SÜHA SERTABİBOĞLU

Düşlerimizin “Beyaz Otel”inden notlar

İstanbul – Romanlar yaşamı öğretir bize; duygularımızı, düşüncelerimizi anlamlandırır. Ama romanlar yaşamı sorgulamalıdır da. Her iyi roman iyi bir sorudur aslında. Fakat öyle bir soru düşünün ki, görünürde tek bir soru olmasına karşın, aslında bir sürü soruyu birden soruyor. Bunun üzerinde düşünmekse beraberinde daha birçok soruyu getiren, içinden çıkılmaz bir duruma götürüyor bizi. Bizim için gerekli sorular işte böyle sorulardır. Sözünü ettiğim kitap, İngiliz yazar D. M. Thomas’ın “Beyaz Otel” adlı yapıtı. Postmodernizmin edebiyat alanındaki en başarılı örneklerinden biri sayılan bu ilginç roman birbirinden çok farklı altı bölümden oluşuyor ve bu bölümlerin her birini gerek içerik, gerekse estetik yönden ayrı ayrı düşünmek gerekiyor.

Birinci bölüm Sigmund Freud’un, bir meslektaşına, ilginç bulduğu ve okuması için gönderdiği bir mektuptan oluşuyor. Mektup Anna G. adında, kibar bir opera sanatçısı kadının Freud’a gönderdiği, hayalî bir aşk sahnesini betimleyen upuzun bir şiir aslında. Hayalî öyküyü betimleyen şiirde Anna G., Freud’un askerden yeni dönmüş oğluyla beyaz bir otele gider ve orada vahşice, yabani hayvanlar, aç kurtlar gibi, doymak bilmezcesine sevişirler. Üstelik sevişme hikâyesi, yazılı halini bir kadının mektubunda değil, ancak hela duvarlarında görebileceğimiz sözcük ve deyimlerle anlatılmıştır. Sevişmeleri, birbirlerine öldüresiye bir saldırı gibidir sanki. Öte yandan, bunun yanı sıra bölgede yaşanan bazı felaketler de anlatılır; beyaz otelin çevresinde fırtınalar kopar, otelin alt katını su basar, toprak kaymaları olur, otel yanar, çığ düşer, teleferik kopar; bunların her birinde bir sürü insan ölür. Tüm bu facialar kadının gözü dönmüşçesine sevişmelerinin arka fonunda, onunla iç içe sürer gider. Beyaz otel diye bir yer yoktur aslında; kadın, Freud’un oğluyla hiç tanışmadığı gibi, kimseyle böyle bir olayı yaşamamış, bunları düşlemiştir sadece. Beyaz otel, kadının düşleridir.

İkinci bölümde yine aynı sevişme olayı bu kez bir anlatıcının ağzından ve düzyazı biçiminde anlatılır. Beyaz otelde ikisinin dışında, korseci dul kadın, papaz, İngiliz binbaşı, Japon hizmetçi kız, aşçı, emekli bir fahişe gibi daha birçok kişi vardır. Erkekle kadının sevişmeleri herkesin arasında, gözlerinin önünde olur, hatta kimi zaman onlardan bazıları da katılır.

Anna G., Freud’un gerçek yaşamda psikanalizi ilk kez uyguladığı, vücudunda hiçbir klinik nedeni bulunamayan ağrılar çeken, ama sorunlarını Freud’la konuştukça ağrılarının geçtiği görülen, Freud’un Anna O. takma adıyla andığı fakat gerçek adını kimsenin bilmediği kadın hastanın adına benzetilerek, çıkış noktası gerçeğe yaslandırılmış. Romandaki Anna G. de takma bir isimdir ve kadının gerçek adı Lisa Erdman’dır. Erdman 30 yaşlarında, eşinden ayrılmış, çocuksuz, sanat yaşamında çok da başarılı olamamış bir kadındır ve sol memesiyle yumurtalığında nedeni belirsiz ağrılar vardır. Viyana’da oturmaktadır, çocukluğu Kiev ve Odesa’da geçmiştir; babası bir Ukrayna Yahudisi, annesi Polonya asıllı Katolik bir Ukraynalıdır.

