Etiketsiz atletli mülteci çocuk ve “Ölüyorum kusura bakma anne”

Bir tırda donarak ölenlerin ardından, anılar gelip davetsiz misafir gibi kapılarını çalınca, Dr. Hüseyin Doğan, aynı yollardan nasıl geçtiğini anlattı.

Londra – Geçtiğimiz günlerde İngiltere’de bir tırın römorkunda ölü bulunan 39 kişi birçoğumuzu derinden etkiledi. Aynı yollardan geçerek menzile ulaşabilen, yani  İngiltere’ye yerleşen göçmenler şüphesiz hepimizden farklı hislere kapılmıştır. Anılar birer birer gelip davetsiz misafir gibi kapılarını çalmış, “başaramadım, ölüyorum, kusura bakma anne” diye mesaj gönderen Vietnamlı genç kadının çığlığı önce onlara ulaşmıştır.    

Olayı ilk duyduğumda yakın çevremden dinlediğim, bir kısmına şahit olduğum “umuda yolculuk”  öyküleri canlandı gözümde. Göze alınan riskler, çekilen sıkıntılar, korku dolu yolculuklar, ‘koyun tacirleri’ denilen şebekelere ödenen servetler… Arkadaşım Hüseyin Doğan da kendi öyküsünü ‘Etiketsiz Atletli Mülteci Çocuk’ başlığıyla paylaşmış. ‘Yangınlara fazla bakan gözler yaşarmaz’ denir ama kendimi tutamadım, benim de onun gibi gözlerim doldu.

“İnsan doğduğu yeri, ırkını ve ailesini seçemez. İnsan doğunca ekonomik koşullarını da seçemez. Dünyada sınırlar oldukça, göçler, sığınmacılar, mülteciler de olacaktır” diyen Hüseyin kardeşim, artık etiketsiz atletli, mülteci bir çocuk değil. Bournemouth Üniversitesi Bilgisayar Bilimleri’nde dersler veren, araştırmalar yapan bir akademisyen. Sağlıkla ilgili yardımcı teknolojiler konusunda yaptığı çalışmalar dünyaca ilgi görüyor. Dünyanın değişik yerlerine dağılmış bilim merkezlerinde sunumlar yapıyor. BBC’de radyo ve televizyon programlarına katılıyor. Hüseyin Doğan’ın yetenekleri bilimsel çalışmalarla da sınırlı değil ama bütün bunlar başlı başına ayrı bir yazı ya da röpartaj konusu.

Göç yollarında heder olan ve heder olacağını şimdiden bildiğimiz nice Hüseyinlere yanarken, onun başarılarıyla bir parça da olsa teselli buluyoruz. Söz Hüseyin’in:

Etiketsiz Atletli Mülteci Çocuk

İngiltere’de tırın arkasında 39 kişinin cesedi bulunduğu haberini duyunca, benim ailemle bu ülkeye kaçak gelişimiz aklıma geldi. O gece üzüntüden yatamadım. O 39 canın kafalarında neler geçtiğini düşündüm. Ailemle kendi yaşadıklarımızı düşündüm. Gözlerim doldu! Bu ülkeye geliş hikâyemizi yazmak istedim. Politik ve ekonomik sebeplerin kokteyli ile ailece memleketi terk etmek zorunda kaldık. Hiç kimse durduk yere, doğup büyüdüğü topraklardan ayrılmak istemez. Hele de babam gibi 57 yaşından sonra…

Yer Hollanda. Önce, arkası camsız bir transit minibüs geldi. Arkasına pazarda mal kaçırır gibi bizi tıkdılar. O an bile dünyadaki değerimizin bir kamyonete yüklenen koyundan farklı olmadığını anladım. Ben 13 yaşındaydım. Kardeşim Halil ise daha 10 yaşında. Kamyonete yüklenen kurbanlık kuzu gibiydik…

Hepimiz yerdeki bezin üstüne sığıştık. Camsız kapı kapandı ve sanki sonsuza dek sürecek sessizlik o an başladı. Tedirginlik, korku ve üzüntüyü yanındakine belli etmeme. Hayaller, umuda yolculuk, o an başladı. Biz 7 kişiydik. Babam, annem, Hatice ablam, Ali abim, Gülseren ablam, ben ve Halil.

