SÜHA SERTABİBOĞLU

Düşsel bir matadorun anıları │ Erginlik Yaşı

İstanbul – Fransız yazar Michel Leiris boğa güreşçisi olmayı düşlemişti çocukluğunda. Bu gösterinin onu büyüleyen yanı taşıdığı gerçek ölüm tehlikesiydi. Ama boğa güreşini diğer sporlardan ve diğer ölümcül maceralardan ayıran şey onun dinsel bir tören kadar titiz kurallarıdır. Bu kurallar, hasmından nasıl olursa olsun kurtulmayı yasaklar ve bu çarpışmanın basit bir öldürmeden ibaret olmasını engeller; bu güreşin, hayvanı gereğinden fazla yormadan kılıç darbesini yiyecek duruma getirmek gibi taktik yanından başka, estetik bir yanı da vardır; kendisini aldatan pelerinle sarılmış hayvan ve çevresinde dönen boğayla sarılmış adam, (aşk gibi) hem uyum hem de mücadeleye dayanan, insanüstü bir güzellik oluşturur.

Leiris çocukluk düşünü, yazınsal bir yapıtın içine saldığı boğanın karşısında durarak gerçekleştiriyor; genellikle temkinli olmanın gerektiği bir alanda, bir özyaşamöyküsünde, söylenmesiyle başına dertler açacak, özel yaşamını delik deşik edip acılar çektirecek, başkalarının ona bakışını, artık hiçbir zaman bu itirafların yayınlanmasından önceki gibi olamayacak şekilde değiştirecek şeyleri yazarak -boğa güreşindeki kadar ölümcül değilse bile yine de bir- tehlikeyi sokuyor kendi yaşam arenasına. İşte bu düşsel matadorun anılarıdır Erginlik Yaşı; yazar, anılarına karşı hep bir matador gibi davranır; hep saldırır, delik deşik eder, bunu yapmazsa anıları tarafından delik deşik edilecekmiş gibi sanki.

Çocukluk anılarını deşmek zamana cerrahi bir müdahalede bulunmak gibidir; zaman yarılınca çıkanlar, karşılaşılanlar bir zamanlar gelip geçmiş, fakat unutulmuş ve garipsenen, çünkü artık yabancılaşmış yaşantılardır. Çocukluğunu araştırma dürtüsü insanın dünyayı, başka canlıları araştırma dürtüsünden pek farklı değildir. Çünkü geçmişteki çocuğun duyguları, düşünceleri yoktur artık; bugünkü insanla o günkü insan arasında, biyolojik olarak onun devamı olmak dışında hiçbir ilişki yoktur. Bugünkü insan, duygularıyla, düşünceleriyle, birikimleriyle, yeterlilikleriyle, o günkü çocuktan çok farklı, apayrı biridir; ötekisiyse bir yabancıdır artık. Bu iki insanı zamanda birbirine bağlayan tek şey aynı bedeni kullanmış olmalarıdır. Bu duygu, çocukluk resimlerine bakarken daha da yoğun yaşanır: Resimde gördüğünüz, şimdiki halinizden çok farklı olan o garip çocuğun “siz“ olduğu, bunun böyle olduğunu bilmenizden ötürü kendinize zorla kabul ettirdiğiniz bir dayatmadır.

Çocukluk anılarının düşünülmesi, insan benliği ve altbenliğinden oluşan karmaşık yapıya çok farklı türden etkiler yapar. İnsanı çocukluk anılarını düşünmeye yönelten en önemli dürtü, hem – “ben o zamanda da vardım“ diyen- zamanda varolma duygusunu, hem de geçmişle bugünün farkını, yani değişimin büyülü gücünü bir arada yaşamadan oluşan bir karmaşadır. Bunu da ancak, bugünkünden farklı bir yaşantıyla yapılan karşılaştırmalar sağlar. Bugünün aynısı yaşantılar bu duyguyu vermez. Örneğin “Ben kendimi bildim bileli pırasayı hiç sevmem“de değişim duygusundan farklı bir şeyler vardır. Oysa “Ben küçükken geceleri altıma işerdim“de, artık bunu yapmıyor olmanın övüncü ve “Aferin yavrum“ diyerek başının okşanmasını hak etmişliğin gururu yansır bilinçaltından. Sizin öncülünüz olan o çocuğu geçmişsinizdir; zamanın, değişimin gücü sizden yanadır. Bu rüzgarı arkanıza alıp o zavallıyı o tozlu, kuş uçmaz kervan geçmez sahilinde bırakıp denizin öteki yakasına atmışsınızdır siz kendinizi.