Romanın birinci ve ikinci bölümleri Lisa Erdman’ın fantezileridir tümüyle. Zaten cinsellik, erotizm, fanteziden ibarettir; gerçeklikle bağın kopmasıdır. Bu yüzden cinsellik sanatla iç içedir. Sanatın en başta gelen esin kaynağıdır; çoğu sanatçının tuvalini, şiirini, müziğini o şaşılası, gizemli, akıl sır ermez esinle dolduran aslında cinselliğin tutuşturup alevlendirdiği duygulardır. Cinsellik, yaşamın itici gücü, dünyanın merkezindeki lavlar gibi, ateşten özüdür. Cinselliğin ateşi hiç ummadığımız anlarda, en olmadık kanallardan çıkar gelir. Romanın bu ilk iki bölümü, pornografiyi andırsa da aslında cinselliğin şiirleştirilmesidir; ikinci bölüm düzyazı olmasına karşın fantezilerin birbirine eklenişi bir şiirin dizeleri arasındaki ilişkiyi andırır; kadının vücudunda, ruhunda bir gezintidir. Bilinçaltı tünellerine girilir sık sık.

“Siyah bir kabuktan ibaret olan binaya girdiler. İçerde, hiçbir zaman kurulmamış olan teleskop için açılmış tavan yarığından başka bir şey yoktu. 

(…) Buz gibi yere uzandılar; genç adam kadını sımsıkı kollarına aldı. Kubbedeki yarıktan üzerlerine tüy gibi karlar yağıyordu.”

Burada, siyah bir kabuktan ibaret binanın rahimi (büyük olasılıkla da kadının annesinin rahmini), tavandaki yarığın vajinayı, karların ise spermleri simgelediği gayet açıktır. Sevişme olayına hep faciaların, ölümün eşlik etmesi ve ikisinin iç içe girmesi ilk bakışta yadırgatıcı gelebilir. Ama Freud, ilkel benliğin en önemli iki dürtüsünden birinin cinsel, diğerinin ise saldırgan dürtüler olduğunu, bunların birbirlerinin içinde erimiş halde olduklarını söyler. En duygusuzca zulüm bile, saldırgan dürtülerden başka bir şeyi doyurmazmış gibi görünse de, uygulayıcısına bir oranda cinsel doyum da sağlamaktadır. Aynı şekilde, ne kadar yumuşak olursa olsun, saldırgan dürtülere bilinçdışı bir boşalma olanağı sağlamayan hiçbir cinsel eylem yoktur. Bu dürtülerden birincisi cinsel-erotik, ötekisi ise saldırgan-yok edicidir. Freud bu dürtülerden ilkine yaşam, ikincisine ölüm dürtüsü adını vermiştir.

Freud’a göre, kişinin bağımlı olduğu birinden ayrılmasının neden olduğu yalnızlık korkusu ve buna bağlı saldırganlık ve öfke fantezileriyle ilintili korkular, suçluluk ve utanç duyguları çok farklı görünümlerle ortaya çıkabilir. Burada kadının cinsel ilişkiyi en bayağı ve çirkin sözcüklerle anlatması, saldırganlığını kendisine yöneltmesinin sonucudur; aşağılayarak kendini cezalandırma, kendine eziyet ederek suçluluk ve utanç duygularını bastırma amaçlıdır. Organlarındaki ağrıların nedeni de bilinçaltındaki bu duygulardır.

Dürtüler, güdüler, bilinç, bilinçdışı…

Öte yandan Alfred Adler saldırganlığın insanın temel güdüsü olduğunu, cinselliğin ise insanın yetersizlik duygularını aşma çabasında simgesel bir etkiden ibaret olduğunu söyler. Adler’e göre yorumlayacak olursak, Lisa Erdman’ın cinsel fantezilerindeki azgın erotizm, aslında onu başarısız kılan, onu yalnız bırakıp acı çektiren yaşama bir saldırıdır. Birinde kadın, kalabalık bir balo salonunda (çok emildiği için artık süt gelen) memelerinden biriyle sevgilisini emzirirken diğer memesini salondaki tüm erkekler sırayla emerler ve kadın salondaki tüm erkekleri sütüyle doyurur.

İngiliz yazar D. M. Thomas ve ilgili romanının Türkçe ve İngilizce baskılarının kapakları.

Psikanalizin uç noktası Wilhelm Reich, her türlü ruh hastalığının oluşmasında, cinsel enerjinin boşaltılamayıp zararlı hale gelmesinin rol oynadığını savunur. Reich’ın gözüyle bakacak olursak, burada kadının tüm erkekleri sütüyle doyurması boşalmamış cinsel enerjiyi boşaltma isteğidir.

