METİN CAN

Dindarların Tanrısı, solcuların putları ve doğal hayatın normları

Canlılar dünyasında, insan olarak adlandırdığımız topluluklar çeşitlenerek, evrimleşerek, düşe kalka günümüze kadar ilkel yaşam biçiminden modern yaşama kadar çeşitli evereleden geçip geldi. Bu süreçte, kendi yarattıkları putlar ve tanrılarla kavga ede ede tek tanrılı dinlere ulaştılar. Geçiş, kolay ve kavgasız olmadı elbette. Tek Tanrı ile kullar arasında bir temsilci gerekmişti bu arada. Söz konusu işlevi, peygamberler (elçiler) üstlendi.

Toplumlar, sadece modern zamanlarda değil, daha ilk sosyalleşmeden itibaren, birlikte (birarada) yaşamı belli ilkelere bağlamak zorunda kalmıştı. Günümüzde, en yüksek düzeyde “uluslararası insan hakları bildirgesi”, “anayasa” dediğimiz hukuk normlarının ilk nüveleri, insanlaşmanın uzun tarihi içinde binlerce yıl öncesine kadar uzanır. Birarada yaşamın belli ilkeler bağlanması dün de gerekiyordu, bugün de. Değişen biçim ve ölçülerde de olsa gelecekte de buna ihtiyaç duyulacağı kesin.

Dinler tarafından ortaya konulan birlikte yaşamın normlarına uymanın karşılığında, “öbür dünya”da olmak üzere “cennet” vaaddediliyordu. Dinin koyduğu ilkelere uymayanlar ise “cehennem”le cezalandırılacaktı. Bütün bunlar, Tanrı’nın verdiği kararlardı. Elçilerin görevi, bu kararları “kullar”a nakletmekten ibaretti. Günümüze kadar gelen “kutsal kitaplar”ın her birinde, hem benzerlik hem de farklılıklar gösteren bir biçimde yazılıdır bunlar. Her bir dinin “kutsal metinler”ine yönelik bozulma iddiaları bir yanda, binlerce yıllık süreç içinde yapılan -önemlice bir kesimi sonu gelmeyen tartışmalara konu edilen- güncellemeler, eklemeler ve değiştirmeler öte yanda durur hâlâ. Öyle ya da böyle, özellikle ve öncelikle “tek tanrılı dinler”, günümüz dünyasına yön vermeyi sürdürüyor.

Tabii bütün bunlar kavgasız olamıyor. Her çağın şartlarına, olanaklarına göre şekillenen daha çok şiddete dayalı, bazen de barışçıl çözümler konuluyordu ortaya. Ki hâlâ da öyle!

Genel anlamda, her dinin çıkışı bir öncekine göre, ileri adım sayılır. Böyle olmakla birlikte, eskisinden tümüyle kopmak söz konusu olamıyordu, olamıyor. “Birbirilerini doğurdular” diyebiliriz.

Toplumlar tarihinin belli bir aşamasında, dini normların, hayatının her alanına müdahale etmesine itiraz eden bireyler, gruplar, toplumlar çıktı sahneye. Onların mücadelesinin sonucu olarak yaşanacaktı “aydınlanma çağı”. Tanrı’nın elçilerine ihtiyaç duyulmadan yaşanabilineceği fikrinde uzlaşı sağlayan toplumlar, farklı bir gelişme yoluna girdiler. Burjuvazinin egemen olduğu bu toplumlarda, din reddediliyor değildi. Dinî normlar, Tanrı ile ona inanan birey arasındaki bir alana çekilmişti. İnanma ve buna uygun ibadet etme, temel insan hak ve özgürlükleri arasındaki yerini koruyacaktı.

Dinî inanca sahip topluluklarda ve bireylerde, temel olarak iki farklı gidişat vardı artık. Biri, bilgiye dayalı ve yaşamın doğal gelişimi içindeki değişiklikleri dikkate alan bir temelde “dinî inanca sahip olma” seçeneğiydi. Öteki seçenek, hangi dine dairse, her bir konuda o dinin ortaya çıktığı binlerce yıl öncesini esas almak. Bugün hâlâ, Orta Çağ karanlığında bocalayan toplumların, bireylerin tercihi bu ikincisi olmuştur. Bugünlerini, sürekli binlerce yıl öncesine giderek kurtarmaya çabalarken zulüm, zorbalık ve barbarlıktan kurtaramamaktadırlar yakalarını.

