HAKAN GÜRSES

Cesaret, merhamet ve sağduyu

“Tüfek icat oldu, mertlik bozuldu!”

Köroğlu’na atfedilen bu (özlü) söz, yoruma açık, çok anlamlı bir mesaj. Bir yandan koşulların, onlarla birlikte de “raconun” değiştiğini hayıflanarak haber veriyor, diğer yandan da teknoloji karşıtı söylemlerin ilk örneklerinden. Benim altını çizmek istediğim anlam ise, geçen iki yazıda sormaya ve tartışmaya açmaya çalıştığım soruyla bağlantılı:, “Doğulu ve güneyli” sol hareketlerde merkezi önem taşıyan eşkıya ve mertlik geleneklerini, toplum eleştirisi geleneğiyle karşılaştırınca nasıl sonuçlar çıkıyor karşımıza?

Köroğlu’nun dizesini şöyle anlamak da mümkün, diye düşünüyorum: “Ne yaparsak yapalım, ne kadar yiğitlik gösterirsek gösterelim, eylemlerimizi değerlendirecek insanların ölçütleri bizim değerlerimizden farklı olacak bundan böyle. Dolayısıyla biz artık bu dünyanın kahramanları sayılmayacağız, boş yere de canımızı vermiş olacağız.” Rivayete göre Köroğlu ve yoldaşları zaten bu sözün ardından dağılmış, sır olmuşlar.

Dönüştürücü bir toplum eleştirisinin, dolayısıyla da etkili bir toplum eleştirmeninin sahip olması gereken meziyetleri sormuş, ABD’li siyaset felsefecisi Michael Walzer’in buna verdiği cevabı alıntılamıştım geçen yazımda. Merhameti, “iyi göz ölçüsü”nü ve cesareti sayıyor Walzer en önemli üç erdem olarak.* Bu yazıda, onun bu önermelerini açmak istiyorum. İlk iki noktaya birazdan değineceğim. Zikredilen son erdemle, cesaretle başlayayım akıl yormaya.

Michael Walzer’in sözünü ettiği, mertlik ve yiğitlik anlamında bir cesaret değil; eşkıya gözü karalığı, kahraman korkusuzluğu değil.  “Cüret” diye adlandırabiliriz belki, ama en iyi çevirisi “medeni cesaret” bence. Bu; ölümden de, acıdan da, elindekileri kaybetmekten de korkan insanların cesareti. Gözünü karartmayan, bir teoriye ya da örgütlenmeye olan bağından doyalı değil de vicdanının sesine kulak verip hareket eden, tüm riski kendi üstüne alan kişilerin cesareti. “Medeni” sıfatı, Latince civitas, yani “yurttaşlık” kavramından geliyor. Cesaretin sırtını yasladığı sorumluluk duygusu, kişinin kendisini o “cemiyetin ya da cemaatin” bir üyesi olarak görmesinden kaynaklanıyor. Türkçeye (ve aslında daha birçok başka dile) tercüme edildiğinde içeriği bir hayli kayan, milliyetçi, şoven ve “Batı merkezci” bir anlam boyutu alabilen medeni sözü, mesela “sivil toplum” kavramındaki sivil sözcüğüyle aynı kökenden geliyor aslında. Almanca Zivilcourage, İngilizce civic courage, Fransızca courage civique sözlerinde olduğu gibi…

Nasıl oluşur böyle bir cesaret? Kendini hangi biçimlerde gösterir? Şiddetle olan ilişkisini nasıl belirler: şiddeti yalnızca öz savunma bağlamında kabullenmek; canlılara yönelik şiddeti değil, eşyaya yönelik şiddeti savunmak; şiddeti yalnızca fiziksel anlamda değil, sözel ya da yapısal anlamda da gösterir kılmak ve ona karşı şiddet uygulamak; kolektif şiddeti, bireysel şiddete tercih etmek; şiddeti toptan reddetmek? Bu sorular, cevaplarını bekliyor. (Buradaki asıl amacım farklı yaklaşımları tasvir etmek olsa da, şunu vurgulamadan yapamayacağım: Ben şiddeti reddeden bir cesaretin, toplum eleştirisini layıkıyla yürütebileceği kanaatindeyim.)