Carl jung’a göreyse, toplum kurallarıyla bağdaşmayan istek ve duyguları içeren hayvansı yapıya ”gölge” denir. Eğer gölge sürekli baskı altında tutulursa benliğe sızarak onu yıkmaya çalışır. Jung’un gözüyle bakarsak, bu olayı Lisa Erdman’ın kendisi değil gölgesi yaşamıştır.

Üçüncü bölümde Freud, Lisa Erdman olayını anlatır, yorumlar ve daha sonra onunla konuşmalarını aktarır. Burada Freud, anlatılanları bir dedektif gibi izler, kadının gizlediği pek çok şeyi zekice fark eder; usta bir denizci gibi, gördüğü, dinlediği her şeyin nedenini ve neyi gösterdiğini bulur. Kadınsa önceleri direngen, giz dolu bir deniz gibi geçit vermek istemez ama insan ruhunun fırtınalarına alışık deniz kurdu bu bilinmez denizden boydan boya geçer. Kadın böyle usta bir denizci tarafından keşfedilmekten hoşnuttur ve sonunda, Macellan vardığında çarşaf gibi dümdüz olan Pasifik Okyanusu gibi sakinleşir.

Viyana’dan Milano’nun ünlü La Scala operasına

Dördüncü bölüm Lisa Erdman’n Milano’nun ünlü La Scala operasına gitmek üzere Viyana’dan bindiği trende başlar. La Scala’da Çaykovski’nin Yevgeni Onegin operasında primadonna olarak çıkan ünlü ‘Diva’, Rus Serebryakova provalar sırasında düşüp kolunu kırmıştır; acilen Rusça bilen bir soprano gerekli olmuş, bu nedenle Lisa Erdman opera dünyasının doruğu La Scala’ya primadonna olarak çağrılmak onuruna kavuşmuştur. Milano’da karşılanır, görkemli otellerin süitli odalarında ağırlanır. Onuruna verilen kokteyllerde herkes kendisine büyük bir konukseverlik gösterir, Serebryakova ise onun gönlünü fetheder. Serebryakova, bu büyük sanatçı, bu genç ve güzel kadın sırf onu rahatlatmak ve onurlandırmak için, onun sesine hayran olduğunu, çok etkilendiğini ve bu rolü (Lisa, Serebryakova ile mukayese bile edilemeyeceği halde) kendisinden daha iyi bir sese bıraktığı için gözünün arkada kalmayacağını söyler. Serebryakova’nın yakınlığı ve candan sevgisi Lisa’yı çok etkiler. Bu bölüm, yüce gönüllü, soylu sanatçı Serebryakova’nın, bu erişilmez değerde kadının güzel sesiyle taçlanmış bir opera gibidir sanki.

“(…) Kadehler kaldırıldı, şerefe içildi ve huysuz şef, Diva’dan bir veda şarkısı rica etti. Bu rica alkış ve bağrışlarla desteklendi ve Serebryakova kendisini piyano başına sürükleme çabalarına direndikçe şamata daha da yükseldi. Şef Delorenzi daha şimdiden piyano başına geçmiş, sabırsızlanmaktaydı. (Kuyruklu piyano süitin demirbaşıydı; Lisa’nın süitinde de bir tane vardı.)     

En sonunda güzel opera yıldızı -kol sargısının beyazı giydiği ipek elbisenin yalın siyahıyla zarif bir çelişki yaratarak- odanın öbür ucuna götürülmeye razı oldu. Dostlarıyla hayranlarının hayhuyu arasından gülümseyerek Delorenzi’yle bir şeyler konuştu. Delorenzi, Schubert’in An die Musik’inin o asude, bildik girişini çalmaya başladı, biraz sonra da ünlü soprano kanatlandı! Salondakiler onu tek bir şarkıyla salıvermediler, o da onlara içe işleyen bir Ukrayna halk şarkısını söyledi. Melodi zincirindeki o yinelenen, gene de her biri öbüründen farklı halkalar, uzaktaki bereketli anavatanın hasretiyle dolu, billur gibi saf, tertemiz müzik tümceleri, dinleyenleri büyülemişti. Sayısız son tümcelerin en sonuncusu eriyip sustuğu zaman Diva’nın sesinin hâlâ şarkı söylemeyi sürdürdüğüne insan yemin edebilirdi. . . ama yalnızca gönüllerin derininde! Öylesine duygulanmışlardı ki alkışlamadılar bile.(…)”

Serebryakova, provaları ve ilk gösterimi izler; candan övgülerle Lisa’ya moral verir ve Kiev’e geri döner. Lisa Erdman’ın La Scala’daki primadonnalığı da sadece Yevgeni Onegin oynandığı sürece devam eder, sonra biter. Bu arada Serebryakova kendisini Kiev’e çağırır. Yıllar sonra yaşam Lisa’yı Kiev’e sürükler, orada evlenir, ama yaşı ilerlediği ve zaten çok mükemmel olmayan sesi daha da bozulduğu için opera yaşamı artık biter. Lisa, evinde, sakin bir yaşam sürer.

