Ergun Küzenk | Acıyla hemhal olmuş bir coğrafyayı yazmak

Egun Küzenk, Bitlis’in Kasrik köyünde doğdu. Ankara’da gazetecilik, radyo-televizyon eğitimi aldı, ama ticarete atıldı. Yıllar sonra yazıya döndü. Yayınlanmış iki kitabı var.

İstanbul – Şair, yazar, tiyatro ve sinema sanatçısı Ercan Kesal, Ergun Küzenk’in“Alvira’nın Kızları” kitabının arka kapak yazısında şunları yazar: “Küzenk’in hikâyelerini dinledim, Ergun Küzenk, Kurosava’ya benziyor. Kurosava’nın, ‘Ben çekeceğim sahnede hüznün açığa çıkmasını istiyorsam fonda mutlaka neşeli bir çocuk şarkısı çalarım’ sözleri geliyor aklıma.Alvira’nın Kızları’nı okurken arkada duyduğunuz neşeli çocuk şarkısı hikâyenin kederini daha da katmerliyor. Ergun Küzenk, E. Galeano’ya benziyor. Onun ahvadından… Yazdıklarına hikâye, öykü ya da deneme demekten daha çok ‘anlatı’ tabiri yakışıyor. Anadolu insanının kederini anlatıyor Küzenk, gülümsemesinin ardına saklayarak üstelik. Galeano için ‘yaşadığı sürece matadorun değil, boğanın tarafını tuttu’ derler. Küzenk de hikâyelerinde hep mazlumun, yoksulun, ötekinin, çaresizin yanında duruyor. Acıyla hemhal olmuş bir coğrafyanın kenarına oturmuş bir bilge sakinliğiyle…”

Ercan Kesal, Küzenk’in dilini, edebi tarzını çok güzel özetlemiş gerçekten de.1947 yılında Bitlis’in Kasrik köyünde doğdu Küzenk. Babasının eğitmenlik yaptığı köydür bu. “Küçük Köşk” demektir Kürtçe’de. Yeni adı ise Nallıdere’dir. 1951 yılında Ankara’ya göçmüş aile. Yoksulluktan kurtulacağı yeni ekmek kapıları aramış. İlk, orta ve yüksek okulu Ankara’da tamamlar Ergun Küzenk. Gazetecilik, radyo-televizyon eğitimi alır. Gazetecilik yapar, ama çok uzun sürmez bu. Ticarete atılır. Yirmi yıl sonra o işi de bırakır, bir sahil kasabasında sürdürür yaşamını. Sonra, kansere yakalanır. Tam o sırada, ilk ve tek torunu Emre Özler dünyaya gelince, tekrar Ankara’nın yolunu tutar. Şimdi Ankara’da. Hikâye yazma serüveni de burada başlar. Nasıl mı?

Bu girişi sizinle paylaştıktan sonra, Küzenk’le yaptığımız görüşmeye geçelim ve yukarıdaki ilk sorudan başlayalım sohbetimize.

Nasıl başladı hikâye yazmak?

Ergun Küzenk: Kablumbağa” adlı bir hikâyesimi paylaştım sosyal medyada. Çok önemli tepkiler aldım. Çok beğenildi. Israrla yazmamı isteyenler çoğaldı. Hiç aklımda yokken iki kitap sahibi oldum. Ömrüm izin verirse Celal İnal kardeşimle önemli bir projeyi de hayata geçireceğiz.

İki eseriniz var: “Bitlis’ten Ankara’ya, Beni Duyuyor musun?” ve  “Alvira’nın Kızları”. Yenileri de olacak. Edebiyat nedir, ne ifade ediyor sizin için?

Edebiyat yaşamayı, matematik düşünmeyi, diyalektik kavramayı öğretir, diye başlayayım. Yani iyi yaşam, insanca yaşam, insanların birbirlerini sevmesi, düzenli insan ilişkileri, edebiyattan ve okuma kültüründen geçer. Edebiyat bize yaşamı öğreten, detaylandıran, güzelleştirendir. Ama sen güzel bir yerde durmuyorsan, kendi farkındalığında değilsen, edebiyat seni alıp da güzel bir yere de taşımaz, bunu da söyleyeyim.

