SÜHA SERTABİBOĞLU

Bir roman ve bir yıkılışın hikayesi: Meyyale

İstanbul„Tarih aydınlığın karanlıkla mücadelesinin öyküsüdür“ gibilerden bir söz geldi aklıma Hıfzı Topuz‘un „Meyyale“ romanını bitirdiğimde. Bu mücadele hiç bitmeyeceğine göre, tarih yalnızca ‚geçmiş‘ değil, ‚bugün’dür ve ‚gelecek’tir de. Romana adını veren Meyyale, 1857’de Kafkasya’ya saldıran Ruslardan kaçarak Osmanlı’ya sığınan Çerkez bir kadının kızıdır, o tarihte henüz bebektir. O sırada Osmanlı padişahı Abdülmecit’tir ve Abdülaziz de veliahttır. Meyyale’nin annesi nedime olarak, Meyyale de Abdülaziz’in oğlu Yusuf İzzettin’le birlikte büyüsün diye saraya alınırlar. O yıllarda, padişah ve veliaht çocuklarının sokakta rasgele çocuklarla oynaması söz konusu olmadığından, tutsak doğmuş bu çocukların oyalansınlar diye yaşıtları, güzel Çerkez kızlarıyla birlikte büyütülmeleri sık rastlanan bir alışkanlıktır. Kitap işte bu kızın yaşamöyküsünün ekseninde, yakın sayılabilecek bir tarihsel dönemi betimleyen, görkemli bir mozayik-roman.

Meyyale büyür, güzel bir genç kız olur. Abdülaziz’in Meyyale gibi Çerkez kökenli annesi Pertevniyal Sultan tarafından sevilir, kollanır. Abdülmecit ölünce de Abdülaziz padişah, Pertevniyal de valide sultan olur. Meyyale’yi Hasan Hilmi Paşa adında genç bir mabeyin katibiyle evlendirirler.

O dönemde Osmanlı İmparatorluğu hem Abdülaziz’in —ve dolayısıyla bir Osmanlı padişahının ilk kez yaptığı— dillere destan Avrupa gezisiyle hem devlet katında, diplomatik olarak, hem de ülkeden kaçan, Padişah’a muhalif Genç Osmanlıların —meşrutiyet ve parlamento kurulması için baskı yapmak için giriştikleri— faaliyetlerinin orada sahnelenmesiyle halk katında, siyasi olarak Batı’ya açılmaktadır. Ama bu boyutların çakıştığı yerde, yani Abdülaziz Avrupa’ya gidince o zamanın ev sahibi Avrupa devletlerinin hükümetleri Abdülaziz’den çıkar koparmak için Genç Osmanlıları hemen kovarlar. Evet, Abdülaziz despot bir padişahtır ve kendisinden önceki, babası II. Mahmut döneminin yeniliklerinden ve ağabeyi Abdülmecit döneminin Tanzimat ve Islahat reformlarından sonra direngenliğiyle bir duraklama dönemi yaratır. Sanata ve kültüre önem veren ağabeyi Abdülmecid’in de, güreşten ve avdan başka bir zevki bulunmayan, kaba saba şişman kardeşi Abdülaziz’den vaktiyle pek hoşlanmadığını öğreniyoruz. Ama Abdülaziz’in daha ilginç bazı yönleri de var:

 (. . . ) „İşte olanlar bundan sonra oldu. Yeni ticaret anlaşmaları imzalandı ve biz sömürge olmayı kabullendik. Yabancı ürünler ülkeyi istila etti, yerli sermaye yok oldu, Osmanlı İmparatorluğu büyük devletlerin, yabancı büyük sermayenin pazarı oldu, halk boğaz tokluğuna çalışmak zorunda kaldı . . . Sömürücü yabancı ekonominin egemenliği altında halk ezildi. Abdülaziz Efendimiz de ülkemize sermaye giriyor, demiryolları yapılıyor diye bayram etti.“ ( . . . )

( . . . ) „Padişah ülkeyi ve milleti harap etti. Devletin ve milletin parasını har vurup harman savuruyor.“ (. . . ) „tahammül edilmez derecede israf ediyor.“ ( . . . )

(Yukarıdakileri okuyunca, sanki Abdülaziz, Tayyip Erdoğan suretinde yeniden dünyaya gelmiş gibi bir duyguya kapılıyor insan.)

