EMİNE BAŞA

“Dersim’i Hak saklasın” Munzur’un kollarında…

Görmeyi çok istediğim coğrafyalardan biriydi Dersim. Fotoğraf sayesinde nihayet bu sene görmek nasip oldu. Coğrafya diyorum, zira Dersim; Bingöl, Erzincan ve Elazığ’ın bir kısmının da dahil olduğu bir bölgenin adı aslında. Yani “eskiden” öyleydi. 1935 yılında çıkarılan “Tunceli Kanunu” ile  Dersim’in adı değiştirildi ve parça parça diğer illere bağlanarak bölge daraltıldı. 1938’den sonra ise halkın büyük çoğunluğu sürgün edildi. Resmi olarak bugün “Tunceli” diye anılmasına rağmen, halkın tamamı Dersim’i kullanıyor ve ben de böyle söylemeyi doğru buluyorum.

Dersim’de çok büyük bir çoğunlukla Alevi yurttaşlar yaşıyor. Kürt, Türkmen, Zaza olsalar da onlar için Alevi kimliği her şeyden önemli. Aleviliğin en önemli yol felsefelerinden olan ‘İnsan-ı Kamil’ öğretisi, kadın ve erkek birlikteliğini şart kılıyor. Yani, inançlarını yaşadıkları cemevinde kadın-erkek birlikte ibadet ediyorlar ve bu kültürel olarak yaşamın bütün alanlarına yansıyor. Tam anlamıyla kadın-erkek eşitliğinden söz etmek elbette mümkün değil. Ancak okuma yazma oranının yüzde 98 olduğu Dersim’de kadınların görece daha “özgür” olduğunu gözlemlediğimi söyleyebilirim. Nitekim, yaptığı boncuk takıları satan Fatma’nın söyledikleri de bu gözlemimi doğruluyor: “Buraya iki yıl önce İstanbul’dan gelip yerleştim. Kadınlar burada daha özgür. Ben gece bile sokaklarda rahatça dolaşabiliyorum, kimse bir şey demez.”

“Özgürlük diyarına hoş geldiniz”

Dersim’e Elazığ’dan ulaşıyorsunuz. Biz de Vizördeki Hayatlar Fotoğraf Grubu olarak uçakla Elazığ’a geldik. Havaalanında bizi karşılayan tur minibüslerimize binerek Keban Barajı Göleti üzerindeki feribotla karşı kıyıya geçtik. Çünkü baraj yapımından sonra Dersim’e ancak böyle gidiliyor. Doğrusu ya Keban Baraj Gölü’nün o muazzam manzarası size, “İyi ki ulaşımın tek yolu bu” dedirtiyor. Martıların bize eşlik ettiği feribot, Pertek ilçesine yanaşıyor. Rehberimiz Murat  Aygül, “Özgürlük diyarına hoş geldiniz” diyor. Henüz ne demek istediğinin pek farkında değiliz. Bunu ancak ertesi günü, Dersim merkeze gittiğimizde, özellikle komünist başkan Fatih Mehmet Maçoğlu’nu ziyaret ettiğimizde anlıyoruz. Şimdi istikametimiz Munzur vadisi!

“Karlı dağlar eteğinden, akar gider Munzur suyu”

50 km’lik bir yol var önümüzde. Yol boyunca çeşitli arama noktalarından geçtiğimizi de söylemeliyim. Bölgede hala zaman zaman çatışmalar yaşanıyor çünkü.

Zamanın nasıl geçtiğini anlamadan kendimizi inanılmaz bir vadinin içinde buluyoruz. Son derece dik, başı yaz kış karlı, kalker kayalardan oluşan Munzur dağlarının eteklerinde gürül gürül  akan Munzur çayını döne kıvrıla geçiyoruz. Minübüs kaptanımız Özcan, 2019 Dünya Rafting Şampiyonası’nın bu yıl Munzur’da yapılacağını söylüyor. 144 km. uzunluğundaki Munzur çayının kıyıları yazın plaj olarak da hizmet veriyormuş.

Yemyeşil bir bitki örtüsü altındaki o dik tepelerin hemen her noktasından aşağıya süzülen küçüklü büyüklü şelaleler ve arada sislenen, bulutlanan tepeler eşliğinde, kaptanımız Özcan’ın açtığı Dersim türküleriyle ilerliyoruz. Ruhumuz, beynimiz, yüreğimiz sanki bir masal diyarına iltica etmiş gibi…

Ara ara durup fotoğraf çekiyoruz elbette. İki saate yakın bir yolculuktan sonra, rehberimiz Munzur Gözeleri’ne geldiğimizi haber veriyor. Dersim kent merkezine 80, Ovacık ilçe merkezine 17 kilometre uzaklıkta bulunan ve Munzur Çayı’nın doğduğu yer olan gözeler, ‘Munzur Baba Efsanesi’yle de Alevi yurttaşların kutsal mekanlarından.

Bir süre de burada kalıp fotoğraflarımızı çekiyoruz. Ağaçların suyla seviştiği, sadece su sesinin işitildiği bu olağanüstü mekanı da içimize iyice sindirip, Ovacık’a doğru yola çıkıyoruz. Gezimizin 2. gününde programımızda köyler ve TKP’den Dersim Belediye Başkanı Fatih Mehmet Maçoğlu’nu ziyaret var. 

Elif Ana’nın ağıdı…

Türkiye’de ilk kez, komünist bir başkanın projelerini hayata geçirmesine izin veren ve Fatih Mehmet Maçoğlu’yla birlikte çalışarak başarılı olan Ovacık halkı, inanılmaz sıcak kanlı ve misafirperver. Anadolu’nun her yerinde rastladığımız bu hasletleri, Dersim bölgesinde çok daha yoğun hissettiğimi söylemeliyim. Otelimiz küçük bir kasaba oteli. Fakat bütün nevresimler, çarşaflar, havlular bizim için yeni alınmış. Bütün otel personeli, bizi rahat ettirmek için etrafımızda dört dönüyor. O gece deliksiz bir uyku çektik.

