HAKAN GÜRSES

Güvercini vurdular*

Viyana – Hrant Dink cinayeti ertesinde yazılabilecek ne kaldı?

Acımı anlatacak her söz, vazife icabı söylenmiş, yasak savma kabilinden bir samimiyetsizlik duvarına çarpıp dağılacak diye korkuyorum. Tüm medya, hemen tüm siyasetçiler, hattâ aralarında muhbir vatandaşların ve Dink’in ölümüne için için sevinenlerin de bulunduğundan emin olduğum “ulusalcı” ya da “milliyetçi” zevat; hepsi öylesine sahip çıktılar ki artık konuşamayan Hrant Dink’e, onun ardından konuşmaya çalıştığımda sesim bu alçakların sesine benzeyecek diye korkuyorum. Dilim onların riyakâr dilini hatırlatacak diye. Ağzımdan çıkan her sahiplenici söz, şimdi onu Türkiye adına sahiplenenlerin ezerek yokeden kucaklamasını çağrıştıracak diye…

Elim varmıyor. Ama cevaplamak istediğim, cevaplandırmamızı istediğim sorularım var. En azından şu soruya cevap arıyorum: Hrant Dink niye öldürüldü?

Genel yayın yönetmenliğini yaptığı AGOS, dar bir kesimin bildiği ve okuduğu, küçük bir haftalık gazeteydi üç yıl öncesine kadar. Burada yayınlanan bir yazısına (“Ermenistan’la Tanışmak”, 13 Şubat 2004) giriş niteliğindeki cümlesi, Dink’in ünlü 301’inci maddeden yargılanmasına neden oldu. Bir mahkeme kararı, yıllardır eleştirel sesini duyurmaya çalışan Dink’i Türkiye’ye “tanıttı” yani. Yanlış okunan bir cümle. Biraz müstehzî, göndermesi bol, Ermeni Diasporası’na yönelik bir eleştiriyi içeren cümlesi: “Türk’ten boşalacak o zehirli kanın yerini dolduracak temiz kan, Ermeni’nin Ermenistan’la kuracağı asil damarında mevcuttur.”

Katil zanlısı, “Türk’ün kanı zehirlidir diye yazmış, ben de gittim vurdum,” diyor. Bir yorum meselesi var yani ortada. Dink cinayetini anlamaya çalıştığım şu günlerde, böylesi bir noktaya varıyor düşüncemin çaresizliği: Biraz daha açık yazmış olsaydı keşke fikrini, diyorum, belki de bugün yaşıyor olacaktı. Bir yorum hatasına kurban gitti. Öyle değil midir racon memleketimizde? “Sen ne demek istiyorsun kardeşim?” lâfı, karşısındakini anlamayı baştan reddeden, ama yoketmeye hemen hazır kabadayılığın en sevdiği tehdit değil midir?

Tabiî ki bu yüzden katletmediler Hrant Dink’i. Tabiî ki, birileri “çizmeyi aştığına” karar verdiği için işlendi, işletildi bu cinayet. AGOS’ta çıkan son iki yazısında, hedef haline getirilişinin hikâyesini kendisi anlatmıştı zaten:

“Birileri karar verdi ve ‘Bu Hrant Dink artık çok olmaya başladı… Ona haddini bildirmek gerek’ diye harekete geçti. Kabul ediyorum, kendimi ve Ermeni kimliğimi çok merkeze alan bir iddia bu. Abarttığım öne sürülebilir. Ne var ki benim ruhsal algılamam bu… Elimdeki veriler ve yaşadıklarım bana bu iddiam dışında seçenek bırakmıyor.”

Bir Alman gazetecisi; Dink cinayetini Marquez’in Kırmızı Pazartesi kitabının orijinal adıyla manşetledi geçenlerde: İlân Edilmiş Bir Cinayetin Kronolojisi… Hrant Dink, son üç yıldır sistemli biçimde hedef haline getirildi. Bunda milliyetçi, ulusçu, faşist zevatın ve kendisini nicedir Türkiye Cumhuriyeti’nin bekçisi sayan bürokrat-teknokrat zümrenin olduğu kadar, sözü “bu adamın vatan hainliği”ne getiren basın mensuplarının, bunlara susarak seyirci kalan okur-yazarların da etkin payı oldu.

