Düşlere gelmek

Gecenin geç saatlerine kadar kıyıda bekleyecekti, sonra taş toplayan kadını yakamozlara gönderecekti; kadını yaratan kendisiydi, taşları toplayan kendisi. Kurguladığı öyküyü bir yere taşımaya çalışıyordu.

Dalgaların oluşturduğu ritmin, dikkatini dağıtmaması için çakılların olduğu yere, geriye doğru bir-iki adım atıp durdu. Bir çakıl taşı ayağını hafif incitti, o ayağını çekti. Sonra da incinen yeri ovmak için sol elinin işaret parmağını sayfa arasına soktu, başparmakla kitabın geniş hacimli kısmını, diğer parmaklarla kitabın diğer kısmını tuttu. Sağ eliyle ayağını ovmaya başlamışken on metre kadar uzağında, yaşı otuz beş civarında bir kadının yere eğilip eline taşlar alıp bazılarını pet şişeye attığını gördü. Eğilip doğrulup taş toplayan kadın, bu davranışlarıyla bir film karakterini andırdı.

Kadın üç metre kadar yaklaşmıştı.

“Charles yatağın üzerini, kapı arkalarını, iskemle altlarını araştırmaya başladı, kırbaç yerle duvarla çuvalların arasına düşmüştü. Onu önce Mademoiselle Emma gördü, buğday çuvallarına doğru eğildi. Charles, nezaket icabı, hemen atıldı, bir taraftan da kolunu uzatmış olduğu için, göğsünün, önünde eğilmiş olan kızın sırtına değdiğini hissetti. Emma doğruldu, kıpkırmızı olmuştu…“ satırlarını okuduğunda kadın aynı yerdeydi, oralarda ilginç taşlar görünmemesine karşın, taş arıyormuş gibi davranıyordu. Biraz gerisinde oldukça şişman bir kadın ve peşinde yetmişlerinde, cüsseli bir adam geliyorlardı.

Elindeki küçük taşı denize atan kadın ayağa kalktı, dalgaların dövdüğü yerde yürümek istedi, adam kitabı tamamıyla kapatıp, bir iki adım geri çekildi, öylece kadına yol vermiş olacaktı. Dilinin ucuna kadar gelen, „kimi taşlar renkleriyle kimisi de şekilleriyle insanın ruhuna dokunuyor“ cümlesini, kitaptan sesli okuyormuş gibi okumak istedi, vazgeçti. Kendi kendine, kimi cümleler insanın yüreğine oturdu mu daha çok güzelleşir ve kalıcılaşır, deyip, ayakta durmaya devam etti.

Kadın önünden geçtiğinde yüzünün kızardığını hissetti. Kadın onu geçtikten sonra çok hızlı adımlarla uzaklaşmıştı. Kıyıya vuran dalgaların geri çekilince kıyıya vuracak dalgalarla çarpışmasının çıkardığı sesin ritmine kapıldı.

O, üstünde siyah şort, ayakta kitap okurken, kadın onun yüzünü seçememişti; duruşu, boyu, elindeki kitap kadının dikkatini çekmişti. O anda kadın, kumun arasında rengiyle yüreğine dokunan küçücük bir taşa dokunmuştu. İçinden, kim bilir şu anda, dalgaların sesiyle, kitap hangi cümleleriyle adamın yüreğine dokunmaktadır, diye düşünmüştü.

Kadın, kıyıda bir süre yürüdükten sonra, geri dönmüş, kitap okuyan adamın gözleri kapalıyken onun arkasından geçmişti, geçerken sıcak kumların üzerindeki romanın ismini okumuştu.

Adam gözlerini açtı, sağına baktı kadını göremedi, soluna baktı, kadın otuz kırk metre kadar uzakta, elinde pet şişe, dalgaların vurduğu kıyıda yürüyordu. Kitabı çantasına attı, iki tane renkli büyük taş attı çantasına, çanta ağırlaşmıştı. Dalgalar gittikçe büyüyordu. Ufka doğru bakıyordu. Yürümeye başladı, birkaç adım sonra, kıyıda değişik renk ve şekillerde taşlar buldu, sevinerek topladı, çantasına attı. Büyük taşları bahçede gülün etrafına bırakmayı düşünüyordu.

Oturup karşı kıyıya bakmaya başladı. Bir anda Homeros’un hâlâ oralarda bir yerde olduğunu düşünmeye başladı; oralardaydı ve onun için de kumsala bıraktığı bir öykü olmalıydı! Kurmaya başladığı her düş o anda onun başka biri olmasına neden oluyordu!

O güne kadar, “ben güzelleri tanırım”, “ben yakışıklıları tanırım” gibi cümleler duyduğunda hep gülmüştü o anda kendi kendine. “Ben yalnızlık içinde olanları bilirim” dedi ve yine gülmeye başladı.

Güneşin batma ânını bekliyordu. O ânın tasvir edildiği romanları hatırlamaya başladı. Güneşin batıyor olmasının bıraktığı tatlı bir hüzün yaşıyordu.

Gecenin geç saatlerine kadar kıyıda bekleyecekti, sonra taş toplayan kadını yakamozlara gönderecekti; kadını yaratan kendisiydi, taşları toplayan kendisiydi. Kurguladığı öyküyü bir yere taşımaya çalışıyordu.

Gözleri kapalıydı yine. O an, ona her şeyi unutturuyordu. Kumu avuçlayıp bedeninin üzerine döküyordu.

O an gelmişti, güneş karşı dağlarda tam batmak üzereyken, ‚güneşin batışının güzelliği sadece renklerden ve manzaradan ötürü değil, o ânı, güneşi kendimize en yakın hissettiğimiz an olduğu için çok güzel buluruz. Unutulmayan çoğu güzel aşklar da öyledir, unutulmazlar çünkü en güzel anlarında biterler, kimi öyküler de öyleydi, sır ve gizemleriyle bittiği için bizde kalıyordu.

Kıyıda bir kadını kurgulayıp yolunu gerçek yaşamla kesiştirip yaşadığı ânı yazmaya ne denildiğine bakmadan.

…………………………………
Not: Toter Winkel’in okuyucuları için Türkçe bir öyküm olsun istedim. Kürtçe edebiyatla uğraşmaya başladıktan sonra Türkçe’yi sevmeye başladım. Ondan önce Türkçe, daha çok günlük ihtiyaçlar için gerekli olan ve hatta bilinçaltımızda birçok acı, zor ve zorluğu hatırlatan bir dildi. Kürtçe edebiyatla birlikte, özgür bir şekilde edebî tat için Türkçe’yle geliştirdiğim ilişkinin, Kürtçe’yle birlikte yaşamımı ve yazı dünyamı zenginleştirdiğini gördüm. Kürtçe yazmayı sürdürüyorum. Mehmed Uzun’un dediği gibi, Kürtçe yazmak aynı zamanda ahlaki bir sorumluluktur. Bu tür denemeler ise, farklı dillerin arada bir aynı yatakta buluşup akmasına olanak yaratır sanırım.

cihanroj@hotmail.com

Vielleicht gefällt dir auch