Büyükten küçüğe,
Enikten cücüğe,
Yan yana, omuz omuza,
Kollarımızla bağdaş kurmuştuk,
Ailecek umuda…

Birkaç yerde camsız minibüsün kapısı açıldı ve başka koyunlar itelediler içeri. Camsız minibüsdeki bizler ve hiç tanımadığımız başkaları, ara sıra gözümüzün yanıyla bakışıp, yanımızdakilerin neci olduğunu anlamaya çabalıyorduk. Belirli bir süre sonra büyükler az ve öz sohbete başladı. Biz çocuklar dinliyorduk ve onların tedirginliklerini hissedip yaşıyorduk. Yaklaşık 5-6 saat sürdü herhalde ilk yolculuğumuz. Molasız. Tuvalete gitmeksizin.

Camsız minibüs durdu. Birden kapılar açıldı. Geceydi ve karanlıktı. Birbirimize tutunup “çabuk olun, çabuk olun” sesleri arasında minibüsten inmeye çabaladık. Camsız minibüsü uzun bir tırın yanına dayamışlardı. Birkaç saniye içerisinde gece karanlığında, koyun ve kuzuları yani bizleri, minibüsten tıra yüklediler. Bizleri yüklerken kafamı sağa ve sola çevirip, o birkaç saniyede, nerde olduğumuzu anlamaya çabaladım. Onlarca tırın yan yana oldugu bir endüstriyel deponun otopark alanındaydık.

Bizi bir tıra yüklediler. Tırın ön kısmı yani kafa kısmı ile arka konteyner kısmı arasında bir silindir kazanın etrafına yerleşmeye çabaladık. Yaklaşık 20 kişi olmuştuk. Altı kişilik bir yemek masası büyüklüğünü düşünün, onun iki misli, yani iki yemek masası büyüklüğündeki alana sığıştık. Ya da iki kişilik bir yatak düşünün, ondan az daha büyük bir alanda 20 kişi. Tırın şoförünün olduğu bölümü göremiyorduk, hemen önümüzdeki kısımdı. Tırın arka konteyner kısmını da göremiyorduk. Bizi araya sıkıştırmışlardı.

Aylardan Ocak. Hava soğuk. Üzerimizde kazak üstüne kazak ve montlar. Yanımızda pattaniyeler. Benim boynumda ve ensemde bir sorun vardı, hiç rahat değildim. Enseme, sanki atlete bir şey değiyor gibiydi. İlk defa böyle birşey başıma geliyordu. Camsız minibüse binmeden önce başlamıştı. Beni uyuz ediyordu. Ne olduğunu düşünürken, bir önceki gece aklıma geldi. O an olayı çözmüştüm. Önceki gece annem ve ablamlar bizim elbiselerdeki bütün etiketleri makasla birer birer kesiyorlardı. Benim de giydiğim atletin etiketini kesmişlerdi ve arta kalan kısmı ensemi rahatsız ediyordu.

İngiltere’ye gelenler yakalanınca, üzerindeki elbiselerin etiketlerinden hangi ülkeden geldikleri tespit ediliyor ve geldikleri ülkeye geri gönderiliyorlardı. Geldiğimiz ülke belli olmasın diye, bizimkiler elbiseleri doğramışlardı. Eskiden pasaportlarla uçağa, gemiye, ya da trene binenler, pasaportları yırtıp çöplere ya da tuvaletlere atarlardı. Sığınmacının son geldigi ülke belli olmasın diye. Zaten o ülkede tutturamamış, bir de her şeyini sattığı ve geride bıraktığı, kendi memleketine gönderilme korkusu…

Brandalı tırın arkasında, çocuk gözüyle, tırın içini ve etrafı incelemeye başlamıştık. Tırın üstündeki branda, tır hızlandıkça ve rüzgâr vurdukça, sanki havada uçuşan poşet misali sallanıyor ve ses yapıyordu. Nede olsa içerdeki koyun ve kuzular onemli değildi. Aslında piyasa değerimiz o günlerin şartına göre iyiydi. Babam 7 kişilik aile için 21,000 mark ödemişti. Brandanın arasından, her yerden soğuk geliyordu.