Yazmaya gelince, ben kendimi fazlaca edebiyatçı görmedim. Niye görmedim? Çünkü edebiyatın içine bir takım kurallar koymuşlar. Başlangıç, gelişme, sonuç gibi. Büyük harfti, küçük harfti vs. Ben bunlardan azade düşüncede biriyim, kuralsızım. Yazar çevreyi, doğayı, insan sevgisini, sevdalarını, aşklarını iyi özümsemelidir. Yüzeysel olduğu zaman edebiyatın da buna pek katkısı olacağını söyleyemeyiz.  

Bunları bilmek edebiyat için yeterli mi? Edebiyat dil bilmek ve dili kullanmak değil midir aynı zamanda?

Tabii, yaşamı özümsediğin kadar dili kullanmak, yazıya aktarmak da önemli. Şu da var: özümsenmeden yazılan yazıda ruh olmuyor. Ruh olmayınca metin, yazı tat vermiyor. Yine söyleyeceğim, edebiyat kurallarını sevmiyorum. Yazar yalın, akıcı bir dille söylemek istediğini anlatmış. Samimi bir dil. Ama birisi kalkıyor, büyük harf, küçük harf dayatmaları yapıyor. İşte ben bu kuralları sevmiyorum. Gerçi son yıllarda baştan sona küçük harf kullanmayı tarz yapanlar var.

Yazmaya nasıl başladığınızı anlattınız ama bunu biraz açalım mı? Sizi yazmaya iten şey nedir?

Benim mesleğim gazetecilik biliyorsunuz. Bir gün bir yazı paylaştım: Mumlu Safiye. Bir anı olsun diye yazdım. Çok eleştiri aldım. Bunlar olumlu eleştirilerdi, çok beğenildi. Amerika’dan bir edebiyat eleştirmeni, eğitimci biri ulaştı bana. Ergun Bey bu yazı sizin mi, diye. Yazıyor musunuz, diye sordu. Hayır, dedim. Yazmayı düşünmüyor musunuz, bu yazı güzel bir yazı, gibi birçok sözler etti. Başka bir eğitimci (o zaman Ergun Bey’dim, şimdi Ergun Abisi oldum); güzel yazıyorsunuz, kırılma noktaları yakalayıp, olay ağını genişletmeniz daha iyi yazmanızı sağlar. Bu yazı gibi ve daha güzel yazılar çoğaltabilirsiniz, dedi. Bu ve buna benzer yaklaşımlar beni yazmaya yöneltti. Ama ben tembel tabiatlı bir adamım; yazıları toplayayım, oraya, buraya götüreyim, dosya oluşturayım gibi işler yapamıyorum. Celal İnal da sağ olsun, senin yazıları ben dosyalarım, dedi. Ben de yazmaya daha çok vakit ayırdım.

Neler yazdınız, nelerden etkilendiniz? Daha çok hangi zamanlarda yazdınız?

Yazdıklarımın büyük çoğunluğu yaşadıklarım. İçinde kurgu çok azdır. Ben daha çok mizahçıyım. Ben bu toplumun içindeyim; sokakta, markette, Kızılay’dayım. O kadar çok şey var ki yazacak. Mesela birkaç gündür uykularıma giren, zaten öksürükten fazla uyuyamıyorum. Kanser, kemoterapi çok farklı bir duruma getiriyor insanı. İçinde bir bomba patlıyor, atom bombası; insanlıktan çıkıyorsun… “Çiler” öykü var. Bu sabah biraz kendimi iyi hissettim, erkenden kalktım ve onu yazdım. Kısa bir öykü, zaten hep kısa öykü yazıyorum. Bu hastalık nedeniyle üç-dört aydır yazmıyordum. Ama bu sabah Çiler’i yazdım. Bir de sipariş öyküm var.

Ergun Küzenk

Sipariş öyküler de mi yazıyorsunuz?

Yok, yazmıyorum ama bir tane var. Portre, başlıklı bir öykü. Fotoğraf sanatçısı Necdet Kılıç’ın önerisiyle yazdım. Konusu da çok ilginç ve politik yönü de olan bir öykü. 26 yaşında bir insan, bir gün kafasından bir kurşun yiyor, komaya giriyor ve günler sonra bir bebek gibi uyanıyor. Bellek yok. Konuşamıyor. Bebekler gibi agu durumu. Öğretmen olan kız kardeşinin sabrıyla, önüne koyduğu hecelerden yeniden dil öğreniyor, konuşmaya başlıyor. İlk öğrendiği de sokak kapısından giren babaya parmağını uzatarak, “baba” demesi.

Peki, şiir de yazdınız mı?