Sonunda Genç Osmanlılar, Abdülaziz’i devirip yerine V. Murat’ı geçirirler. Ama V. Murat’ın ruh sağlığı bozuk olduğundan üç ay sonra onu da tahttan indirip veliaht Abdülhamit’i tahta çıkarırlar. Bu arada, darbeci Genç Osmanlıların kimileri suikastlerle, kimileri Abdülhamit’in entrikalarıyla saf dışı bırakılır ve geriye, Meclis-i Mebusan’ı, yani ilk parlamentoyu oluşturmak ve Kanun-u Esasi’yi, yani anayasayı hazırlamak için üç kişi, Mithat Paşa, Ziya Paşa ve Namık Kemal kalır. Meşrutiyetin mimarı bu üç aydın anayasayı konuşmak üzere bir araya geldiklerinde Mithat Paşa’nın anayasaya konmasına ses çıkarmadığı „Hükumet-i Seniyye’nin emniyetini zorla ortadan kaldıranları ve zihinlere fesat karıştıranları ülkeden ihraç etmek ve kovmak yalnız Hazret-i Padişahi’nin yetkisindedir“ maddesinde tartışma çıkar. Ziya Paşa da, Namık Kemal de, hiçbir Avrupa anayasasında hükümdara böyle kanun üstü bir yetki verilmediğini, bunun büyük bir yanlış olduğunu söylerlerse de Mithat Paşa „başka çaremiz yoktur“ gibilerden bahanelerle bunlara karşı koyar ve yasa bu şekilde çıkar. Belli ki Mithat Paşa, Padişah üzerinde —o zaman var olan— gücüne güvenerek, ileride karşısına çıkacak muhaliflerini —Padişah’ın eliyle— saf dışı etmek için bu maddeye göz yummuştu. Yani işler onun beklediği gibi gitseydi ülkede belki de bir Mithat Paşa diktatörlüğü yaşanacaktı.

Ziya Paşa ve Namık Kemal bunu fark etmiş, fakat ülkenin o nazik döneminde herhangi bir aksaklığa yol açmamak için yollarını ayırmamışlardı. Ama Mithat Paşa’nın kendi muhaliflerini harcamak için anayasaya koydurduğu bu madde kendi sonunu getirdi. Zamanla yavaş yavaş dizginleri ele geçirip üç aydını halktan soyutlayan Abdülhamit, Mithat Paşa’yı tutuklattı, Yıldız Sarayı Çadır Köşkü’nde kurduğu düzmece bir mahkemeyle, intihar ettiği herkesçe bilinen Abdülaziz’i öldürtmek suçundan yargılattı ve korkunç işkencelerle yalan söylemeye zorlanan tanıkların ifadelerine dayanarak idama mahkum ettirip sonra da güya af ederek idam cezasını yaşam boyu sürgüne çevirdi. Mithat Paşa’nın Hicaz’ın Taif kalesinde sürgündeyken kesilen başı, Mithat Paşa’dan çok korkan ve onu da tahttan indireceği korkusuyla uykusuz geceler geçirmiş vesveseli Abdülhamit’i tatmin etmek için İstanbul’a gönderilip kendisine gösterildi. Ziya Paşa ve Namık Kemal de İstanbul’dan çok uzak sürgün yerlerinde ziyan olup gittiler.

O günün aydınları bugünkünden çok daha ürkütücü bir yalnızlığa göğüs geren, çevresi aç kurtlarla çevriliyken bile ülkeyi kurtarmaya kalkışan, yürekli kişilerdi. Avrupa’daki parlamenter meşrutiyetlere ve oralarda gördükleri yaşam tarzına özenen ve Avrupalı aydınların yolundan yürümek isteyen, ama ne onların altyapısına, donanımına, bilgi birikimine sahip, ne de onlar kadar araştırıcı ve çalışkan olan bu aydınların çoğu kurtlara yem oldu. Şeyhülislam’dan „aklını yitirdi“ diye fetva alarak Abdülaziz’i devirmek ve onun yerine tahta çıkan V. Murat’ın gerçekten akıl hastası çıkması üzerine üç ay sonra onu da tahttan indirmek gibi gülünç bir duruma düştüler. Bundan sonra da, yine hiç araştırmadan, hiç tanımadan Abdülhamit’i, ülkemizin gördüğü en direngen, en acımasız despotu kendi elleriyle tahta çıkarmak gibi trajik bir hata yaptılar. O dönemin en ‚anarşist‘ aydını Ali Suavi’yse otuz tane Rumeli göçmeniyle sarayı basıp padişahı devirebileceğini sanacak kadar dünyadan habersizdi.

Genç Osmanlılar, Abdülhamit gibi bir şark kurnazının karşısında yenildi. Abdülhamit onların deneyimsizliğinden, hırslarından, ve hepsinden öte, halktan —ister istemez— kopukluklarından ve onları bir kaşık suda boğmaya hazır gerici sürülerinden yararlandı. Onlar henüz Aydınlanma birikiminden yoksun bir toprağın nadide, ama köksüz bitkileriydi; çağlar boyu karanlıkta kalmış bir ülkenin umut ışıklarıydı. Ama çevrelerindeki zifiri karanlık öylesine güçlüydü ki parlamalarıyla sönmeleri bir oldu; fakat bu yiğit insanların birazcık yanıp sönen ışıkları bile arkadan gelen, bu göz gözü görmez, bunaltıcı karanlıktan çıkmak isteyenlere yol gösterdi. Işığa doğru yürüyenler çoğaldı.

Öte yandan, gericiliğin bugün de böylesine güçlü olması ve gericilerin karşısında —o gün olduğu gibi— bugün de ne yazık ki hâlâ hiçbir gücün bulunmaması ışığın azlığından mı, yoksa karanlığın koyuluğundan mı; düşünmek gerekir.

