh gökteyiz, kâh yerde. Madem ‘Ayrılık da sevdaya dahil’ demiş Attila İlhan, o halde sevdalımsın ölene değin. Yani, ‘sevgilim’ diyebilirim içimden sen duymadan. Şimdi on yedi yıl sonra buluştuğumuz bu anda sana her şeyi anlatmalı mıyım? Hayır! Bırak tablo resmettiğin gibi kalsın. Her nasılsa o.

Uzundur beklediğim fırtına da gelmedi zaten, alsın savursun parçalasın beni. 

Yaşlandın mı sen? Çok ciddi olmuşsun‘, diyerek oturdun masaya. Sanırım biraz öyle diyerek oturdum karşına.

Üretmiyorsun çünkü, üretmiyorsunDuracak bir kadın değildin sen Aylin, biraz toparlan.

İçimden binlerce sözcük aktı birlikte. Tüm doğumlar oldu. Sessizce gözlerinden gözlerime uzanan onlarca sözcük, o an doğdu ve öldü usulca. Abarttım seni, anlamını. Hiç sevmedin belki de beni. Hayatındaki herhangi biriydim. Hepsi bu! Ben senin yanlışlığındım, geri dönemediğin. Dik durmak için dolandık durduk sadece, sevişmek için değil. Sen teklif ettin, fark etmeden. Ben kabul ettim, isteyerek. İkimiz de başka hayatlar seçtik. Sadakat sözü mü verdin sanki, ‘gereğini yap’ dedin durdun. Ben gitmeyi bile beceremeyen, sadece tutunandım bir süre. Hayatımda bir şey de düzgün gitsin istedim, tam olsun, sonuna kadar. Dipten akan başka nehirleri göremedim. Oysa şimdi biliyorum.

Sen o nehrin balığısın. Ben kaybolmuş bir kırmızı balık. Kendi denizimde düşledim bizi. Hepsi bu! Hepsi bu. Hepsi bu… 

Eğilip saatime baktım, ‘gecikiyorsun’ dedim. Kal desem, kalacaktın, biliyorum. Demedim. Ayağa kalktın, ceketini giydin. Gülümsedim ayaktaki şaşkın sana. Görüşürüz daha ya, kendine iyi bak diyerek sarıldın, durumu kurtarmaya çalışarak. En sevdiğim yerine, çenenin bitim yerine bir öpücük bıraktım. Kendine iyi bak dedi dışım. Yürüdük kapıya, çıktın, çemberimden. Kapattım kapılarımı. Sustum ardından bakarken gidişine pencereden. İki geyik üç lakırdıyla geçirdiğimiz yarım saat iğne gibi oturdu kalbime şimdi. Ne ayıp! İçimiz çürüyüp kokarken bu kadar üstelik.

Sen gittin hayatına, ben döndüm hayatıma.

Tarihe gömülen koca koca atlar tarihte kaldılar…

………………………………………………………
d_dalgasi@hotmail.com

Vielleicht gefällt dir auch