Yalnızca Ermeni olduğu için değil, susmayan ve hak arayan bir Ermeni olduğu için; yalnızca Türkiyeli Ermeniler’in hakkını değil, tüm ülkeye şâmil hak eşitliğini talep ettiği için hedef gösterildi Dink…

Hedefe tetik çekilmesi, yalnızca bir an meselesiydi. 19 Ocak 2007’de çekti birisi tetiği. Göz göre göre, bile bile, ilân edilmiş, haberi önceden verilmiş bir cinayete kurban gitti Hrant Dink…

Bir gazeteci, özellikle de Hrant Dink gibi bir gazeteci öldürüldüğünde, sadece bir tetikçiye atamayız sorumluğu. Ermeni azınlığın (ve Türkiye’deki tüm öteki azınlıkların) haklarının çiğnenmesine Türkiye’deki çoğunluk olarak göz yumduk. Devlet dairelerinde, sınırda, askerde kendilerine ayrımcılık yapıldığını duymak bile istemedik. Geçmişle, kendi geçmişimizle hesaplaşmayı ihmal ettik; bu sessizlik ayyuka çıkınca da, görevimizi ya Ermeni azınlığın kendisine, ya da bir avuç gözü pek aydına bıraktık. “Madem ki Ermeni…”, “Ermeni dölü” gibi dil pisliklerine rıza gösterdik. “En yakın arkadaşım Ermeni,” kalıplarıyla haklı çıkardık kendimizi. “Hepimiz bu topraklarda doğduk, bu ülkenin çocuklarıyız,” tekerlemeleriyle. Bu sessiz destek zemininde filizlendi ırkçı milliyetçilik…

Peki ya bizler, biz burada doğup büyümüşler ya da uzun yıllardır Türkiye’yi yalnızca izinden izine görenler? Bizlerin hiç mi sorumluluğu yok? Kendimize buralarda lâyık görülen ayrımcı davranışları, düşmanca sözleri ve yapılaşmış ırkçılığı gördüğümüzde celâllenen bizler, iş “oradaki” ırkçılığa geldiğinde nasıl kafamızı çeviririz? Nasıl burayı kötüleyip, orayı güzelleriz? “Aman Avrupa bizi yanlış tanımasın, aman bizi kültürsüz sanmasınlar” diye devlet sanatçılarını buralara getirtmeyi, saray yavrusu mekânlarda “kilit şahsiyetlere” davetler vermeyi, adını “dışarıya” duyurmuş vatandaşlarımızı medarı iftiharlarımız diyerek göğsümüze basmayı biliyoruz. Ama o ülkenin gerçekten de dışarıya açılabilmesi için canını ortaya koyan Hrant Dink ve onun gibi yürekli aydınlara yapılan zulüme göz yumuyoruz! İş cinayet noktasına gelince de, “Bu milletimize sıkılmış bir kurşundur!” gibi bir ikiyüzlülüğü kendimize kalkan ediyoruz.

Son yazısında “Tıpkı bir güvercin gibiyim… Onun kadar sağıma soluma, önüme arkama göz takmış durumdayım,” diye yazmış Hrant Dink. Arkadan vurdular. Çocukluğunun mahmurluğunu henüz üstünden atmamış bir gence vurdurdular. Türkiye’de artık ırkçılık noktasında seyreden bu milliyetçilik zehirinden çocuklarımızı kim koruyacak? Bizi çocuklarımızdan kim koruyacak?

“Evet kendimi bir güvercinin ruh tedirginliği içinde görebilirim, ama biliyorum ki bu ülkede insanlar güvercinlere dokunmaz.” Böyle bitiyor Hrant Dink’in son yazısı.

Okuduğum satırlarında tek bir yanılgı yoktu, canım kardeşim. Her şeyin adını koydun. Yalanı, mürailiği utanç saydın. Ama bu son cümlende yanıldın maalesef. Güvercini vurdular. Hepimiz vurduk.

………………………………..
* Bu yazı, Hrant Dink’in öldürüldüğü 19 Ocak 2007 gününün ardından kaleme alındı ve Öneri gazetesinin Ocak 2007 sayısında yayımlandı. Güncelliğini kaybetmediğini bu yıldönümünde de üzülerek gördüğüm için (ayrıca, Öneri’nin eski sayıları maalesef internette bulunamıyor), yazıyı burada 13 yıl sonra yeniden paylaşmak istedim.

http://www.hakanguerses.at

Vielleicht gefällt dir auch