Beckett’ın toptan mizahı | Hiç üzerine metinler

Beckett’ın hep sokak serserilerinin yaşamlarıyla ve sorunlarıyla ilgilenen marjinal bir yazar olduğu yolundaki genel kanı doğru değildir. Bence, 20. Yüzyıl’ın hem en çok bilinen hem de en anlaşılmayan yazarlarının en başlarında gelen isimdir o.

İstanbul – Bana Samuel Beckett’ı tek bir cümleyle tanıt deseler, 20. Yüzyıl’ın hem en çok bilinen hem de en anlaşılmayan yazarlarının en başlarında gelen tek isimdir, derim. İrlandalı, fakat Protestan bir aileden doğan bu büyük yazar hakkında, onun hep sokak serserilerinin yaşamlarıyla ve sorunlarıyla ilgilenen marjinal bir yazar olduğu yolundaki genel kanı doğru değildir. Beckett evsiz barksız, işsiz güçsüz yoksulları konu alan yapıtlarını, bu insanları toplumsal bir sorun olarak öne çıkarmak, onları savunmak için değil, insan varoluşunun özünü sergileyebilmek için vermiştir. İnsanları para, iş, sosyal statü gibi dışsal ve kafa karıştırıcı öğelerden soyarak yalnızca “varoluş” ya da “var olmuş bulunma” halini soyutlar. Bu dış öğeler çıkınca geriye tek bir gerçek kalır: Düşünce.

Beckett’ın özellikle betimlemek istediği şey, dünyaya “atılan”, yani kendisine hiç sorulmadan, istemi dışında bir hayatı yaşamak zorunda kalan ve kendisini, oynamaya hiç niyetli olmadığı bir oyunun içinde bulan insanın çelişkisidir. Beckett’ın kahramanlarının karşılaştığı saçma sapan olaylar ve karşılaştıkları kişilerin hiçbir anlama gelmeyen davranışları, insanın içine düştüğü bu durumun anlamsızlığını vurgulamak içindir. İnsanın varoluşu dışında her şey anlamsız, tutarsız, boşuna bir çabalamadır.

Beckett bu bakış açısıyla bakarak yaşamı sorgularken, doğrudan olmasa bile, edebiyatı da sorgular aslında. Öyle ya, bir düşünelim hele; edebiyatta en çok işlenen konu aşk, sosyal mücadeleler, savaşlar falandır. Bir romanın ya da bir filmin kahramanı bir sevgiliye kavuşmak ya da toplumsal bir mücadelede başarıya ulaşmak istiyor diyelim. Peki kahraman aradığı sevgiliye ya da sosyal statüye kavuştuktan sonra ne olacak? Yaşamının ondan sonrası hep mutlu mu geçecek artık? Elbette değil; yahut en azından, belli değil. Beckett’a göre, insan yaşamını motive eden, aşk gibi ve toplumsal statüye, rütbeye, paraya, başarıya ulaşma gibi hırslar varoluşun dışsal ayrıntılarıdır ve varoluşun temel sorunlarını maskeleyen, bunların düşünülmesini engelleyen, basit ve yüzeysel konulardır.

Roman ya da filim kahramanı sevdiğine kavuşsa da temel sorular yanıtlanmadan kalır:

Ben neyim? Kimim? Bu dünyada ne arıyorum? Ne için yaşıyorum? Neden başka bir zamanda, başka bir yerde değil de bu zamanda, bu yerde ve neden başka bir bedende değil de bu bedende yaşıyorum? Bu beden, aynaya bakarak görmeye çalıştığım, röntgen filmine bakıp iskeletini görünce irkildiğim; aç kalınca, cinselleşince, can derdine düşünce vahşileşip beni utandıracak şeyler yapan, üstelik gittikçe yaşlanıp çirkinleşen bu beden de ben miyim?

