Emekli AA yöneticisi Selim Esen │Ajansın bugünkü hali utanç verici

Selim Esen, 1966’da TRT’ye girdi. Sırasıyla muhabir, müdür yardımcısı ve müdürlük görevlerini yürüttü. Radyo Televizyon Yüksek Kurulu’nda haber denetçiliği yaparken 1992’de emekli oldu.

Ankara – Selim Esen, 1943’te Ankara’da doğdu, kitle iletişimi üzerine lisansüstü eğitim yaptı. Gazeteciliğe Antalya’da İleri gazetesinde muhabir olarak başladı. 1966’da TRT’ye girdi. Sırasıyla muhabir, müdür yardımcısı ve müdürlük görevlerini yürüttü. Gazeteci olarak “Kıbrıs Barış Harekâtı”nı izledi. “Gazi” unvanı ve Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin “Milli Mücadele Madalyası” verildi. Radyo Televizyon Yüksek Kurulu’nda haber denetçiliği yaparken 1992’de kendi isteği ile emekli oldu. Aynı yıl Anadolu Ajansı Görüntülü Haber Merkezi’ni kurdu ve daire başkanlığı görevini yürüttü. 2004-2008 yılları arasında, “Kuşadası Öykü ve Şiir Günleri”ni düzenledi; bu etkinliği, her yıl kitaplaştırdı. Birçok ödülün yanı sıra TGC 2016 Burhan Felek Basın Hizmet Ödülü’nün de sahibi olan Esen, Basın Konseyi, Türkiye Gazeteciler Cemiyeti, Çağdaş Gazeteciler Derneği, Parlamento Muhabirleri Derneği üyesi. Çeşitli dergi ve gazetelerde yazıları yayımlanıyor.

Gazetecilik ağırlıklı bir yazım ve yaşamınız var. Gazetecilik, normal bir yazar yaşamından çok daha hareketli, riskli, özverili ve koşuşturma içinde bir yaşam. “AJANS HABERLERİ, Olaylar Sarmalında Yazıl(a)mayanlar” kitabınızda, şöyle diyorsunuz: “AA, Türk dış politikasının, Türkiye’nin sosyal, ekonomik ve günlük yaşamının da yakın tanığıdır. O yüzden AA’nın haberleri ve fotoğrafları, araştırmacılar için birinci elden kaynak niteliği taşır.” Kitabın baskısı, Haziran 2016’da yapılmış. Yani çok yeni değilse bile eski de değil. Son birkaç yıl düşünüldüğünde, Anadolu Ajansı (AA) için aynı şeyleri içtenlikli olarak söyleyebilir misiniz?

Selim Esen: Evet, AA’nın haberleri ve görsel belgeleri, araştırmacılar için birinci elden kaynak niteliğini taşır. Ancak bu, AA’yı yönetenlerin düşünce ve görüşleri doğrultusunda değerlendirilmelidir. AA, Kurtuluş Savaşı başlarında Kuvayı Milliye’nin sesini ülke genelinde ve yurtdışında duyurmak amacıyla kurulmuştur. Haberleşme işlevi yüklenilmiş milli bir kuruluş. Bağlantısız, yansız, tarafsız haber üretmekle görevlidir. Ne var ki Atatürk’ün ölümünden sonra pek çok şey gibi AA da kuruluş amacından ve ilkelerinden uzaklaşmıştır.

Yalnızca son altı ayı değil, tek partili dönemden Demokrat Parti iktidarına, 27 Mayıs Devrimi’nden 12 Mart 1971’e, oradan 12 Eylül Darbesi’ne ve nihayet günümüze, AA’nın nereden nereye geldiği net bir biçimde görülebilir. AA, kimi dönemlerde basının bağımsızlığına inanan yöneticilerle yönetildiğinde basın meslek ilkelerine uymuştur. Ne var ki bunu bir istisna olarak belirtmeliyiz. Mart 2019 mahalli seçimlerinde İstanbul’u örnek aldığımızda, AA’yı uzun uzadıya anlatmak gerekmez. Kurumun haberciliği kamuoyunun gözleri önünde cereyan etmiştir. AA, halkımızı “yalan”, “asılsız” haberleriyle aldatmış, yanıltmıştır. Söyleyecek başkaca bir söz bulamıyorum. Bir haberci, gazeteci olarak, kendi adıma, halkım adına utanç duyuyorum.

Bir insanın her şeyi bilmesi mümkün değil. Ancak bilgiye ulaşma diye bir şey var. Ben de, “AJANS HABERLERİ” kitabınızı okurken o kadar çok şey öğrendim ki. Hatta “vay” dediğim yerler oldu. Gördüm ki pek çok olaya tanıklık etmişsiniz. Bu olaylar içinde size de çok ilginç gelen, sizi çok üzen ya da çok sevindiren oldu mu?