Abdülhamit dönemiyle günümüz arasında ilginç bir benzerlik daha var. Abdülhamit döneminde Hasan Hilmi Paşa’nın konağındaki bazı konuşmalara kulak verelim:

( . . . ) „Bugün artık devlet dairelerinde rüşvetsiz iş görülmüyor. Eskiden böyle şey yoktu. Memurlar açık açık rüşvet istiyorlar, işi olan herkes de kesenin ağzını açıyor. ( . . . ) Devletin bütün kademeleri çürümeye başladı. Haysiyetli, onurlu memura rastlamak kolay değil. ( . . . ) devlet memuru olduğumu söylemeye utanıyorum.“ ( . . . )

Cumhuriyet dönemindeki rüşvet salgınının da 12 Eylül’le başlayıp doruğa çıktığını hatırlarsak despotlukla rüşvet arasındaki doğrudan bağın varlığı somut bir biçimde kanıtlanmış olur. Yani Abdülhamit saltanatına tarihimizdeki „I. Rüşvet Dönemi“ dersek Cumhuriyet’i kuranların başlattığı ahlak mücadelesini kesintiye uğratan 12 Eylül darbesiyle başlayan döneme de tarihimizin „II. Rüşvet Dönemi“ diyebiliriz. Bu dönem ne kadar sürer dersiniz? Ama o tarihte ne olacak; yeni bir yıkılış mı? Kim bilir?

Aslında „Meyyale“nin bir yıkılış öyküsü olduğu kesin. Meyyale’nin Osmanlı toprağına geldiği zaman, Abdülmecid’in Tanzimat ve Islahat dönemidir; Osmanlı batılılaşmakta, aydınlar ülkenin kaderini değiştirmeye soyunmakta, yeniliğin, dirilişin umudu yeşermektedir. Daha sonra gelen Meşrutiyet’le büyük heyecanlar yaşanır; Osmanlı’yı kurtarma, çağdaş, uygar bir ülke haline getirme umutları doruğuna çıkar; ama Abdülhamit bir karabasan gibi gelip yaşam damarlarını tıkar. Meyyale hanımın ölüm tarihinin 1918 olması, bu tarihin Osmanlı İmparatorluğu’nun fiilen sona erdiği tarihle çakışması çok ilginç geldi bana. Yazar, gençliğinde güzel, neşeli, kültürlü, cana yakın bir genç kız olan, ama yaşlandıkça habisleşen ve sonunda baş belası, nemrut bir kocakarıya dönüşen Meyyale’yi Osmanlı’nın yeşerip yok olan yaşam umutlarıyla özdeşleştirmişe benziyor.

Yıkılış motifinin bir başka boyutu daha var romanda. 31 Mart 1901 tarihine rastlayan kurban bayramında Abdülhamit’in Dolmabahçe Sarayı’ndaki bayramlaşma töreni sırasında gerçekleşen ve hiçbir can kaybının olmadığı depremin üç ayrı kişinin ağzından, üç kez, ayrıntılı bir şekilde aktarılması bunun Osmanlı’yı yıkan depremi simgelediğini düşündürüyor. Yahut da tarihinin 31 Marta rastlaması nedeniyle bu —mistik bir bakışla— Abdülhamit’in yıkılışını gösteren bir işaret gibi görünebilir. Ama bu deprem betimlemesinin her halükarda bir yıkılışı vurgulamak istediği gayet açıktır.

Meyyale„, II. Mahmut, Abdülmecit, Abdülaziz gibi hep dıştan, salt padişah kimliğiyle tanıdığımız kişileri bize bu kez içerden, saraydan, insan kimliğiyle tanıtan, objektif bakışıyla akları ve karaları silip açık ve koyu grileri gösteren; üstelik hep savaşlar ekseninde öğrendiğimiz Osmanlı tarihini bir kadının yaşam ekseninde, hem de ağzından bal akan bir öykücü söylemiyle anlatan, sevimli bir kitap; keşke bütün tarih hocalarımız böyle güzel anlatabilseydi, demek geliyor insanın içinden. Düzgün, akıcı Türkçe’siyle, insanı hemen sarıveren sıcak söylemiyle kapıp götürüyor okuru.

Ama yazar —sanırım tarihsel gerçeklere ters düşme korkusuyla— kurgudan kaçınmış. Kurguyu sadece, belgelerden kalan küçük boşlukları doldurmak için kullanmış. Bu nedenle, „tam bir belgesel roman“ nitelemesi „Meyyale„ye uygun düşüyor. Fakat yazarın, okuyucuyu tarihsel dönem hakkında tam bilgilendirmek amacıyla, karşılıklı konuşmaların içine katarak aktarmaya çalıştığı bilgilerin bu konuşmalara verdiği, doğallıktan uzak didaktik havanın romanın estetiğine bayağı bir zarar verdiğini belirtmem gerekiyor. Ama yakın tarihimizin nesnel bir panoramasını sunan bu sıcak romanın bize büyük laflar etmek yerine büyük şeyler öğretmek amacını güttüğü belli. Saygıyla selamlıyorum.

……………………….………………
suhaser@gmail.com

Vielleicht gefällt dir auch