Eğer öyleyse iki tane ‘ben’ var. Bedenimi doğrudan yahut aynayla, fotoğrafla ya da filimle gözlemlediğimde ya da kendimden söz ettiğimde bir gözleyen (özne) ve bir de gözlenen (nesne) var. O halde, bunlardan ancak birini ifade edebilen ‘ben’ sözcüğü ne anlama geliyor? (Yunus Emre’nin “Bir ben vardır bende benden içeri” deyişi geliyor insanın aklına.)

Bir şizofrenin uzun öyküleri

Hiç İçin MetinlerBeckett’ın en tipik yapıtlarından biri, onun yaşama sanatsal bakışının tam bir özetidir. Bu kitabın “Uzun Öyküler” adlı birinci bölümünde yer alan öykülerin hemen hepsi, babasının ölümüyle cebine az bir para konarak evinden kovulan, sokakta kalan şizofrenlerin öyküsüdür. Başta da belirttiğimiz gibi, buradaki durum insanın kendi seçmediği bir dünyaya ve yaşam cangılına atılmasını, terk edilmesini simgelemektedir; şizofrenlik haliyse, babası hayatta kaldığı sürece bakılan, korunan bir insanın babasının ölümünden sonraki çaresizliğinin, dünyaya atılmışlık durumuna en çok benzeyen ve onu en iyi simgeleyen durum olmasındandır. Bu şizofren birdenbire, karnını doyurmaya, barınacak bir yer bulmaya, tüm bunlar için para bulmaya, üstelik karşısına çıkan diğer insanların koyduğu saçma sapan kurallara boyun eğmeye, karşı cinsle ilişkiye girmeye, birtakım insanların anlamsız isteklerine katlanmaya, anlamsız işler yapmaya ve nedensiz sorulara yanıt vermeye zorlanır. Kahramanlar hep aptalca bir gülünçlüğün ortasında bulur kendini.

“İlk Aşk” adlı birinci öyküde, sokağa atılan ve parkta yatan bir şizofrenin, parkta karşılaştığı bir kadınla garip ilişkisi, daha doğrusu ilişkisizliği öykülenir. Burada, adamın varoluşu dışındaki her şey Kafkavari bir anlamsızlığın sisine gömülüdür sanki; her şey anlamsız, her şey belirsizdir. Kadının da genç mi yaşlı mı, güzel mi çirkin mi olduğu belli değildir. Beckett, edebiyatta yaygın kadın imgesiyle alay edercesine, ‘kadın’ ve ‘erkek’ kimliklerinin ve bunlar arasındaki ilişkinin varoluşun temel sorunları karşısında önemsizliğini göstermek istemiştir.

İkinci öykü “Atılmış”ta yine babasının evinden atılan bir şizofren, cebindeki birazcık parayla bir fayton kiralayıp bütün gün faytonla gezer. Fakat bu fayton ufacıktır ve adam onun içine ancak büzüşerek sığmaktadır. Faytonun pencerelerinden, dışarıdaki manzaralara ve geçen insanlara bakar; insanlar da pencereden içeriye, ona bakarlar. Buradaki fayton, adamın kafatasını, pencereler de gözlerini simgelemekte ve yazar, dünyaya benliğin içinden bakışı böyle betimlemektedir. Akşam olup da faytoncu arabasını ahıra çekince at arabadan ayrılır ve dönüp faytonun içindeki adama bakar. Adamla at uzun uzun bakışırlar. Sık sık karşımıza çıkan bu at imgesi, devinimi ve gücü sağlayan hayvan-insanın, yani bedenin bir simgesidir ve benlikle bedenin —ayrı türden varlıklar kadar— yabancılığını, ayrılığını sergilemektedir.