Sevinç ve hüzün zıt duygular olmasına karşın insan yaşamının değişmeyen gerçekleridir. Yaşamın her karesinde karşılaşılan temel olgulardır. Benim de herkes gibi sevinçli ve hüzünlü anlarım oldu, oluyor kuşkusuz. Ölümler hep üzmüştür beni. Yalnız ailemden, yakınlarımın ölümleri değil, dostlarımın hatta hiç tanımadıklarımın ölümleri de beni derinden yaralar. Çalışma hayatımda pek çok sevinç ve hüzün yaşadığımı söyleyebilirim. Örneğin, “Olayların İçinden, Bir TRT Tarihi Denemesi” adlı kitabımda yer verdiğim “1974 Kıbrıs Barış Harekâtı”nda gördüklerim, yaşadıklarım gerçek hüzünlerdir. Derler ya ‘yaşayan bilir’ diye, işte öyle bir şey… Olay yerinden anlatımlarım, izlediklerimin haber bültenlerinde, haber programlarında yer alması da sevinç duyduklarımdır.

Selim Esen (sağda) CHP Sanat Çalıştayı-Seferihisar katılımcıları arasında.

Aynı kitapta, “Kaynakça” çok geniş bir yer alıyor. Ama olayların arka yüzünü anlatabilmek için bir belleğin olduğu da görünüyor. Selim Esen hiç günlük tuttu mu? Kitaplarınızda bu günlüklerden faydalandınız mı? Bir de, “Olaylar Sarmalında Yazıl(a)mayanlar” kitabın ikinci adı. Buradan baktığımızda, ‘yazılanlar’ mı, ‘yazılmayanlar’ mı ağırlıkta. Ya da kitap, adına uygun olarak “Yazıl(a)mayanlar”ın kitabı mı?

Başvuru kitabı yazıyorsanız, yararlanılan eserleri kaynakçada göstermek eseri güçlü kılacak önde gelen bir özelliktir. İnsan dağarcığı kısıtlı biliyoruz. Olanı biteni, yaşanılanları beyne kaydetmek bir yere kadar… Onun da bir kapasitesi var. Bellek unutmak istediğini kaydından siliyor, değerli gördüğü bilgileri kayda geçiriyor, göz önünde tutuyor. Bir başka deyişle beyin gücüne güvenmek her zaman geçerli olmayabiliyor. Gazeteciliğin ön koşullarından birisi, belki de önde gideni izlenenleri, gözlenenleri bir tarafa not etmektir. Bir haberci olarak bunu alışkanlık haline getirdiğinizde doğruya kısa yoldan daha çabuk ulaşabilirsiniz. Çalışma hayatım boyunca sürekli not aldım, yaşadığım günlerin önemli gördüğüm belgelerini arşivledim. Anılarımı, yaşadıklarımı yazıya dökerken bunlardan yararlandım. “Yazıl(a)mayanlar” dediğimde AA hakkında bilinenlerin yanı sıra bilinmeyenleri de aktarmak istedim. Doğal olarak hiçbir şey, hiçbir eser, hatta hiçbir insan tam ve mükemmel olamaz. Daima ve her zaman eksikler olacaktır.

Türkiye’de dünden bugüne, demokrasi ve basın, desem ne söylersiniz?

Ne diyeyim, Osmanlı’dan Cumhuriyet’e, 1923’den günümüze demokrasi ve basın geçmişimiz tarih kitaplarında sergileniyor. Demokrasi varsa basından söz edilebiliyor. Yoksa yok… Basın denilince halk adına, halk için haber üretimi akla geliyor. Yansız, doğru, tarafsız, zamanında… Basın için kullandığımız “yansız” sözcüğü çoğu zaman “yandaş” olarak karşımıza çıkabiliyor. Bunun özgün örneklerini yakın geçmişimizde, özellikle de Kurtuluş Savaşı’nda görebiliriz. “Mütareke Basını” adı verilen bu dönemde Ali Kemal, Refi Cevat Ulunay, Sait Molla, Mustafa Sabri Efendi, Mehmet Asım gibi gazeteci ve yazarların vatan hainliğine uzanan tutumları… Bakar mısınız Ali Kemal ne diyor?