Medeni cesaretle bağlantılı başka bir soru ise, birey-toplum ikileminde ortaya çıkıyor. Cesaret aslında bireysel bir erdem. Bu belki de en zayıf yanı. Sorumluluğu yalnızca bireye yüklediği için toplumsal koşulları, baskı ve iktidarın yapısal-sistematik boyutunu görünmez kılabiliyor. Kapitalizmin günümüzdeki neoliberal ideolojisiyle örtüşüyor bu özelliği. Ayrıca siyasalı da perdeleyerek, yerine salt ahlaki değerleri koyuyor. Sokağa tüküren adamı polise telefonla şikâyet etmek, medeni cesaretten sayılabiliyor. Kısacası; tek başına ele alındığında biraz göz boyamaya yarıyor medeni cesaret denilen erdem “Batılı demokrasi” koşullarında. Ama aynı şeyi misal 1943’te Nazilere karşı direnen Scholl kardeşlerin medeni cesareti için söyleyemeyiz bence. Yalnızca kendi tarihsel ve toplumsal koşulları çerçevesinde anlaşılıp değerlendirilebilir bir meziyet bu yani.

Bireysel cesaret, toplum eleştirisiyle buluştuğunda kolektif bir cesarete dönüşebiliyor. Yalnızca ahlaki bir söylem olmaktan çıkıp, siyasal bir boyut kazanıyor bu sayede. Ahlaki değerleri tamamen düşüncesinin merkezine yerleştiren Michael Walzer’in bile son kertede savunduğu bir nokta bu. Şimdi onun saydığı diğer iki meziyete de bakalım kısaca: merhamet ve “iyi bir göz”.

Merhameti “yakınlık” olarak tanımlıyor Amerikalı felsefeci. Ezilenlerin, dışlananların, ötekileştirilenlerin acısını bilmeden, onlara sempati ve dayanışma ile yaklaşmadan toplum eleştirisi yapılamaz, diyor. Bu, tanıdık ve rahatlıkla onaylanacak bir ölçüt.

“İyi bir göz” (a good eye) sözü biraz daha karmaşık ve Türkçe’ye de kolay taşınamayan bir kavram. “Her eleştiri, sırtını bir toplum teorisine dayamalıdır” iddiasına karşı dile getirilmiş bir önerme bu. İyi bir eleştirmen olmak için illa da bir teoriden yola çıkmak gerekmediğini, “orantıları” görebilmenin yetebileceğini söylüyor felsefeci. Türkçedeki “göz var, izan var” tabirinde işaret edildiği gibi, sağduyu (aklı selim) yardımı ile toplumsal orantıların (ve orantısız ilişkilerin) kavranabileceğini ve eleştirilebileceğini vurguluyor.

Walzer’in temel tezleri dile geliyor zaten bu iki erdemde. İyi bir eleştirel mesafe kilometrelerle filan değil ancak santimetreyle ölçülebilir, diyor düşünür. Yani eleştirmen, eleştirdiği topluma yakın durmak, hatta onun “içinden” konuşmak zorunda. İyi bir eleştirinin teoriye de ihtiyacı yok Walzer’e göre; güvenilir bir sağduyu, dört dörtlük bir teoriden daha geçerli. Sırtını eşkıya geleneğine yaslayan sol hareketlerimize ne kadar da yabancı öneriler bunlar!

Michael Walzer’in eleştiri teorisini savunmak değil buradaki amacım. (Laf aramızda, düşüncesinin temel çizgilerine ve motiflerine pek katılmıyorum da aslında.) Söylediklerinin doğruluğu ya da yanlışlığından çok, verdiği “ilham” önemli geliyor bana. Şu soruyu daha belirgin biçimde sormamızda yardımcı olacağını düşünüyorum: Eleştiri geleneği, “bizim” sol hareketlerimizde eşkıya geleneğinin yerini alabilir mi?

……………………………………………………
* Michael Walzer: “Mut, Mitleid und ein gutes Auge. Tugenden der Sozialkritik und der Nutzen von Gesellschaftstheorie.” Deutsche Zeitschrift für Philosophie 5/2000, 709-718.

www.hakanguerses.at

Vielleicht gefällt dir auch