Üçüncü öykü „Yatıştırıcı“, buz kesmiş bir yatakta yapayalnız yatan bir anlatıcının sonsuz sayıklamalarıdır. Düşle bilincin, ölümle yaşamın birbirine karıştığı bu garip monologda her şey belirsizdir; yaşayan birinin mi, yoksa bir ölünün mü konuştuğu belli değildir; adam, ölümden sonrasına mı yoksa doğumdan öncesine mi ait olduğu belirsiz bir boşluktan ve karanlıktan seslenir bazen bize. Bu öyküde zaman zaman tekrarlanan ve bence bu öykünün özeti denebilecek bir cümle var: „Geçtiğim yerde hiçbir iz kalmıyor.“

Yine bütün öykülerin ortak bir öğesi olan, öykü kahramanına verilmiş ve onun başından hiç çıkarmamakta direndiği şapka, sosyal kimliğin simgesidir. Yazar böylece insanların sosyal kimliğe sımsıkı sarılmalarını, insan varoluşuyla hiçbir doğrudan ilintisi olmayan, değiştirilebilecek, hatta çıkarılıp atılabilecek bir şapkaya sımsıkı sarılmalarıyla karikatürize etmiştir.

Melodik bir şiir tarzı ve tadında ‘hiç’ üzerine metinler

Kitabın ikinci bölümünü oluşturan „Hiç Üzerine Metinler“deki on üç metin, ilk bölümün bir kumaş gibi tersine çevrilmiş halidir sanki. İlk bölümde olayların ardındaki düşünceler bu kez bir olay örgüsüne gerek duymaksızın açığa çıkar, olayların dokusundaki asıl iplik görünür. Yazarın buradaki görüşü, yaşanan olayların da varoluş yönünden bir anlam taşımadığı, varoluşun yalnızca düşünceye bağlı olduğudur. Böylece Beckett, bence bir helezonun „Düşünüyorum, o halde varım“ diyen Descartes’ın izdüşümüne denk düşen bir yerinden başlar ama devam eder ve sanki şöyle der: Ben on yıl önce de düşünüyordum, çocukken de. Ama gençliğimde tuttuğum günlükleri okuyunca o kişiyle bugünkü ben arasında büyük bir fark olduğunu, yani aynı kişi olmadığımızı görüyorum. Gerçek ‘ben’ hangimiz? İnsan varoluşunun doğum öncesi ve ölüm sonrası hiçlikten farkı ne?. . . 

Beckett bu soruların yanıtını bilinç akışıyla bulmaya çalışır. İnsanın varolduğuna dair bilinci ve varoluşunun temeli, o andaki, ama tüm geçmişten akıp gelen bilinç akışındadır. Bilinç akışının her iki ucu da sonsuzluğa, yani hiçliğe açılır. Beckett varoluşun özünü işte bu iki hiçliğin arasındaki ve o andaki bilinç akışında arar.

Hiç İçin Metinler, öyküler bölümündeki anlamsız kaos ve kargaşanın tersine, düş kayganlığında giden, tekrarlanan söylemlerin ve hallerin ritmiyle bezeli, melodik bir şiirdir. (Edebiyat eleştirmeni Appleyard, Beckett’ın düzyazılarının, insan ruhunun derinliklerini yansıtan en yüksek sanat eserleri olarak Schubert ve Beethoven‚in yapıtlarıyla yarıştığını söylüyor.)

Beckett’ın gözüyle bakınca her türlü yüce dava, her türlü hamaset, hele savaşlar tam bir traji-komik maskaralık haline gelir. Beckett, insanı varolmaktan vazgeçirmeye yönelik zırvaları en çıplak hale getirip en çok rezil eden yazardır belki de.

Hiç İçin Metinler bir zamanlar televizyonda seyrettiğim bir filmi hatırlattı bana: Yanlışlıkla saray soytarısının yerine geçen ve kendini birden seyirci kalabalığın karşında bulan, zeka özürlü, ama gururlu bir zavallı, yaptığı şaşkınca hareketlerle seyircileri güldürür; ama sonunda durumu fark eder ve bu kez o diğerleriyle alay etmeye, onlarla eğlenmeye başlar. Bu zoraki soytarının sonu biraz acıklıdır, tahmin edileceği gibi . . . Şimdi düşünüyorum da, bizim o soytarıdan ne farkımız var? Daha doğrusu, o soytarı biz değil miyiz? Kendimizi birden içinde bulduğumuz, ‘yaşam mücadelesi’ denen saçma sapan karmaşada düşe kalka, debelene debelene, çok önemli bir şeyler yapıyormuşçasına çabalayıp da yaşamı kendi elleriyle berbat eden, yüzüne gözüne bulaştıran bizlerin hali o soytarıdan daha gülünç değil mi? O soytarı yaşamın anlamını, daha doğrusu hiçbir anlama gelmediğini biliyor hiç olmazsa. Ya biz?

