“Duygu Yolculuğu” ya da yalnızlık sanatı

Laurence Sterne’nin “Duygu Yolculuğu” adlı ikinci ve son kitabı yalnızlık sanatı, yalnızlıktan zevk alma sanatı üzerine bir yapıt. Yazar yalnızlığı sevdiriyor bize, yalnızlığa özendiriyor bizi.

İstanbul – Prag yolculuğundan dönen bir arkadaşıma izlenimlerini sormuştum heyecanla. Prag’ı hiç beğenmediğini, Türk rakısı bulamadığını, yemeklerini hiç sevmediğini, bu yüzden aç kaldığını söylemişti. O zaman, yolculuğa bakışlarımızın farklı olduğunu, “yolculuk” sözcüğünden farklı şeyler anladığımızı fark ettim. Yani “yolculuk” sözcüğü bir deniz kabuğuydu da, onun kabuğuyla benim kabuğumun içinde yaşayan canlılar farklıydı sanki.

Laurence Sterne’in “Duygu Yolculuğu”ysa bambaşka bir canlı. Ona göre, yolculuk bir duygu serüveni. Yani gezdiği, gördüğü, ya da yediği, içtiği şeyleri değil, yaşadığı duyguları yazmış yolculuk güncesine. Bu duygular kokular, renkler falan gibi basit değil, yaşama has, yaşamanın verdiği duygular. Yolculuk, aslında yaşamın analogudur. Yaşam da başı ve sonu olan bir yolculuk değil mi?

Sterne 1713’te İrlanda’da doğmuş, 1768’de İngiltere’de ölmüş. Çocukluğu yoksullukla geçmiş ve rahip okuluna gönderilmiş. York Katedrali’nde rahipken Kiliseyle ters düşmüş, papazlıktan ayrılıp önce yazar, sonra evli bir kadına aşık ve sonra da verem olmuş. İlk kitabı “Tristram Shandy”yi yazınca Kilise otoritelerince din düşmanı, edebiyat otoritelerince de ahlak düşmanı sayılmış. Onu yerenleri bugün kimse tanımıyor. Ama Laurence Sterne bugün tüm edebiyatbilimcilere göre, modern romanın, özellikle de psikolojik romanın öncüsü sayılır. Edebiyat dünyasında çığır açmış bu yenilikçi yazar klasik öyküleme tarzının kalıplarını bir yana bırakmış, olay örgüsüne hiç yer vermeyen, iğneleyici ama sevecen bir alayın egemen olduğu yapıtlarıyla, kendi kendine konuşur gibi yazma, yani bilinç akışı tekniğinin öncülüğünü yapmıştır. Joyce, Woolf ve Beckett gibi büyük ustalar onun açtığı yoldan gelir.

“Duygu Yolculuğu” yazarın ikinci ve son kitabı. Yazarın Fransa ve İtalya’ya tek başına yaptığı yolculuk sırasındaki duygularını, daha doğrusu kendi kendiyle konuşmalarını yazdığı bu kitapta “fikirlerin düzeni, ansızın ortaya çıkışları ve yersizlikleri edebiyattan çok yaşamın gerçekliğini taşıyor“ diyor Virginia Woolf.

Düşünceye dalmış birinin aklından geçenler gibi daldan dala atlayan bu sıcak roman kendi kendine konuşma, kendi kendiyle alay edebilme, dünyayı hafife alabilme, yaşamı sevme, yaşama dört elle sarılma sanatını öğretiyor bize:

( . . . )Yüreği her şeye açık olan kişi şu kısacık ömür parçası içinde ne çok macera yaşayabilir! ( . . . )

Bir ülkenin bir ucundan diğer ucuna kadar gidip de „Buraları baştan başa çorak!“ diye sızlananlara acırım ben. Çoraktır, sahiden; dünyanın sunduğu meyveleri yetiştirip dermesini bilmeyene her yer çoraktır. ( . . . )

