HAKAN GÜRSES

Eleştiri üstüne

Çocukluğumda çok duyduğum bir cümleydi. Eğer birisi her söze ve duruma amenna demiyorsa, yani salla başını, al maaşını türünden bir zat değilse, hakkında konuşulurken çoğunlukla “Vallahi, iyi insan ama çok tenkitçi” gibi bir şeyler söylenirdi. Babamın da en sevdiği lafızlardan biriydi bu zaten. Türkiye’de geçirdiğim ilk gençlik yıllarımda, ne zaman toplumdaki aksaklıklara, yanlış bulduğum siyasal gelişimlere karşı bir laf etsem, hep “Böyle tenkitçi olmayın oğlum!” derdi babam, şahsımda bütün kuşağıma seslenerek. İşin komiği, eleştiriye yönelik bu kendi serzenişinin de bizzat bir eleştiri olduğunu görmezden gelirdi babam, birçok vatandaşı gibi…

Bunun ardında baba şefkatinden kaynaklanan bir koruma güdüsü de yatıyordu kuşkusuz; insan böyle şeyleri yaşlandıkça daha iyi fark ediyor. Haklıydı da babam endişelenmekte. Çünkü Türkiye, eleştiriyi pek sevmeyen, eleştiriye pek açık olmayan bir toplum oldu hep. Belki cebbar devletin hiddetine karşı duyulan korkudan, belki de bizzat o cebbar devleti savunmak için, kim bilir! Toplum eleştirisi (ya da toplumsal eleştiri), özgürleşmeye yönelik bir eylem çünkü. Aynı zamanda bir düşünme, sorgulama biçimi.

Eleştiri kavramı eski Yunancada ayırmak/ayrıştırmak, seçmek, karar (hüküm) vermek, şikâyetçi olmak ve yargılamak anlamlarını taşıyor ve özellikle etik, bilgi teorisi, hukuk ve filoloji alanlarında kullanılıyor. İyiyi kötüden, doğruyu yanlıştan, suçluyu suçsuzdan ayırmak en önemli eleştirel eylemlerden sayılıyor. Siyasetle de sıkı bir bağı var bu nedenle. Diğer yandan da geleneksel anlatıların, gerçekten de mitolojik anlatımın babası sayılan Homeros tarafından mı söylenmiş olup olmadığını araştırmak, eleştirel bir eylem Antik Çağ’da.

Orta Çağ Hristiyan düşüncesinde önemini bir hayli kaybeden eleştiri kavramı, 16. yüzyılda mezhep savaşları bağlamında yeniden düşünsel etkinliklerin merkezine yerleşiyor. “Kutsal kitaplar nasıl okunacak?” sorusunda düğümlenen Katoliklik/Protestanlık çatışması sırasında her iki taraftan da bir grup aydın –sanki aralarında bu karşıtlık yokmuşçasına bir ağızdan– “Kutsal kitaplar, eleştiri yöntemiyle okunmalı,” önermesinde bulunuyorlar. Bu yönteme o zaman Critica sacra (kutsal eleştiri) adı veriliyor; sonradan da tarihsel-eleştirel yöntem (ya da tarihsel eleştiri) deniyor. Günümüzde de özellikle edebiyat eleştirisi, hukuk ve teoloji alanlarında kullanım gören özel bir yöntem bu.

Hollandalı felsefeci Spinoza, 1670’de yayımlanan kitabıyla bu tarihsel eleştiri metodunu en net biçimde tanımlayan öncülerden biri olmuş:

Kutsal Kitap‚ı yorumlama yöntemi tabiatı yorum­lama yönteminden farklı olmadığı gibi, ona bütünüyle uygundur da… Gerçekten de tabiatı yorumlama yöntemi, öncelikle tabii tarih üstüne sistemli bir araştırma sürdürmek, sonra da tabii şeylerin tanımlarını ke­sin veriler olarak ondan çıkarmaktır. Aynı biçimde, Kutsal Kitap‚ı yorum­lamak için de onun hakkında tarihi bir araştırmayı sistemli olarak ve eksiksiz bir dürüstlükle sürdürmek zorunludur. Sonra da bunun tartışılmaz sonucu olarak, kesin veriler ve ilkelerle, Kutsal Kitap yazarlarının zihni­yetini ondan çıkarmak gerekir.”(1)