Sabah erkenden, kahvaltımızı yaptıktan sonra yeniden yollara düştük. İlk köyümüz Kızık Köyü idi. Rehberimiz Murat Aygül, köyde gençlerin pek kalmadığını, şehirlere çalışmaya gittiklerini söyledi. Birkaç yaşlı insanla bizleri tanıştırdı. Köy içinde fotoğraflarımızı çekip yürüme mesafesindeki Merkal mezrasına gittik.

Orada tanıştığımız Elif anaya ayrı bir paragraf açmak gerekir. Elif ana, 12 Eylül’de oğlunu işkencede kaybetmiş. 90’lı yıllarda ise köyü boşaltılmış ve İzmir’e akrabalarının yanına gitmek zorunda kalmış bilge bir kadın ana. Köylere dönmeye izin çıkınca yeniden köyüne dönmüş. Şimdi bu mezrada iki kızıyla birlikte yaşıyor ve hayvancılık yapıyorlar. Elif ana, bizi görünce gözleri doluyor ve öyle bir Kürtçe ağıda başlıyor ki yüreğimiz sökülüyor. “Ciğer yanıyor, ciğer yanıyor” diye arada Türkçe söyleniyor. Gözyaşlarımıza hakim olamıyoruz. Sonra bize Atatürk’le ilgili şiirler okuyor. Çok duygulu anlar yaşıyoruz.

Merkal mezrasından Burnak köyüne geçiyoruz. Bu köylerde çok az insan yaşıyor. Evler genellikle yığma taş yapı ve hayvancılıkla uğraşıyorlar. Genellikle de keçi yetiştiriyorlar. Her evden mutlaka çay için davet alıyoruz. Güzel memleketimin güzel insanları, sizlerin sayesinde ayakta bu ülke…

Fatih Mehmet Maçoğlu’yla buluşuyoruz…

Dersim merkeze vardığımızda ilk gözüme çarpan şey, şehrin cıvıl cıvıl kaynadığı. Çay bahçeleri gençlerle dolu. Kadınlar gerçekten de her yerde. Bir “özgürlük diyarı”na geldiğinizi hemen hissediyorsunuz. Kadınların bu kadar görünür olmasını özlemişim. Esnaf saygılı, sevecen. Daha fazla kalıp şehrin ekonomik yapısı hakkında sohbet etmek isterdim. Bu isteğimi bir dahaki ziyaretime erteledim çaresiz.

Başkana gitmeden önce Tunceli Cemevi’ni ziyaret ediyoruz. Yer minderlerine oturup cemevi sorumlusunun söyleşisini dinliyoruz. İnsan-ı Kamil’den bahsediyor. Müthiş bir yol. Keşke başarabilsek! Cemevinden sonra, belediyenin yolunu tutuyoruz.

Kapılar açık ve hiçbir güvenlik yok. Rahatça giriyoruz. Üst katta bizi Maçoğlu’nun asistanı karşılıyor ve “makam odasına” alıyor. Makam odası dediysem öyle şaşaalı bir yer değil. Son derece mütevazi bir çalışma odası. Başkanın bir cenazeye gitmek zorunda kaldığını, biraz gecikeceğini söylüyor. Karşımızdaki odada başka bir grup daha var. Az sonra başkanın danışmanı geliyor. (Bu arada Maçoğlu’nun bütün yardımcıları kadın.) Yurtiçi ve yurtdışından çok fazla ziyaretçi aldıklarını, başkanın neredeyse iş yapamaz duruma geldiğini söylüyor. Bu ilgi kuşkusuz, ilk kez komünist bir başkanın seçilmesi ve halkla birlikte gerçekleştirdiği projelerinin başarılı olmasıyla ilintili.

Ve nihayet  Maçoğlu geliyor. Çok heyecenlıyım. Tanışmayı çok istiyordum gerçekten. Önce karşı odadaki grubun yanına gidiyor. Bir alkış kopuyor. Bir süre sonra da bizim yanımıza geliyor. Her birimizin elini ayrı ayrı sıkıyor. Ortaya koyduğu modelin Türkiye için umut olduğunu,  genel bir yönetim modeline dönüşmesini çok arzu ettiğimizi söylüyoruz. Mahçup olduğu her halinden belli. Bu kadar ilgi onu biraz sarsmış anlaşılan, yorgun görünüyor. Onu daha fazla yormamak için otobiyografisinin yazılı olduğu kitapları imzalatıp ayrılıyoruz.

O gece Dersim’in merkezindeki otelimizde kalıyoruz. Ertesi gün ise Düzgün Baba Cemevi, Pülümür Ağlayan Kayalar, Zağge Şelalesi’ni ziyaret ediyoruz. Kutu Deresi üzerindeki Kara Haydar’ın tesisinde yemeğimizi yiyoruz. Aniden bastıran sağanak yağmur ve dolu, bize bu coğrafyanın nasıl muazzam bir yer olduğunu bir kere daha anımsatıyor. Unutulacak gibi değil.

Ruhumuzu onarıp dinlendirdiğimiz Dersim’den ayrılma vakti geldi. Heybemizi fotoğrafla, yüreğimizi sıcacık duygularla doldurup dönüş için havaalanının yolunu tutuyoruz.

………………………………………….
Fotoğraf için link:

eylulguz@gmail.com

Vielleicht gefällt dir auch