1968-69 yıllarında Yeni Akış diye bir dergi çıkartıyordu avukat bir arkadaş. O dergide birkaç şiirim yayınlandı ama orada kaldı. Bir daha hiç şiir yazmadım. Şiir beni sarmadı. Şiirle kendimi, düşüncelerimi ifade edemiyorum sanırım. Belki de ayrı bir yetenek şiir yazmak. Ama şiir okurum. Bazı şiirleri de çok severim.

Okuduğunuz kitaplardan, bunu ben yazsaydım ya da bunun gibi bir kitap yazabilsem dediğiniz oldu mu?

Olmaz olur mu, oldu tabi. Mesela, Şolohov’un Durgun Akardı Don, Fyodor Gladkov’un Çimento, Orhan Kemal’in Bereketli Topraklar… İlk aklıma gelen kitaplar bunlar, ama daha da var, ben yazsaydım, dediğim. Şimdi konu buraya gelmişken şunu da söyleyeyim. On tane Orhan Pamuk, bir tane Orhan Kemal etmez.

İnsan kendiyle başbaşa kaldığında çok şey düşünür, kendiyle konuşur ve bir yüzleşmedir bu. Siz de böyle bir durumda, “keşke şunu da söyleseydim ya da söyleyebilseydim”, “insanlar şunu da bilseydi”, dediğiniz bir şey oldu mu?    

Bugünlerde çok düşündüğüm bir şey var. Keşke diyorum, insanların tamamına bu kadar düşkün olmasaydım. Bu kadar çok güvenmeseydim. Şimdi güç durumda kaldığımda, insanlar diş eti gibi çekildi.

Bu çok ağır bir benzetme.

Ama öyle, tam da öyle… Etle tırnak gibi olduğunuz insanların, sizi bir daha aramadıklarını görmek çok acı. Keşke diyorum, bu kadar biat etmeseydim. Yani biraz mesafe koysaydım.

“Biat” dediniz. Dostluk, arkadaşlık başka bir şey, biat başka bir şey değil mi?  Beklentileriniz olmasaydı belki de böyle bir değerlendirme yapmayacaktınız. Belki de biraz olsun kendinizi de eleştirip başka bir açıdan bakacaktınız. Ne dersiniz?

Doğru söylüyorsunuz, ama biat ettiğim kadınlar oldu. Ruhumu verdiğim kadın var. Sonra yok, kaybetmişsin. Onun ezikliği, onun hüsranı var. Bunları yazsam bir şiir kitabı olur. Tabii geçmişte kaldı, geçtik bunu. Ama yediğim, içtiğim ayrı gitmeyen, dostum dediğim insanlar da gelmiyor. Tam da insana ihtiyacım varken, o çok sevdiklerim, arkadaşlarım yanımda yok. Belki de dediğiniz gibi bunlar hastalığımdan kaynaklı beklentilerim. Ama bir yaşanmışlık var. Samimi söylüyorum, insanoğlu unutmaya, küllendirmeye yönelik bir yapıya sahip. Unutmasa kendi de ölür. Çocuğunu yitiren bir baba, ilk acısıyla kalsa kendi de kahrolur. Ama unutmayan babalar da var. Üç, beş yıl olmuş çocuğunu kaybedeli, her gün mezarlıkta. Ona da yaşıyor denmez; o, dünyadan ve yaşamdan kopmuş bir ölüdür zaten.

Hastalık sizi çok yalnızlaştırmış. Bir yüzden insan ilişkilerini farklı değerlendirip, farklı ölçüler vuruyorsunuz.

Doğru söylüyorsunuz. İnsan böyle pis bir hastalıkla baş başa kalınca bütün hayatı bir süzgeçten geçiriyor. İmza günüm oluyor ve arkadaşa telefon ediyorum. Kızılay’da işyeri. Aramızdaki mesafe üçyüz metre ama gelmiyor. Burnu Kaf Dağı’nın ardında, Paris’in bilmem neresinde! İmzaya gelmediği gibi, arayıp yanıma, ziyaretime de gelmiyor. Kahredici olan budur işte. Güç zamanda yani zor zamanda, insanlar diş eti gibi çekiliyor, diye tekrar ederek tamamlayım sözümü.

Züleyha Akın arkadaşımla, sevgiyle geldik size. Şifalar diliyoruz. Tekrar görüşmek umuduyla sayın Küzenk.

Yalnızlığımı paylaştığınız için ben teşekkür ederim. Kaleminize sağlık.    

Vielleicht gefällt dir auch