Beşinci bölüm, uzun yıllar sonra, artık altmış yaşında bir kadın olan Lisa’nın, Kiev gettosunda sefil bir kulübede uyanmasıyla başlar. Aradan geçen sürede Lisa’nın kocası Stalin tarafından sürgüne gönderilmiş, orada ölmüştür. Lisa siyasi sakıncalı birinin eşi olarak işsiz ve beş parasız, pis bir gecekonduya sığınmak zorunda kalmıştır. Bir de İkinci Dünya Savaşı’nın kıtlık ve bunalımları gelince Lisa açlıkla yüz yüze gelmiş ve yaşamını ancak gettodaki Yahudi dostları sayesinde sürdürebilir duruma düşmüştür. Üstelik Kiev artık Alman işgalindedir ve Almanlar tüm Yahudilerin istasyonda toplanmasını emretmişlerdir.

Binlerce perişan insan yolları doldurup istasyona doğru yürür. Almanlar aralarında Lisa Erdman’ın da olduğu otuz bin kişiyi, Filistin’e göndereceğiz diye kandırıp toplarlar ve çırılçıplak soyup Babi Yar denen sarp uçurumdan aşağı atarlar. Uçurumun dibi cesetlerle dolmuştur. İki asker ceset yığınının üzerinde dolaşmakta, ölmemiş olanları kurşunlamaktadır. İçlerinden biri, tüm kemikleri kırılmış Lisa Erdman’ın henüz tam ölmemiş olduğunu fark eder. Irzına geçmek için sırt üstü çevirip bacaklarını ayırır; ama yüzünü ve sarkık memelerini görünce yaşlı olduğunu fark eder ve vajinasından süngüleyerek öldürür onu. Lisa Erdman’n yaşamı, son hissettiği, vajinasından girip iç organlarını parçalayan bir süngüyle son bulur.

Biçimsiz bir yerde uyurken görülmüş güzel bir düşten uyanmak

Altıncı bölüm, ölmüş Lisa’nın İsrail’de huzuru bulup annesine ve sevdiklerine kavuştuğu düşsel bir sahnedir ve kitap böylece noktalanır. Bu kitap insanda çok garip bir duygu uyandırıyor. Hani biçimsiz bir yerde uyuyup da, gördüğünüz güzel bir düşten, her tarafınız tutulmuş, ağrılar içerisinde uyanırsınız ya, işte öyle bir şey. Kitabın birinci ve ikinci bölümleri alev almış gibi, çok sıcaktır. Üçüncü bölüm bilimcilerin soğuk bakışının da sahneye katılmasıyla, buz atılmış çorba gibi ılıklaşır. Dördüncü bölümde sanatın hoş serinliği duyulur. Beşinci bölümde ise savaşın ve ölümün buz gibi soğukluğu ürpertir okuru.

 Bu romanın ilk iki bölümü, sınır tanımadan dörtnala koşan, patlamayı andırır erotizmiyle, dimdik yükselen bir grafik çizer. Yükselen çizgi üçüncü bölümde Freud’un izleğe katılmasıyla, yükselişini dimdik değil eğik olarak sürdürür. Dördüncü bölümde çizgi, La Scala’daki, sanatla dolu dinginlik ve Kiev’de evli bir kadın olarak sürdürülen sakin yaşamla düz gider. Fakat Lisa’nın aktif sanat yaşamı bitmiştir, çizgi aşağı doğru dönmeye başlar. Beşinci bölümde, Stalin’in kıyımları, savaş ve sefaletle çizgi hızla düşer ve aşağılarda, uçurumun dibinde biter. Altıncı bölümdeki son ise bitmiş çizgiden ayrı, tek bir noktadır.