( . . . ) Şuna yürekten inanmışımdır ki eğer hayatta bir kötülük yapmışsam bu mutlaka bir aşkla öbürünün arasındaki boşluğa denk gelmiştir. Bu boşluklarda her zaman yüreğimin kilitlendiğini hissederim; içimde fukaraya üç kuruş verecek kadar bile iyilik bulamam ve bunun için de bu durumdan bir an önce çıkmaya bakarım. Yeni bir aşkla tutuştuğum anda da gene tepeden tırnağa cömertlik ve iyi niyet kesilirim. ( . . . )

( . . . ) hayatımın en benzersiz mutluluklarından biri hemen her saat başı birilerine çılgınca aşık olmamdır. ( . . . )

Yaşamı sevmenin temelinde de, yazarın uçsuz bucaksız insan sevgisi yatıyor. Sterne tek başına yolculuk eden bir yalnızdır; ama yalnız dediysek içine kapalı değil, son derece dışa dönük bir yalnızdır. Uşaklarla, valilerle, terzilerle, dükkancılarla sohbet etmeye bayılır. Bir kontesle de, hizmetçi kızla da konuşmaktan aynı zevki alır. Kendisine tepeden bakmayan herkesi sever. Ama bunların hepsini bir hancı gibi, bir süre konuk edip ağırlar, onlar gidince yine kendi kendisiyle kalır ve onlardan aldığı büyük zenginliği sindirir.

Yalnızlık sanatı, yalnızlıktan zevk alma sanatı

Aslında bu kitap bir yalnızın anıları; yalnızlık sanatı, yalnızlıktan zevk alma sanatı üzerine bir yapıt bence. Tek başına yolculuk etmekten büyük keyif alan yazar yalnızlığı sevdiriyor bize, yalnızlığa özendiriyor bizi. Hep bir ağızdan “Bunun neresi iyi?” diye soranları görüyorum sanki. Hayır; bu konuda farklı düşüncelerimi ifade etmeme izin verin: Yalnızlık bir kusur değil, bir erdemdir; değer üretir. İnsanlar ancak yalnızken düşünür. Yalnızlık bir utanç nedeni değil, bir onurdur. Uygarlık, yalnızların sayesinde yükseldiği halde yalnızlığı anormal sayar. Hele bizim gibi geri kalmış toplumların insanları yalnız kalmaktan ölesiye korkar. Çoğu kişi, kısa süre de olsa yalnız kalmaktansa, konuşacağı pek fazla şey olmayan biriyle havadan sudan yüzeysel konuşmalar yaparak oyalanmayı yeğler.

Laurence Sterne’nin Coxwold’daki evi. (Foto: de.wikipedia.org)

Hani mezarlıktan geçerken korkanlar türkü söyler ve korku filmi seyreden çocuklar yalnız yatmaktan korkar da ana babalarının yanında yatmak isterler ya, işte onun gibi bir şeydir, yani hayattan korkmanın sonucudur bu. Bizlere verilen kişiliğin yetersizliğindendir. Yalnız kalabilmek hayattan korkmamayı, güçlü olmayı gerektirir. Bunun alt yapısını oluşturan kişilikse ümmetten topluma, sürüden bireye doğru giden toplumsal-bireysel sürecin ne kadar ilerlemişliğini gösterir. Toplumun, aslında kendine acıması gereken insanları, yalnız kalanlara acır. İnsanlar da, acınacak duruma düşmek istemedikleri için, yalnız kalmak istemezler.

Öte yandan insanlar, yanlarında başka birileri olsa da, gerçekte yalnızdır. Konuşacak hiçbir şeyleri kalmayan karı-kocanın televizyona can simidi gibi sarılması, Türk halkının aşırı televizyon düşkünlüğü bundan olsa gerek. Cep telefonu hastalığı da belki bundandır, kim bilir? Şehir Hatları vapurunda tek başına yaptığı yirmi dakikalık yolculuk sırasında bile sıkılıp da cep telefonuna sarılan ve – dakikasının kaç para olduğunu bile bile – “bizim it baltayı getirdi mi?” muhabbeti yapanlar için başka bir açıklama var mı?

