Azınlık politikalarının ortaya çıkışı

Dini azınlıklar ile ilgili politikalar, 1648’deki Vestfalya Antlaşması’yla gündeme geldi. 1789 Fransız Devrimi, dini azınlık kavramına ulusal azınlığı da ekleyerek kavramı genişletmiştir.

İstanbul – Azınlık politikaları ilk olarak 16. Yüzyıl’da dinsel nedenlerle ortaya çıkmıştır. Protestanlığın ortaya çıkışı ile Katolikler ve Protestanlar arasında mezhep çatışmaları başlamış; çatışmalar ve savaşlar 17. Yüzyıl’a kadar devam etmiştir. İktidarlar kendi içlerindeki azınlık sorununu, kimi zaman toplu katliamlar, kimi zaman da koruma belgeleri çıkartarak çözmeye çalışmışlar, din savaşları 1648 yılına kadar devam etmiştir. 1648 yılındaki Vestfalya Antlaşması’yla krallıklar, karşılıklı olarak birbirlerinin dini azınlıklarını tanımışlar, onların güvenliklerinin sağlanmasına ilişkin hükümlerin altına imza atmışlardır.

1789 Fransız Devrimi ise dini azınlık kavramına ulusal azınlığı da ekleyerek genişletmiştir. Fransız Devrimi’nin yarattığı ulusçuluk akımı, her ulusun kendi devletini kurma düşüncesi; Avrupa’da sınırların değişmesinde, yeni devletlerin kurulmasında önemli bir rol oynamıştır. Yurttaşların siyasi haklarına ek olarak ulusal hakların da gündeme gelmesi bu dönemin ürünüdür.

Osmanlı İmparatorluğu ve azınlıklar

Vestfalya Antlaşması’yla kendi azınlık sorunlarını çözen Avrupa Devletleri, daha sonra, kendi dışlarındaki Hristiyanların haklarını korumaya yönelmiştir. Osmanlı toplumundaki Hristiyanları koruma düşüncesi böyle doğmuştur. Hristiyan azınlıklar, Avrupa devletlerine Osmanlı İmparatorluğu’nun iç işlerine müdahale edip, etki alanlarını yayma olanağı da sağlamıştır.

1699 Karlofça Antlaşması ile Polonya’ya, Osmanlı’daki Katolikleri koruma hakkı tanınmıştır. Kırım Savaşı’ndan sonra 1856 yılında yapılan Paris Antlaşması’yla, Hristiyan azınlıkların korunması, bütün galip devletlerin ortak görevi olarak belirlenmiştir. Böylece, azınlık hakları alanında karşılıklı ya da tek taraflı korumadan, uluslararası ortak koruma sistemine geçiş için de ilk adım atılmıştır. Avrupa devletlerinin kendi aralarındaki rekabet, Osmanlı İmparatorluğu’na müdahale hakkı konusunda bir denge politikası izlemelerine yol açarken, Milletler Cemiyeti’nin kurulmasıyla sistemleşecek olan insan hakları konusunda da çok taraflı anlaşmaları başlatmıştır.

Azınlık hakları gündeme geldiğinde, Türk insanında, milliyetçi duyguların kabarmasında Sevr’den önce, bu tarihsel gelişmelerin de rol oynadığı söylenebilir.

François Dubois‘nin, “Saint-Barthélemy’deki Katliam” adlı tablosu. Paris’teki Katolik-Protestan çatışmalarını konu edinir.

Milletler Cemiyeti’nde (MC) azınlıklar

1920 yılında kurulan MC, 1946 yılında lağvedilmiştir. Örgüt, azınlık hakları bakımından önemli bir rol oynamıştır; çünkü azınlık hakları, ilk olarak MC aracılığı ile evrensel bir örgüt tarafından güvenceye alınmıştır. Ayrıca, Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra imzalanan barış antlaşmaları, azınlıkları da içerdiğinden ve bu anlaşmalara uyulması MC sistemi tarafından denetlendiğinden, azınlık haklarının uluslararası hukukta yer bulması da ilk olarak bu dönem gerçekleşmiştir.

Azınlıklara ilişkin üçlü ölçüt, “ırk, dil ve din azınlıkları” (minorities of race, language, and religion) MC ile resmi olarak uluslararası terminolojiye girmiş, bununla Ayrımcılığın Önlenmesi (prevention of discrimination) ve Azınlıkların Korunması (protection of minorities) amaçlanmıştır.(1)

MC’nin ortadan kalkmasından sonra da azınlıkların korunması uluslararası örgütlerin güvencesinde olmaya devam etmiştir. Bu alanda bütün ülkeleri kapsayan evrensel sözleşmeler; Birleşmiş Milletler (BM), Avrupa Konseyi (AK), Avrupa ve Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı (AGİT) ve Avrupa Birliği (AB) gibi uluslararası örgütlerin şemsiyesinde yapılmaya devam etmiştir.