 Bu grafiğin çizdiği çizgiye dikkatle bakarsak kocaman bir soru işareti olduğunu görürüz: Neden? Tüm bu vahşet neden oldu? Nasıl olabildi? Dünyanın en uygar bölgesinin tam merkezinde yaşayan, sanatta, kültürde, bilimde imrenilecek düzeye çıkmış, dünyanın en demokrat insanları böyle bir barbarlığın yapılmasına nasıl izin verebildi? İnsan bu soruların yanıtını bulmak zorunda değil mi? Yoksa dün Almanya’da, bugün Bosna’da işlenen, bir insanın sırf milliyeti, dini yüzünden öldürülmesi gibi, öldürülen için en aşağılayıcı, öldüren için en utanç verici cinayetler yarın da, öbür gün de işlenmeyecek mi? Beyaz Otel, okuyanın iliklerine işleyen bu soruyu çok iyi soran, etkileyici bir roman.

Öte yandan, kitabın fazla ‘Yahudi’liğinden biraz rahatsız olduğumu da söylemeden geçemeyeceğim. Bir edebiyat yapıtını, bir ulusu savunduğu için eleştirmek yanlış. Ama kültürel medyada -özellikle de sinemada- Yahudiliği öne çıkaran yapıtlardan öylesine gına geldi ki, bir tüketici olarak, bu ‘dayatma’ karşısında bunalmamak elde değil. Bu durumdan elbette bu yapıt sorumlu değildir. Ama ‘Yahudici’ yapıt enflasyonu, değeri ne denli yüksek olursa olsun her yapıta zarar verecektir. Bir malın aşırı reklamı yapılırsa insan “yoksa gaza mı getiriliyorum?” kuşkusuyla, ne kadar iyi olursa olsun o mala karşı tetik durur.

Ünlü sosyolog Zygmunt Bauman, Modernite ve Holocaust adlı yapıtında (Nazilerin Yahudi soykırımı anlamına gelen) ‘Holocaust’un kamu vicdanında gereken yeri alamadığından yakınır ve bunun sorumlusu olan etkenlerden biri olarak da sahiplenilme biçimini gösterir. Bu olayın, katledilenlerin çocukları tarafından kıskançlıkla sahiplenilecek, Yahudilere ait bir şeymiş gibi görüldüğünü, hatta kendisini ölenlerin sözcüğüyle görevlendirmiş kimilerininse, Holocaust’u Yahudilerden çalmaya, onu ’Hıristiyanlaştırmaya’ yahut onun Yahudi niteliğini muğlak bir ‘insanlığın’ acıları içinde eritmeye kalkışan hırsızları uyaracak kadar ileri gittiklerini, Yahudi devletinin, bu trajik anıları siyasi meşruiyetinin sertifikası ve hepsinden öte de, kendi yapacağı haksızlıklar için bir ön avans olarak kullanmaya çalıştığını söyler. Bunun sonuçlarıyla ilgili çarpıcı bir de örnek verir: Ünlü bir sosyolog arkadaşına, sosyolojide Holocaust deneyiminden çıkarılmış evrensel değerde sonuçlar sunan makale bulamadığından yakınır. “Bu normal,” der arkadaşı, “kaç tane Yahudi sosyolog var ki?”

Sonuçta Nazi vahşeti, hem Yahudileri hem de tüm insanlığı ilgilendiren ve ancak tüm insanlığın ortak çabasıyla çözülebilecek bir sorun olduğu halde, yalnızca Yahudilerin başından geçmiş, Yahudi olmayanlarda ‘acıma’ duygusu uyandırmaktan öteye gitmeyen, Yahudi tarihine ait bir olay haline gelmiştir ve bu cinayetin failleri, dünyayı kana bulayan faşist katillerin öldürdüğü yirmi milyon suçsuz insanın yalnızca altı milyonu Yahudi’dir ve Yahudilerin bu olaya yaklaşımı asıl suçlunun, yani faşizmin aradan sıyrılmasını kolaylaştırmıştır. Nürnberg’de 12 kişinin idam edilmesiyle faşizm yeryüzünden silinmeyeceği gibi, tüm dünyayı ilgilendiren soykırım olayının etnik propaganda malzemesi olarak kullanılması da soykırımların önlenmesi mücadelesine zarardan başka bir şey veremez.

Ama tüm bunların bu iyi niyetli, nitelikli romanı değerden düşürebileceği kanısında değilim. Bu kitabın sorduğu iyi sorulara ben de bir soru eklemek istedim yalnızca.

……………………….………………
suhaser@gmail.com

Vielleicht gefällt dir auch