HAKAN GÜRSES

Azınlık perspektifi

Viyana – Osmanlı zorla savaşa sokulur. İç düşmanlar, koyunda beslenen yılan misali Rus’la birlik olmaya başlayıp, diğer yandan da analarımıza ve kızlarımıza saldırınca, Ermeni çeteler tutuklanır. Maalesef iki tarafta da kayıplar olur. Çanakkale, Trablusgarp, Kafkasya ve Hicaz demeden düşmana karşı durulur. Birinci Dünya Savaşı aslında kaybedilmez ama müttefiklerimiz olan Almanya ve Avusturya kaybedince, biz de kaybetmiş sayılırız. Ardından, bir zorbalık abidesi olan Sevr Antlaşması imzalanır ve (sonradan “Batılı Emperyalistler” adını alacak olan) düşman, Anadolu ve İstanbul’u işgal eder. Samsun’a çıkılır; mübalağa Kuvayı Milliye olunur, ayakta çarık, başta sarıkla savaşılır; analar kağnılarla cephane taşır (cephanenin kaynağı pek konuşulmaz); Dumlupınar, Sakarya ve Büyük Taarruz olur. Gerçi orduların ilk hedefi Akdeniz’dir ama baş düşman (Yunan) İzmir’de denize dökülür. Cumhuriyet kurulur, sınıfsız zümresiz kaynaşmış bir kitle olunur. Devrimler yürürlüğe konulur, Latince harflerle yazarken bir yandan da şapka giyilir. Larda yüzen al sancak şarkısı her imkân bulunduğunda söylenir. Ne mutlu olunur. Zaten tek tek dünyaya bedel olunduğundan, cumhuriyet büyük adımlarla yaşatılır. Düşman başından beri rahatsızlık vermeye çalışsa ve bu uğurda iç ve dış olarak ikiye ayrılsa da bölücü güçlerin emellerine karşı büyük resim görülür ve hayırlısıyla bugünlere gelinir. Başımızdaki bu dinci-gerici insanlar Allah’ın izniyle gidince, tekrar eski güce ve birliğe geri dönülecektir. Nokta.

Mizah olsun diye yazmadım. Kimsenin değerleriyle dalga geçmek de değil niyetim. Bu yazdıklarım; aynı kavramlarla ve büyük bir ciddiyetle bize okulda, medyada ve her ulusal bayramda öğretilen tarih ve yurttaşlık bilgisinin özet hâlidir. Birçok yanıyla öteki ulus-devletlerin özet tarihlerini hatırlatsa da çok milletli, dinli ve dilli Osmanlı İmparatorluğu ve halefi T. C.’nin özel koşulları nedeniyle daha bir “özeldir” o toprakların ulusallaşma tarihi ve ulusalcılığı. Bu, belirli bir perspektifin de dile gelişidir aslında. Adına şimdilik “çoğunluğun bakış açısı” diyelim, sonradan açıklamak üzere…

Aramızda biraz daha meraklı olanlar, şöyle düşünmüşüzdür hep okul yıllarında: “Başka bakış açıları da vardır elbette, yanlış da olsalar; ama madem ki bilimsel düşünceyi öğreniyoruz, onlara da bakalım hele.” Böyle deyip baktığımız yer, “Batı” olmuştur, hâlâ da olur. “Acaba bu sayın emperyalistler ne demişler o zaman, ne diyorlar bu zaman?” Buluruz ya da bulamayız, aradığımız farklı anlatıları. Bulamayınca “Bak, doğruymuş bize öğretilenler,” diye seviniriz. Bulunca “Eh, hâliyle farklı anlatacaklar, kendi suçlarını saklamak için bu sayın pis emperyalistler,” deriz ve rahatlarız.

Diğer bir bakış açısı da (yine kendi geçmişimi de katarak söylüyorum) “Marksist sol” perspektiftir. Bu bakış açısına göre, zaten ulus, etnisite, kimlik, din filan “yanlış bilinç” kategorisine girerler. Bunlar devrim sonrası aşılacak gelişme hataları olduklarından, şimdi bir sürü insan için çok fazla şey ifade etseler bile yanlış oldukları için geçersizdir bu önem. Biz enternasyonalizmi, o yüzden de ezilen ulusların ve halkların haklarını savunuruz – eğer ki milliyetçilik yapmıyorlarsa… Stalin’in “tek ülkede sosyalizm” şiarı, milliyetçilik değildir mesela. “Türk solu” deyip, Kürtleri veya Ermenileri de bu güruha katmaktan imtina etmeyiz katiyen. Yani, bizlerin bir “milleti” vardır, o yüzden de “beynelmilel” perspektifi doğru buluruz. Ayrıca Kurtuluş Savaşını, Misak-ı Millîyi ve yurtseverliği de. “Orda bir ev var, uzakta / O ev bizim evimizdir / Yatmasak da, kalkmasak da / O ev bizim evimizdir,” şarkısını da sevmişizdir zaten oldum olası. “Onların” ulus-devlet olmadan kendi milletini savunmaları ise milliyetçiliktir bize göre, hatta ırkçılıktır, Batı Emperyalizminin oyunudur, CIA’nın filan eseridir.

