HAKAN GÜRSES

Eleştirinin halleri

Yıllar önce İstanbul’da bir üniversitede eleştiri kavramının tarihçesi, farklı anlamları ve siyasal açılımları hakkında bir sunum yapmıştım. Pek de meramımı anlatamamış, çoğu zaman olduğu gibi öğrencilerden ziyade hocaların “Biz de biliriz bu işleri, Avrupalı kardeş!” minvalinde yönelttiği sorularla ve gereksiz yere gerilimli geçen bir tartışmayla karşılaşmıştım. Canım sıkkın biçimde çantamı toplarken, sunumda bulunan karikatürist kardeşim yanıma gelmiş, bana moral vermek için o cin gibi mizahıyla şöyle demişti: “Yani sunumunun özeti şu mu şimdi; eleştir ama kırıcı olma mı diyorsun?”

O akşam gülmüş, rahatlamıştık. Sonra uzun zaman düşünmüştüm kardeşimin güzel esprisi üstüne. Hiciv, bir yandan toplumsal eleştirinin belki de en doğrudan, en “saf” biçimi aslında. Bir yandan da “eleştir ama kırıcı olma” hiciv gereği söylenmiş de olsa, adına eleştiri dediğimiz toplumsal söylem, yöntem ve eylem türünün günümüzdeki konumunu son derece gerçekçi bir tarzda dile getiriyordu bence. Özellikle de Türkiye’de.

Eleştirinin hep belli sınırlar içinde hareket etmesi isteniyor bu konum gereği. Mesela “kırıcı” olmaması, yapıcı olması, “fazla ileriye gitmemesi”, eleştirdiği şeyin yerine daha iyi bir alternatif önermesi, nihayetinde bazı kimse, nesne, makam veya gelenek ve göreneğe “dokunmaması” gerekiyor. Eleştiren kişi ya da gruptan beklenen de buna benzer bir tutum. Tabii bir konuda eleştiri getirebilmek için onu herkesten iyi bilmek gerektiği gibi kurallar da konmuş. “Sen o adamın söylediklerini eleştiriyorsun da kolaysa sen yap bakalım o işi de gör, ne zormuş yaptığı!” Bu ve benzeri lafzı pek çok defa işitmişizdir.

Neden toplumun küçük bir kesimi tarafından olmazsa olmaz bir değer, diğer –kelimenin tam anlamıyla– ezici büyüklükteki kesimi tarafından ise düzeltilmesi elzem bir kusur olarak görülür ki eleştiri? Geçen yazımda aktardığım bir gözlemdi: eleştiri Türkiye’de pek sevilmez; nedeni nedir bunun? “Batı”da ise eleştiri, sözde bir erdem olarak yüceltilse de hep birtakım kısıtlamalar dahilinde kabul görmektedir ancak. Her eleştiri bir alternatif göstermek, eleştirdiğinin yerine ne konması gerektiğini önceden bilmek zorundadır misal. Bu gerçekten de gerekli bir ön koşul mu?

Yine geçen yazıda, eleştirel söylemin 17. yüzyılda Critica sacra diye anılan, kutsal yazıların yorumu bağlamında ortaya çıkmış bir yöntem çerçevesinde şekillendiğini ve bu yöntemin günümüzde tarihsel eleştiri adı altında özellikle de edebiyat eleştirisinde ve teoloji alanında kullanım gördüğünü vurgulamıştım. Gerçekten de Critica sacra, sonradan ortaya çıkacak olan eleştirel faaliyetlerin de hemen tüm temel özelliklerini içinde barındırmaktaydı. Eleştirinin düşünsel-toplumsal-siyasal işlevlerini kanaatimce en iyi biçimde özetleyen bir nokta var bunların arasında: eleştiri, her müdahalesiyle bir tarih oluşturur.

Metinlerin yorumlanması sürecine tarihsel boyutu ekleyen eleştiri, zamanı bölme ve böylelikle tarihi bizzat “yapma” işlevini üstlenir. Tarih dediğimiz kurgusal yapının üç zaman ögesi de eleştiri çerçevesinde yürürlüğe girer böylece: dün, bugün ve yarın. Eleştiri, bugünkü nesnesini merceğine alırken, bir yandan bir geçmişe (nasıl bugüne gelindi?), diğer yandan da henüz varılmamış bir zamana, bir geleceğe (ne yönde değişmesi gerekir nesnenin?) gerek duyar. Tarihi devreye sokmak, eleştiri yoluyla varabileceğimiz bir geleceği de muştular. Metne karışmış “yanlış” anlamları metnin tarihi yoluyla ayıklamak, gelecekte yanlışlardan “arınmış” bir metin oluşturabileceğimizi de vadeder bize sözgelimi. Her eleştirel müdahale, tarihe açılan bir penceredir aslında.