Kısacası, yalnızlığı ‘geçici’ bir yaşam ‘aralığı’ olarak görmeye yatkın, yalnızlığı bir yaşam biçimi olarak seçenlereyse pek iyi gözle bakmayan bir toplum bizimki. Ama “Duygu Yolculuğu” yalnızlığı sevdiriyor insana. Yazarın bizlere demek istediği şu: Yalnızlığınızı sevin; onu katlanılacak bir külfet değil, kabul edilecek bir armağan olarak görün…  Aşağı yukarı buna yakın, toplumumuzda çoğu kişinin yadırgayacağı bir mesajı taşıyan bu kitabın on sekizinci yüzyılda yazılmış olması da hayli düşündürücü. Ee, matbaanın ancak üç yüz yıl sonra geldiği bir ülkeye yalnız kalabilme gücünün ancak yirmi birinci yüzyılda geleceğini söylemek de kehanet olmasa gerek. Yirmi birinci yüzyılın kahraman yalnızlarına “Duygu Yolculuğu”nu tanıtmanın yanı sıra ufak bir destek daha çıkmak istedim ve İnternet’te “Yalnızlık Felsefesi” yazıp, karşıma çıkanlardan bazılarını onlar için seçtim:

Gail’e bir kadın sığınma evinde rastladım. Kocası kanserden henüz ölmüştü ve kadının sözlerini asla unutmayacağım: „Evet, tek başınayım; ama yalnız değilim.“

Ben yalnız yaşayan bir kadın pediatristim. Yalnızlığımın bana zevk veren birçok yönü de var: İşyerinde çocukların durmadan gürültü yaptığı bir günün akşamında çekilecek sakin bir ev ve izin günlerimde sahilde bisiklete binerken yüzümü okşayan rüzgar.

Yalnızlar, düşünecek bol bol zamana sahip olan kişilerdir.

Günah diye bir kavram olmasaydı kimse yalnızlıktan ötürü acı çekmezdi. Günah kavramı bizi başkalarından ve kendi kendimizden ayırdı.

Eve dönünce sizi bekleyen (Boots adlı) kedi yavrusunu görmek, bomboş eve dönmekten daha iyidir.

Arkadaşlar sizin kendi seçtiğiniz ailenizdir. Öyle ya, kimi arayacağız o gün yaşadığımız şeyleri konuşmak için? Asabımızı ve moralimizi bozan şeyleri tartışmak için? Sevinçlerimizi ve zaferlerimizi paylaşmak için? Kimim var bana dürüstçe, ama şefkatlice bir yanıt verecek? Benim umutlarımı ve düşlerimi paylaşacak? Çok üzüldüğümde beni teselli edecek?

Ne mutlu bana ki, evli arkadaşlarım eşlerinin de ötesinde bana açılma gereği duyuyorlar hala. Yeni evlenen bir arkadaşım Hawai’de geçirdiği balayı sırasında, sırf konuşmak istediği için bana telefon etti. Kocası onun en yakın sırdaşı olduğu halde benim arkadaşlığımın onun için hala değerli olduğunu düşünüp gülümsedim.

Bence yalnızlıklarımızın bir bölümü de içimizde yaşadığımız ayrılıklardan kaynaklanıyor. Bunun çözümü bütünleşmedir ve bu da ancak nefret ettiğim ve yok saydığım kendi parçalarımı kabul edersem, seversem ve bağışlarsam gerçekleşir. Başkalarıyla dostluk, kendi kendiyle dostluğun ağır ateşte kaynayan tenceresinde pişer ancak.

Bu dünyada birbirimize tam anlamıyla açılamadığımız sürece yalnızlıktan tam anlamıyla kurtulamayacağımızı unutmayın.

Yaşadığınız farklı türde yalnızlıkları belirleyin ve bunları yakın arkadaşlarınızla konuşun. Arkadaşlarınız da yalnızlık hissediyor olabilir.

İnsanlardan kaçmayın, tutkuyla bağlı olduğunuz uğraşlara yönelin.

Yalnızlığın hoşlandığınız türlerinin, örneğin bisikletle gezmenin tadını çıkarın.