Azınlık haklarından insan haklarına

İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra azınlık haklarına ilişkin farklı bir yaklaşım gelişti. Azınlıklara özel haklar tanımak yerine kişilere tanınan hakların sınırlarının genişletilmesi ve bu hakların kullanılmasının teminat altına alınması yolu seçilmiştir. “Liberallere göre, bu kişi hakları sağlam bir temele kavuşturulduğunda, ayrıca etnik ya da ulusal azınlıkların üyelerine başka haklar tanınmasına gerek kalmayacaktı.”(2) Bu bakış açısıyla BM’nin 1948 yılında kabul ettiği İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi’nde azınlık haklarına özel bir gönderme yapılmamış; bunun yerine bireylerin eşitliği ve insanlar arasında ayrımcılık yapılamayacağı vurgulanmıştır.

Bildirgede vurgulanan bireysel haklar, azınlık gruplarının da talep edebileceği, azınlıkları koruyan haklardır. “Gruplara özgü azınlık haklarından evrensel insan haklarına geçiş, kısmen bunun dinsel azınlıkların korunma biçimlerinin doğal bir uzantısı gibi görünmesi yüzünden, çoğu liberal tarafından benimsenmiştir.”(3)

Azınlık haklarına dönüş

Özellikle 1990’larda yaşanan gelişmeler azınlık haklarını yeniden, hem de eskiye göre daha geniş ve daha derin olarak gündeme getirmiştir.

Baskın Oran, azınlık haklarındaki genişlemenin nedenleri olarak; Doğu Avrupa ülkelerinin AB’ye girmek için insan ve azınlık haklarını benimsemelerini; Avrupa’da göç yoluyla yeni azınlıkların oluşması ve bunların çeşitli haklar kazanmasını; Üçüncü Dünya ülkelerindeki demokratikleşme yolundaki dönüşümleri göstermektedir. 1990 sonrası azınlık haklarındaki derinleşme sonucunda da “ayrımcılığın önlenmesi”nden “azınlıkların korunması”na geçilmeye başlanmıştır. Devletler, ayrımcı davranışlardan kaçınmadan öte azınlık haklarını korumak için görevler üstlenmişlerdir. Yurttaş olmayan göçmen işçilere de yeni haklar tanınmıştır.

Bir devlette azınlık olup olmadığı, AGİT’in 1990’da kabul ettiği Paris Yasası ve BM’in 1992’de kabul ettiği “Ulusal veya Etnik, Dilsel Azınlıklara Mensup Kişilerin Hakları Bildirgesi”yle devletlerin takdirine bırakılmamaya başlanmıştır. AK’nin Irkçılık ve Hoşgörüsüzlüğe Karşı Avrupa Komisyonu (ECRI), 2000 yılından itibaren azınlık hakkı ihlallerini ırkçılıkla bir görmeye başlamıştır. AGİK, 1991 Cenevre Azınlık Uzmanları Toplantısı’ndan sonra azınlık haklarını uluslararası toplumun meşru alanı görerek, bunun uluslararası izlemeye konu olabileceğini kararlaştırmıştır.(4)

Azınlıkların korunması

Bu gelişmeler sonucunda AK, 1 Şubat 1995 tarihinde Strazburg’da Ulusal Azınlıkların Korunması İçin Çerçeve Sözleşmesi’ni kabul etmiştir. Sözleşmeye taraf olan ülkeler, kendi ülkelerindeki azınlıkları korumayı kararlı bir şekilde kabul ederek, azınlıkların korunmasının Avrupa’daki istikrar, demokratik güvenlik ve barış için temel bir unsur olduğunu teyit etmiştir.

Türkiye, Ulusal Azınlıkların Korunması İçin Çerçeve Sözleşmesi’ni kabul etmemiştir. Bursa Milletvekili Aykan Erdemir’in bu konudaki soru önergesine cevap veren Dışişleri Bakanlığı, Türkiye’nin azınlık rejiminin 1923 Lozan Antlaşması ile düzenlendiğini, o antlaşmanın da ‘dini azınlık’ olarak yalnızca gayrimüslim vatandaşlara haklar tanıdığını belirtmiştir.(5)

Azınlıkların korunması için hazırlanan uluslararası sözleşmeyi kabul etmeyen “Türkiye’de bir ‘azınlık koruma mevzuatı’ yoktur. Tam tersine, ‘azınlık’ kavramının mümkün olduğunca gündeme getirilmemesine çalışan ve getireni de şiddetle cezalandıran bir mevzuat söz konusudur.”(6)

(Bitti)

…………………………………………………..
Kaynaklar:
1) Oran, a.g.e., s. 22.
2) Will Kymlicka, Çok Kültürlü Yurttaşlık, Azınlık Haklarının Liberal Teorisi, İstanbul: Ayrıntı Yayınları, 1998, s. 28.
3) A.e.
4) Oran, a.g.e., s. 23-26.
5) Soru önergesi ve yanıt için bkz.: www2.tbmm.gov.tr/d24/7/7-35612sgc.pdf
6) Oran, a.g.e., s. 83.

Vielleicht gefällt dir auch