Her metni kendi bağlamı içinde okumak gerekir, bu öğretiye göre. O zamana dek kullanım gören yorum metotlarından farklı olacak biçimde üç temel noktanın altını çiziyor Critica sacra. Tarihsel perspektif: Metnin yazıldığı dönemin koşulları, dönemin dili, yazarın kim olduğu gibi sorular öne çıkıyor, böylelikle de tarih, yorum bilimin en önemli ögesi haline geliyor. Kanıt: Bir metni yorumlarken geleneğe ya da bir otoriteye dayanmak yerine, kanıtları ve belgeleri öne çıkarmak, onların kesinliğine yaslanmak gerekir. Tarihsel eleştiri, kanıtlamayı yorumlama eyleminin merkezine yerleştiriyor. Anlam-gerçek ayrımı: Yorum, metinde “gerçeği” değil, anlamı aramalı ve ortaya çıkarmalıdır. Sözgelimi İncil’de bir pasaj anlaşılmıyorsa; bu, Orta Çağ Kilise Babaları tarafından o pasajın “daha yüksek bir gerçeği” barındırdığının işareti olarak yorumlanıyordu. Yani tarihsel eleştiri, eski metinlerdeki “göçük altında kalmış” anlamın nesnel/tarihsel perspektif aracılığıyla yeniden gün yüzüne çıkarılabileceğini muştuluyor.

Eleştiri, bir bakıma aslında yorumun sonu, tahlilin (analizin) de başlangıcıdır, diyebiliriz. Böylelikle; Critica sacra’dan Aydınlanmacı akıma, oradan da çağdaş felsefenin öncülerinden Immanuel Kant’ın kuramına uzanan süreçte eleştiri, “Batı düşüncesi”nin temelini oluşturmaya başladı. Kant, kendi yaşadığı 18. yüzyılı “eleştiri çağı” olarak adlandırmış; diğer bir Alman felsefeci olan Theodor W. Adorno ise, Yeni Çağ’ın akıl kavramını eleştiriyle bir tutarsak, pek de abartmış olmayız, diyecek kadar önemsemiştir bu kavramı. 19. yüzyıla gelindiğinde, üç alanda belirleyici bir rol oynamaktadır eleştiri: felsefenin bilgi teorisi alanında (eleştirel felsefe, dil felsefesi), sanat ve edebiyat yapıtlarının değerlendirilmesinde (sanat eleştirisi) ve içinde yaşanılan toplumsal koşulların ve yapıların yargılanmasında (toplum eleştirisi).

Günümüzde ise eleştirinin toplumsal konumu biraz daha çapraşık görünüyor. Özellikle de toplum eleştirisinin… Tabii hepimizin yakından tanıdığı hem eleştirel düşünce ve söylemlere hem de toplumu eleştirenlere yönelik bastırma, sindirme veya ötekileştirme politikalarını vurgulamaya gerek bile görmüyorum. Ama daha demokratik toplumlarda da tuhaf bir gelişme var. Bir yandan hemen herkes kendisini “eleştirel” olarak tanımlarken, eleştiri bir erdem olarak kamuda giderek saygınlığını yitiriyor sanki. “Her şeyi eleştirmek kolay, kendin yap bakalım madem öyle!” söylemini giderek daha sık duyuyoruz. Yani biraz babamın “tenkitçi olmayın” öğüdünü hatırlatan bir durumla karşı karşıyayız. Bu da belirli soruları getiriyor akla: Her sorgulama eleştiri midir? Her eleştiri, bir alternatif göstermek, eleştirdiğinin yerine ne konması gerektiğini önceden bilmek zorunda mıdır? Eleştiri derken belirli bir eylemi mi kastediyoruz, yoksa birbirinden farklı bir dizi etkinliği mi?

Bu soruları, gelecek yazımda daha ayrıntılı tartışmaya çalışacağım.

……………………………………………………..
1) Benedictus (Baruch de) Spinoza: Teolojik-Politik İnceleme. Çeviri: Cemal Bali Akal/ Reyda Ergün. Dost Yayınları: Ankara 2016, S. 135-136.

www.hakanguerses.at

Vielleicht gefällt dir auch