“Padişaha sadakatle bağlı Anadolu halkı, Mustafa Kemal denilen şakiye haddini bildirecektir.” (20 Nisan 1920, Peyami Sabah)

Ya, Ref’i Cevat:

“İngilizleri bekliyoruz. Türkler kendi güçleriyle adam olamaz. İngilizler elimizden tutarak bizi kurtaracak.” (21 Nisan 1919 Alemdar Gazetesi)

“Azimli bir hükümet, ‘Kuvayı Milliye’ adı altına sığınan bu haydutların kafasına neden bir yumruk indirmiyor?” (16 Mart 1920, Alemdar Gazetesi)

Mütareke basını budur. “Mütareke basını” bugünleri anlamamız için tarihi bir derstir. Günümüze geldiğimizde, iktidar, tüm basını denetimi altında tutmak istiyor. Basının önemli bir bölümü tek ses çıkaran koro haline gelmiş durumda… Bunlar kendilerini, iktidarın her uygulamasını kayıtsız şartsız desteklemekle görevli kabul ediyorlar! Yani, yandaş… Egemen güçlerin olanaklarından yararlanmak için bir kısım medya, milli çıkarlarımızdan ödün veriyor, gerçekleri saptırıyor ya da abartıyor. Demokrasimiz ve ona paralel olarak basın, olması gereken, özlediğimiz noktada değil ne yazık ki.

“Açık Çekmece”yi konuşalım biraz da. Mekânlarıyla, şair ve şiirleriyle, müziği ve müzisyenleriyle, siyaset ve toplumsal olaylarıyla, dostluk ve insan ilişkileriyle 50’lerin, 60’ların Ankara’sını anlatıyor. Birleşmiş Milletler’in 25 Haziran 1950’de Kore’ye müdahale kararı almasını; Demokrat Parti iktidarının NATO’ya girme sevdası yüzünden bu savaşa katılarak arkerlerimizin ölüme sürüklenmesini; Mustafa Kemal’in naaşının Anıtkabir’e taşınmasını; 27 Mayıs 1960’la Demokrat Parti’nin durumu ve Yassıada duruşmaları ve buna benzer daha birçok önemli olayları anlatmasıyla da yakın tarihimize ışık tutan bir anı kitabı. Açık ve akıcı bir anlatım diliyle. Ancak adı gibi sonu da açık bir pencere ve aradan onca zaman geçmesine rağmen o pencere kapatılmamış. 70’ler ve 80’ler ne zaman yazılacak ya da böyle bir çalışmanız var mı? Bir de “Açık Pencere” çıktıktan sonra o yıllara ait, “keşke şunu da yazsaydım” dediğiniz, unutup da hatırladığınız bir olay oldu mu?

“Açık Çekmece” olayların sarmalında çocukluğumdan 1965 yılına uzanan yaşamımdan kesitler içeriyor. Bende iz bırakan, yer eden Ankara yaşamımın kısa bir geçmişi… Burada atladıklarım, unuttuklarımı da, belge toplama aşamasını tamamladığım “Açık Çekmece”nin devamı olarak düşündüğüm “Çekme Gözü” adıyla hazırlamaya çalıştığım kitapta anlatmaya çalışacağım. Üzerinde çalışıyorum.

Kitaptan, okumadan uzak bir yerde düzenli olarak edebiyat, sanat etkinlikleri yapmaya başladınız; Kuşadası gibi bir yerde. Sonra bunları, “Kuşadası’nda Öykü ve Şiir’e Yolculuk” adında kitaplaştırdınız, yıllarca. Biraz o etkinliklerinizden anlatın bize; güzelliklerini, zorluklarını, davetlileri…

“Kuşadası Öykü ve Şiir Günleri” eşim Sultan Su Esen’in projesiydi. Rahmetli Aydın milletvekili Mustafa Kemal Yılmaz ile birlikte zamanın belediye başkanı Fuat Akdoğan’ın da katkılarıyla kotardılar. Ben, planlamasını ve yürütülmesini sağladım. 2004-2009 yıllarında gerçekleştirilen etkinlik, kitaplaşan bir kültür-sanat etkinliği olarak Türkiye’nin ilklerindedir. Kuşadası beş yıl süreyle ülkemizin önde giden edebiyatçılarına ev sahipliği yaptı. Dolayısıyla bizler de Kuşadası’nın tanıtımına katkıda bulunduk. Türkiye’nin dört bir yanındaki kütüphanelerde okurun hizmetine sunulan etkinlik kitaplarımızla ne kadar gurur duysak azdır.

Son sorum da öyküden olsun istiyorum. Kısa, durum öykülerinizi keyifle okuduğumu söylemek isterim. Ama sanki bu konuda- öykü yazma- üretiminiz kısıtlı gibi. Bunun özel bir nedeni var mı?

Öykü yazarı değilim. İçimden geldiğinde, bir konu yakaladığımda yazmaya çalışıyorum. Bu anlamda öykü yazarlığım kısıtlı, üretken değilim. Bana bu söyleşi olanağını sunduğunuz için teşekkür ediyorum. Bol okumalı günler dileklerimle.

………………………………
ayseesimsek@hotmail.com

Vielleicht gefällt dir auch