Anadolu’nun derviş, abdal, sufileri hep tek başına gezmez miydi?

Gelelim bize. . . Tatilinizde tek başına yolculuk yapmayı düşünür müsünüz? Bizim halkımızda, değil bunu yapacak birini; bunu otostopçu ve dalgın bakışlı turistlere has, garip bir şey olarak görmeyen ve yakınlarından biri böyle bir şey yaptığında yadırgayıp eleştirmeyecek birini bile bulmak zordur. Oysa çok eskiden, özellikle de on altıncı yüzyıla kadar Anadolu’da derviş, abdal, sufi denen binlerce insan vardı ve bu, dünya nimetlerinden el çekmiş insanlar ayağında çarık, sırtında hırka hep tek başına gezerlerdi ve hiç kimse bunları yadırgamaz, hatta büyük saygı duyardı.

Fakat on altıncı yüzyılda Yavuz Sultan Selim’le başlayan kanlı dönem günümüze gelene dek sürdü ve dört yüz yıl boyunca, eğriyi doğrudan ayırdettiğini azıcık belli edenin ocağına incir dikildiği ve sağ kalmanın, farklılığını gizlemekten başka yolunun kalmadığı bu topraklar bir çim sahası gibi dümdüz oldu ve bir kişiliksizler ülkesi haline geldi. Antik felsefenin beşiği, sayısız antik çağ filozofunun vatanı Anadolu’da Mevlana’dan sonra hiçbir büyük filozofun yetişmemesi raslantı mı? Kendisine durmaksızın şakşakçılık edenin dışında hiçbir düşünceye hayat hakkı tanımayan, asıp kesmekten, kazığa oturtmaktan başka hiçbir yöntem bilmeyen, reformları da ancak yabancılar borç vermeye devam etsinler diye yapan bir ülkede felsefe yapmak, farklı olabilmek cesaretini gösterenler ya Osmanlı zindanlarının boş kalan yerlerini, ya da cellatların mesai saatlerini doldurdular.

Memleketi kurtarma sevdasına düşüp bir sürü boş laf ettik yine, bağışlayın. Konuşmaktan çok dinlemeyi seçen, ayrım gözetmeksizin tüm insanları seven, tek başına yolculuk eden Laurence Sterne de bir derviş aslında. Bizi kendimize, aslımıza dönmeye çağıran, çağının bu cesur kitabının tek kusuru biraz eskimiş olması. Klasik romanların çoğunda görülen, bize yabancı bir atmosfer, günümüzden çok farklı duygulanımlar ve insan ilişkileri günümüz okuruna garip gelebilir. Gelişen teknoloji, yaşam tarzlarını, yaşam tarzları da insan duygulanımlarını değiştirir. Babalarımızla bile hiçbir zevkimizin ve duygulanım tarzımızın uyuşmadığını düşünecek olursak, mektuptan başka hiçbir iletişim aracının, at arabasından başka hiçbir ulaşım aracının henüz keşfedilmediği bir dünyanın insanıyla aramızda bir parça fark olması doğaldır elbet. Ayrıca on sekizinci yüzyıl İngilizce’siyle yazılmış, çevrilmesi çok zor bir metin olan bu kitabı her zamanki titizliğiyle çeviren, üstelik dili eskitmek için büyük çaba harcadığı belli olan değerli çevirmen Nihal Yeğinobalı‚yı yürekten kutlarım; ama “usulen” bir eleştiri yaparsam bana kızmaz sanırım: “Filozofça bir ciddilik ve asıklık taşıyan, uzun boylu bir adamdı bu”  yerine “Uzun boylu, filozofça ciddi ve asık suratlı bir adamdı bu” daha iyi değil mi? Neyse, bu ilginç kitapla ilgili sohbetimizi onun sözleriyle bitirelim:

“Selam size hayatın ufak tefek, tatlı incelikleri; çünkü yaşam yolunu düzgün ve rahat kılan sizlersiniz!”

suhaser@gmail.com

Vielleicht gefällt dir auch