Ama çocuklukta derin iz bırakmış mutluluk anları da farklı bir etki yapar. Geçmişte mutluydunuz; ya şimdi? O mutluluğu bir daha bulamayacak mısınız? Neden bulamıyorsunuz? Neden her şey kötüye gidiyor? Sizin göreceğiniz tüm mutluluk ondan ibaret miydi? Sizin şu yaşamda görüp göreceğiniz bu muydu?. .  Bunlar da, geçmişe dönük, kökeninde ölüm korkusu yatan depresif duygular uyandırır; çocukluk anılarında bu iki kutup arasında salınım yapan duygular yaşanır. Zaman boyutuna kapılmış insan düşüncesinin iki yönlü titreşimleridir bunlar.

Ama Leiris’in anıları sıradan bir yazı değil; belki herkesin yaşadığı, duyduğu, fakat itiraf etmesi, hele özyaşamöyküsü diye yazması zor yaşantılar, en zor itiraflar. Yazar, yüreğini herkesin önüne sermiş, ateşten kaleminin her dokunuşuyla kağıdın alev alacağı kadar içten bir kitap yazmak istemiş. Yürekli bir matadorun cesareti değildir de nedir bu?

Yazarın kendisine yönelik saldırıyı, yani öldürücü boğa boynuzunu savuşturması için bunları kitap halinde yazması gerekiyordu. Ama şimdi, okuyanların aklına hemen bir soru takılıyor: Neden bugüne dek bu dünyada yaşamış milyonlarca insan değil de yalnızca Leiris, geçmişiyle bir matador gibi dövüşmek zorunda? Bunun yanıtı – benim görüşümce – yazarın İkinci Dünya Savaşı’nda savaşmamış, ülkesini delik deşik eden o katil boğayla gerçek anlamda hiç dövüşmemiş olmasıdır. Yazarın arınma çabası – bence – buna yöneliktir. Suçluluk duyan kişinin saldırısı dönüp dolaşıp kendine yönelir çünkü:

(…) Bu ilk zamanlarda, en azından yarayı depreştirmek oldu. İçkili olduğum bir akşam; alkolik, yarı deli ve yaşı ilerlemiş Anglosakson bir kadınla yattım; bir yandan onu becerirken, yalnızca kendime kaba bir pezevenk süsü vermek için, onun inci kolyesini çalmak ya da koparmak gibi korkunç bir isteğe kapıldım; sevişmeye ara vererek, onun takma dişlerini koyduğu bardağa silme viski doldurup birlikte içtik.

Kitap, çocukluktaki gerçek anılarla başlayıp gençlikteki, gerçekle düşün birbirine karıştığı maceralarla devam etmektedir ve büyük olasılıkla düşsel olan yukarıdaki yaşantı Leiris’in saldırganlığının doğrudan kendine yönelmesinden kaynaklanan ve kendini aşağılayarak cezalandırmaya yönelik mazohist bir saldırıdır.

Neyse, biz de kendimizi yazarın kişiliğine yönelik saldırılardan alıkoyup yapıta dönelim. Bu kitabın estetik yönden uyandırdığı duygu, yoğun bir sisin içinden çıkan şaşırtıcı görüntülere benziyor. Yazar, gözlemleri, metaforları, yani bir edebiyat yapıtının temelini oluşturan ana materyali üretip, yapıtı yaratmadan bırakıyor. (Yani Nasrettin Hoca’nın deyişiyle un, şeker, yağ üretiyor ama helva yapmayı okura bırakıyor.) Gerçekten de, Leiris’in anılarını okurken insanın içinde yazı yazma hevesi uyanması boşuna değil. Ama, entelektüel düzeyi yüksek bir yapıt, dikkatle okumak gerek; her satırı dolu. Çevrilmesi de çok zor bir kitap bu, Yaşar Avunç’u yürekten kutlarım, ellerine, emeğine sağlık; ama ille de eleştiri: “Pek az yıl önce“ yerine “Bir iki yıl önce“; “o en ilk deniz yolculuğum“ yerine “o ilk deniz yolculuğum“; “erkeğe de tam bir gezmeyi seven insan tipi olduğunu sandığım için hayrandım“ yerine “erkeğe de, gezmeyi seven tipin tam bir örneği gibi gördüğüm için hayrandım“; “daha önce, benimsemek için çok derin nedenlerim bulunan bir öykünün belleğimde iz bırakmasına yardım etmiş olması olasıdır“ yerine “inanmam için çok iyi nedenler olan bir öykünün belleğimde iz bırakmasını sağlamış olması muhtemeldir“ daha iyi değil mi? (Sırf, ’muhtemel‘ gibi biraz eskice bir sözcüğü kullanmamak uğruna, ’olması olasıdır‘ gibi bir garabete bulaşmasak daha iyi olmaz mı?)

Ama Leiris’in düşsel yolculuğunun seyir defterinde yukarıdaki bir iki tane engebeden başka hiçbir pürüze rastlamadığımı da söylemem gerek. Bunları da sırf eleştiri, yani ukalalık olsun diye yazdım zaten. Leiris’in uçsuz bucaksız evrenine dalarak özgür bir yunus gibi yüzeceklere selam olsun.

……………………….………………
suhaser@gmail.com

Vielleicht gefällt dir auch