Vicdanın, adalet duygu ve fikrinin, “insanın içindeki tanrı” olduğunu unutmuş bir “dindarlık”ın hüküm sürdüğü diyarların manzarasındaki ortak yönler: Sefalet, acı, haksızlık, adeletsizlik, kendinden olmayanlara zulüm yapma… “Aynı Tanrı tarafından yaratıldı”ğına inanılan insanların; aynı dini farklı yorumlayıp uygulayanları, başka bir dinden olanları, dinî bir inancı bulunmayanları horgörmek, ayırmak; yetinmeyip eziyete tabi tutmak, işkence etmek, öldürmek… Savunmasız ve güçşüz bulduklarına saldırmak, sindirmeye çalışmak, yerinden yurdundan kovmak… Bütün bunlar, “Tanrı’nın hoşnut olacağı işler” olmasa gerek. Bunlar, olsa olsa “şeytani” icraatlardır. Zira, bir dinîn ya da inancın saflığı, Tanrı’nın yarattığı her şeyi koruma gayretini gerektirir kanımca.

“Tanrısız dindarlar” tanımlaması, çok da anlamsız kalmıyor bu durumda. “Dinsiz, ama Tanrı’ya inananlar”ın (deistlerin), dünyanın dört bir yanında ve her dinin inananları arasında hızla çoğalıyor olması gibi.

Sol’un temel ilkeleri olarak neler sıralanır: Doğru bilgi, hayatın doğal akşını insan ve doğa eksenli kılmak, değişen çağın ilişkilerini baz almak, ekonomi ve siyaset başta olmak üzere hayatın her alanında adil olmak, birey-toplum ilişkilerini iki tarafı da feda etmeyecek bir düzeyde tutmak, haksızlıklara karşı birlikte hareket etmek…

Solcuların kimi, “tanrı”yı ve dinî reddeder. Kimi, “tanrı”yı ve dinî, insanın vicdanında bir yere oturtur. Fakat azımsanmayacak bir kesimi, bunları yaparken, “kendini tanrılaştırma” ya da “kendine tapma” illetine tutulur. Böylelerinin ideolojik duruşları, siyaset yapma tarzları, “bağnazlık” dedikleri din adına yapılanları aratmaz aslında. Onların vakti zamanında yapıp ettiklerini çok da öğrenme zahmetine katlanmadan, dolayısıyla aslında anlamadan, Sol’a malolmuş tarihi kişilikleri putlaştırmak da bu işin bir parçasıdır. Yargısız mahkûm etmeler, az biraz farklı olana reva görülen haksızlıklar, grupçuluklar… Solcuların bu halde olanlarının, her şeye rağmen topluma yön verebileceklerine ciddi ciddi inanmalarını aklım almıyor doğrusu.

Bütün bu olumsuzlukların da bir açıklaması olmalı diye düşünüyorum.

Doğal hayatın canlılara sağladığı bazı normal normlar vardır. Çalışıp hayatî ihtiyaçlarını karşılayacağı bir kazancının olması; karnını doyurması, sevişebilmesi, uyuyabileceği bir yatağının olması, koklaması, tatması, dokunması, eğlenmesi, gezmesi, okuması, yazıp çizmesi, düşünüp tartışması, şarkılarını söylemesi, arkadaşlıklar kurması, inanması, sorgulaması, kendi kendini yönetebilmesi… Kısacası, kendisi olması lazım.

Bunların kısıtlandığı, bastırıldığı, çeşitli dogmalar yüzünden yaşanmadığı veya yaşatılmadığı diyarların solcusu da , sağcısı da, dindarı da, dinsizi de fırsatçı ve acımasız olur. Açık, dürüst, adaletli, eşitlikçi olma şansını yakalamaları zordur. Bu olumsuzlukların farkından olan insanlar, her kesimde var. Sorun, bunların çoğalamamasında.

Ama ben inanıyorum ki doğal yaşam geç de olsa sonunda doğru haberi getirir. Bu yüzden, en önemsenmesi gereken şey, doğal yaşamdan (yaşamın doğallığından) yana olabilmektir.

metin.can@gmx.at

Vielleicht gefällt dir auch