Abim Ali tırın brandasının kenarında otoyolun ışıklandırmalı olduğunu ve Belçika’da olduğumuzu söyledi. Yine saatlerce bir yolculuktan sonra tırın yavaşladığını anladık ve hepimizi sessizlik bürümüştü. Çıtımız çıkmıyordu. Gümrüğe geldiğimizi anlamıştık. Birkaç adam sesi dışarda geliyordu. Birisi ıslık çalıp, şarkı söylüyordu. Tırın en arkasındaki kapağın açılışını duyar olduk. Gümrük memurları kontrol ediyordu galiba. O ara benden bir yaş büyük olan, 14 yaşındaki ablam Gülseren öksürmeye başladı. İnsan stresten öksürüğüne hakim olamaz ya, Gülseren’in bu inatçı öksürüğü devam edince, orda bir genç babama sordu,

“Amca kaç kişisiniz?”

Babam, “7 kisiyiz“ dedi.

Genç, babama tekrar sordu:

“Amca ne kadar ödediniz?”

Babam, “21 bin mark” cevabını verdi.

Genç, “amca o zaman kızın öksürüğüyle ne olursunuz biraz ilgilenin, yoksa hepimiz yakalanacağız” dedi.

Bizimkiler Gülseren’in ağzına havlu muydu, battaniye miydi, kazak mıydı tam göremedim, onu bastırmaya başladılar, ki öksürüğü duyulmasın. Gülseren’in öksürüğü duyulmadı.

Geleceği bir öksürüğe bağlı yaşamdı bizimkisi,
Bir öksürüğe bile katlanamayan hayat,
Bastırılmış öksürükler,
Bastırılmış duygular,
Bastırılmış hislerle,
Umuda yolculuktu bizimkisi…

Memleketini terketmişti çocuklar,
Nerde olduklarını bilmeksizin,
Birbirine sarılıp kenetlemişlerdi,
Soğuktu ve kimliksizdi insanlık,
Soğuktu ve kimliksizdi insanlık,
Soğuktu ve kimliksizdi insanlık,
Etiketsiz, umuda yolculuktu bizimkisi…

O brandalı tır ve içindeki yarım metre kareye sıkıştırılmış insanlık, birden heyecanlandı. Tır bir sağa bir sola hafifçe sallanıyordu. Bir beşikteki bebek gibi sallanıp, sanki uyumaya çabalıyordu. Hepimizin gözünde uyku zaten tütüyordu. Brandalı tırın gemide olduğunu anladık. Sınırı aşmıştık. Herkes derin bir nefes aldı. Sessizce ara sıra sohbet ediyorlardı. Birkaç kişi tırın arka konteyner kısmına bakıp, tırın neyle yüklü olduğunu anlamaya çabaladı. Arkada camlı panellerin yüklü olduğunu söylediler. Sigara yakan oldu, tırın arka tarafına gidip, tuvaletini yapan da.

Benim hemen yanımda ablam Gülseren vardı. Bir ara uykuya dalar gibi oldum. Saatlerce bağdaş kuran ayaklarım, kilitlenmiş kollarım aniden gevşeyiverdiler. Kolum pat diye aşağı düştü. Gülseren’in bacağının üstüne düştü kolum sandım. Uyandım baktım ki kendi bacağımın üstünde kolum. Aynı pozisyonda saatlerce oturmaktan ve brandalı tırın soğuğundan, bacağım nerdeyse donmuştu. Kendi bacağımı hissetmez duruma gelmiştim. Kimseye de belli etmedim.

Şu an 38 yaşındayım ve sağ bacağımda romatizma var. Kimbilir, belki ocak ayında, soğuk bir gemideki brandalı tırın etkisiyle, romatizma oluşmuştur, bu 13 yaşındaki, etiketsiz atletli, mülteci çocukta…

İnsan doğduğu yeri, ırkını ve ailesini seçemez. İnsan doğunca ekonomik koşullarını da seçemez. Dünyada sınırlar oldukça, göçler, sığınmacılar, mültecilerde olacaktır. Sınırları aşmaya çabalarken hayatını kaybedenlerin hikâyelerini haber manşetlerinde takip ediyoruz.

Kaçak yollarda sınırları aşmak için uçağın iniş takımlarına saklananların…
Lastik botlarla okyanusları ve denizleri aşmaya çabalayanların…
Tırların arkasında ve konteynerlerden gizlenenlerin, ANISINA…

Hüseyin Dogan*


*Hüseyin Doğan’a anılarını paylaşma izni verdiği için çok teşekkür ediyorum.
semihsavasal@yahoo.de

Vielleicht gefällt dir auch