Çok azımızın aklına başka bir bakış açısı gelmiştir ya da gelir Türk ulusallaşma tarihine baktığımızda. Özellikle akla gelmeyen perspektif de azınlıkların bakış açısıdır.

Alman tarihçi Arno Borst’un özellikle de Orta Çağ tarihinin araştırılması konusunda söylediği bir özlü söz var: “Kime barbar dediğini söyle, ben de sana kim olduğunu söyleyeyim.” Bu sözü yakın tarih ve bugün için tercüme edecek olsak, sanırım şöyle bir formül çıkardı ortaya: “Azınlıklar hakkında ne düşündüğünü söyle, ben de sana kim olduğunu söyleyeyim.”

Gerçekten de hukuk devleti, çoğulcu demokrasi ve özgürlükçü toplum yakıştırmalarının bugün en önemli kıstası, azınlıklara verilen haklar, bu grupların kültürel, dinsel ve dilsel anlamda korunması, sosyal eşitlikten yararlanmasıdır. “Çağdaş devlet”, azınlıkların haklarını tanıyan, onlara sahip çıkan, onları himaye eden devlettir. Türkiye Cumhuriyeti; kuruluşundan bugüne, bünyesinde yaşayan azınlıklara yönelik baskıcı, ezici, dışlayıcı, hatta yok edici politikalarıyla kendini tanımlayan ve tanıtan bir devlet oldu. Belki de hâli hazırda orada yaşanan sıkıntıların, ülkenin en can alıcı sorunlarının kaynağını, bu politikalar oluşturuyor.

Eğer ki Osmalı’dan T. C.’ye uzanan Türkleşme ve Türk ulusal devletini oluşturma sürecini bir de azınlıkların perspektifinden değerlendirecek olabilsek, çok farklı bir söylem; coşku ve heyecanın değil, hüznün ve acının dikte ettiği bir anlatıyla karşı karşıya kalacağız. Çanakkale ve Kafkas şehitlerinin yanına, Ermeni ve Asuri (Süryani) soykırımları eklenecek; çıkılan Samsun’u katledilen ve tehcir edilen Pontuslu Rumların tarifsiz acısıyla yan yana göreceğiz; Edirne’den Anadolu’nun iç bölgelerine sürülen Yahudiler, Dersim’de bombalarla ve süngülerle katledilen ya da “yeniden iskân edilen” binlerce Kürt, devletin Varlık Vergisi adı altında gayrimüslim vatandaşlarına hayasızca dayattığı ırkçı soygunculuk, 1955’te yine azınlıkların (kelimenin iki anlamıyla da) varlıklarına yönelik pogromlar, 1964’te zorla göç ettirilen Rumlar, 1990’larda ve geçtiğimiz yıllarda hükümet terörüne maruz kalan Kürt illeri ve daha sayısız eziyet, sancı ve sitem resmiyle değişecek o “Ne mutlu…” tablosu! Belki de (en iyi ihtimalle) mutlu filan olmayıp, utanacağız o resmi görünce.

Bence azınlıkların perspektifiyle tarihe bakmayı öğrenmek zorundayız. O perspektiften tarihe baktığımızda, onun bize ille de “tek doğru” olguları göstermesi gerekmiyor. Yalnızca varlığı bilinse, biraz kale alınsa bu bakış açısı, bence yine de önemli bir gelişme olacak, bu 100 yılı aşkın ulusallaşma sürecinde. Başka bir tarih kültürünün, başka bir siyasal geleneğin Türkiye’de yerleşebilmesi, ancak böylelikle mümkün.

Bir dahaki yazıda, azınlık kavramına daha yakından bakıp, Türkiye’deki şekillenişleri üzerine kafa yormaya çalışacağım.

http://www.hakanguerses.at

Vielleicht gefällt dir auch