Alman felsefeci Walter Benjamin, Paul Klee’nin bir resminden yola çıkarak, tarih kavramını tanımlamıştı 1940 yılında:

“Klee’nin Angelus Novus adlı bir resmi vardır. Bir melek betimlenmiştir bu resimde; meleğin görünüşü, sanki bakışlarını dikmiş olduğu bir şeyden uzaklaşmak ister gibidir. Gözleri, ağzı ve kanatları açılmıştır. Tarihin meleği de böyle gözükmelidir. Yüzünü geçmişe çevirmiştir. Bizim bir olaylar zinciri gördüğümüz noktada, o tek bir felaket görür, yıkıntıları birbiri üstüne yı­ğıp, onun ayakları dibine fırlatan bir felaket. Melek, büyük bir olasılıkla orada kalmak, ölüleri diriltmek, parçalanmış olanı ye­niden bir araya getirmek ister. Ama cennetten esen bir fırtına kanatlarına dolanmıştır ve bu fırtına öylesine güçlüdür ki, melek artık kanatlarını kapayamaz. Fırtına onu sürekli olarak sırtını dönmüş olduğu geleceğe doğru sürükler; önündeki yıkıntı yığı­nı ise göğe doğru yükselmektedir. Bizim ilerleme diye adlandırdığımız, işte bu fırtınadır.”*

Bu güzel tasvir, “eleştiri meleği” için de uygun bir resim sunmakta, en azından kısmen. Ama yüzü ne geçmişe ne de geleceğe dönüktür eleştiri meleğinin. Asıl derdi bugünledir, bugünle hesaplaşırken de geçmişi ve geleceği “kurgular”. Geçmiş giderek kesin hatlarla ortaya çıktıkça, geleceğin belirsiz, solgun hatları da şekillenmeye başlar eleştiri sürecinde.

Bu köşedeki yazı dizisinde tartışmaya çalıştığım asıl konu, Türkiye’nin “tarih unutkanlığı”. Bu özellik, yine Türkiye’ye atfettiğim “eleştiri sevmeme” meziyetiyle çok belirgin biçimde örtüşüyor aslında. Eleştirinin en önemli işlevi olan tarihi devreye sokma; tarihten, özellikle de kendi tarihinden bu derece uzak duran, durmaya çalışan bir toplumda pek de tutunamayacak bir işlev doğal olarak. Başka deyişle, tarih çiçeğinin yeşermesine izin vermeyen bir toprakta eleştiri tohumunun da yetişmesi pek mümkün değil. Bu, iki taraflı bir süreç. Eleştiri zayıfsa, hatırlama yetisi de zayıf kalıyor. Tarih ögesi eksikse, eleştiri yetisi de yolda kalıyor.

Gelelim ikinci soruya. Eleştiri, nesnesinin yerine bir alternatif önermek zorunda mıdır? Yani bu toplumu eleştirirken, ondan daha “iyi” bir toplumu tanımlamamız mı gerekir? Eleştiri, yöneldiği geleceği ne ölçüde önceden bilmek zorundadır, o geleceği gerçekten de tanıyabilir ve tanımlayabilir mi?

Bu, birçok açıdan cevaplanması güç bir soru. Ve sanırım bu sorunun cevabında; muhalefet etme, direnme, karşı koyma, hatta devrime veya reforma yönelik politikalar arasındaki farklılıklar da gizli. Biraz şöyle de sorabiliriz soruyu: olumlu/pozitif (alternatif öneren) eleştiri mi, olumsuz/negatif (alternatif önermeyen) eleştiri mi?

Eleştiri meselesini bu yazı dizisi çerçevesinde daha da derinleştirmek, sanırım biraz sıkıcı olacak. Dile getirdiğim sorunun önemini vurgulayarak hem bu yazıyı hem de “Türkiye, tarih bilinci ve eleştiri/eşkıya geleneklerinin karşıtlığı” konusunu sona erdirmek istiyorum.

………………………………………………………………………..
*) Walter Benjamin: Tarih Kavramı Üzerine. Çeviren: Ahmet Cemal. Kaynak: Pasajlar, Yapı Kredi Yayınları 1993 (http://yersizseyler.wordpress.com/2013/12/31/tarih-kavrami-uzerine-walter-benjamin).

www.hakanguerses.at

Vielleicht gefällt dir auch