Knowlson: Beckett, modern komedinin babası

Bazı eleştirmenler Beckett’ın insanları çaresizliğe terk eden, umut kırıcı, karamsar ve mutsuzluk veren bir yazar olduğunu savunur. Ama bence Beckett hüzünlü değil; yaşamın, ölümün ötesine geçmiş, bunların hepsine tepeden bakan, varolmanın ve ânı yaşamanın dışında hiçbir şeyi ciddiye almayan, pervasız, cesur ve kesinlikle mutsuz olmayan bir yazar; mutsuzluğun da ötesinde çünkü. Bence onun yapıtları kara mizaha değil, ‘kapkara mizah’ denebilecek ayrı bir türe girebilir. Ya da mizah, ciddi bir konunun boş, anlamsız ve saçma yönlerini göstermekse ve bildiğimiz mizaha “perakende mizah” dersek, yaşamın ciddi sandığımız tümünün saçmalığını gösteren Beckett mizahınaysa “toptan mizah” denebilir. Bazılarının Beckett’taki mizahı göremeyip onu kasvetli ve karamsar bulmasını, Beckett’taki şakaların onların göremeyeceği kadar büyük olmasına bağlıyor Appleyard. James Knowlson ise Beckett’ı “modern komedinin babası” diye niteliyor.

Beckett hakkında bir diğer çelişki de kişiliği hakkındadır. Bazı tanıyanlar onu münzevi, karamsar, melankolik biri diye tanımlar. Gerçekten de, Hiç İçin Metinler‚deki tüm öykü kahramanlarının —örneğin ufak bir kayık, daracık bir fayton, sıkışık ve karanlık izbeler gibi— dar yerlere sığındıkları ve burada mutlu olduklarını görüyoruz. Bu, ana rahmine geri dönüş olarak nitelendirebileceğimiz bir regresyon (geri çekilme) eğilimidir. Nitekim Beckett’ın da yazı yazmak için sık sık, Paris’teki evini bırakıp Marne nehri kıyısında küçücük bir eve gittiği biliniyor. Bütün bunlara bir de yazarın Nobel Ödülü’nü kabul edip, fakat insanların karşısında konuşma yapmaktan çekindiği için İsveç’e gitmeyi reddettiğini eklersek, ortaya sosyal fobi, izolasyon (yalnızlık eğilimi), regresif ve depresif mizaçla karakterize, şizoid bir kişilik çıkıyor.

Ama yazarın bazı yakınlarıysa kendisinin arkadaşlarıyla birlikteyken neşeli, dost canlısı, yaptığı esprilerle arkadaşlarının gözlerinden yaşlar getiren, sıcak bir insan olduğunu söylüyor. Gel de çık işin içinden!

Bazı eleştirmenler Beckett’ı Kafka’ya benzetirlerse de bence benzerlik sadece, dış dünyanın betimlenmesindeki belirsizlik duygusundan ibarettir. Kafka gerçek olmayan bir dış dünyayı betimlerken, Beckett dış dünyanın gerçekdışılığını değil, önemsizliğini ve varoluşun asıl sorunlarının yanında yüzeyselliğini vurgular. Bunun yanı sıra Beckett biçim yönünden kusursuzluğa yakın bir ustadır. Dramatik ve biçimsel bütünlük yönünden mükemmelliği yakalamış olan Beckett bu konuda da Kafka‚dan elbette çok üstündür. Ama yüzyılımızın bu çok ünlü fakat bir o kadar da bilinmeyen yazarını okuyacak olanlar onda belki daha farklı şeyler de bulacaklardır; kim bilir?

suhaser@gmail.com

Vielleicht gefällt dir auch