GÜZEL VE DOLU İNSANLAR – II | Erich, 68’liler yenilince ‘ver elini Çin’ demişti

O bir Almanca hocasıydı. Ama politikayla ziyadesiyle ilgili aynı zamanda. Avusturya’daki Maocu hareketin kurucularındandı. 68’liler Hareketi sahneden çekilince, ‘ver elini Çin’ demişti.

İstanbul – Ölümüne çok üzüldüğüm dolu ve güzel insanlardan biri de Avusturyalı dostum, yoldaşım Erich Pöchlarn’dır. Tam da bu ayda, 2017’nin Eylül ayında ayrılmıştı aramızdan. Onunla 2000’li yılların başında, Viyana’da tanıştık. Başkentte daha önce kurulmuş, İşçi Odaları (Arbeiterkammer) seçimlerinde üç tane temsilci seçtirerek olağanüstü bir başarıya imza atmış, göçmen hakları için mücadele eden DFA’nın (Demokratie Für Alle: Herkes İçin Demokrasi) çeşitli nedenlerle çözülme sürecine girdiği bir dönemdi bu. Son anda, Afrika’dan Latin Amerika’ya kadar birbirinden farklı göçmen toplulukların entelektüellerinden ve birkaç Avusturyalı entelektüelden oluşan BUNTE (Çok Renkli) derneğiyle görüşmeler yapılmış ve yeni bir örgüt yaratılmıştı: BDFA (Bunte Demokratie Für Alle: Herkes İçin Çok Renkli Demokrasi)! Avusturya’da çok etkili olan İşçi Odaları seçimleri için, bu BDFA’nın çatısı altında bir çalışma başlatmıştık.

Çalışma başlatılmıştı ama hakkı, hukuku için uğraştığımız göçmenlerle ilişkiler zayıftı. Avusturya gibi küçük bir ülkede, sayıları yüzbinlerle ifade edilen Türkiye kökenli göçmen grupları da diğerleri gibi duyarsızdı. Göçmenler içinde önemli bir gücü olan Türkiye kökenli sol örgütler, İşçi Odaları’nın göçmen mücadelesindeki önemini henüz yeterince kavrayamamıştı. (Geç de olsa son yıllarda bunun biraz değiştiğini görüp mutlu oldum.)

Kapımızı Maoist bir Avusturyalı çalınca

Bir gün bir Latin Amerika kafeteryasında yaptığımız toplantıya, emeklilik yaşında Avusturyalı bir adam geldi. Söz aldığında, özetle; Avusturya’nın temel demokratik sorunlarını çözdüğünü ama Avrupa’nın en geri yabancılar yasasına sahip olduğunu, buna karşı mücadelemize çok önem atfettiğini, başarılı olursak bunun hem göçmenler açısından, hem de Avusturya demokrasisinin ilerletilmesi açısından kalıcı sonuçlar doğuracağını, bu nedenle bu mücadeleye katılıp görev almak istediğini belirtti. Almanca hocası olduğunu, yurtdışında üniversitelerde yıllarca ders verdiğini, emeklilik yaşı geldiği için Avusturya’ya döndüğünü, çıkardığımız yazıların redaksiyon işlerini yapabileceğini de ekledi. O kararlılık, kesinlik, Avusturya’dan yıllardır uzak olmasına rağmen sergilediği farkındalık hepimizi hayran bırakmıştı. Avusturya’ya gelir, gelmez “hangi haklı mücadelenin içinde yer almalıyım” diye kafa yormuş ve gelmiş kapımızı çalmıştı. Karşımızda olağandışı bir insan, çok farklı bir Avusturyalı vardı: Erich Pöchlarn!

Böyle duyarlı insanlar saflarımıza katılıyor ama göçmenler kendi hakları için harekete geçmeye pek niyetlenmiyordu. Biz ise, İşçi Odaları seçimlerinde en azından bir sandalye kazanıp DFA’nın statüsünü BDFA olarak sürdürme, Avusturya’nın göçmenlere tanımadığı (seçme-seçilme, belediye evleri vs.) gibi ekonomik, demokratik haklar için önce iç hukuk yollarını tüketip, sonra da Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne (AİHM) başvurmayı, uluslararası mahkemeler aracılığıyla Avusturya hükümetine geri adım attırmayı planlıyorduk. Resmi yazışmalarda Erich çok işimize yarayacaktı. Biraz sonra açıklayacağım inadı yüzünden işler biraz uzun sürse de çok önemli işler yaptı. Bu süreçte birbirimizi tanıdıkça dostluğumuz da pekişti; aile dostumuz, fakirhanemizin ve soframızın müdavimlerinden biri oldu.

Çok özel bir insandı. Avusturya’da Maocu hareketin kurucularındandı. Yıllar sonra cenazesinde tanıştığım eski yoldaşları da hayranlıkla bahsettiler ondan. Burada ismini vermeyeceğim tanınmış üniversite hocaları, milletvekilleri üniversite yıllarında onun rahle-i tedrisinden geçmişti. Bu eski yoldaşlar daha sonra gençlik iddialarından vazgeçmişler, Avusturya’yı yıllarca ya tek başına ya da koalisyonların büyük ortağı olarak yöneten, bu nedenle de Avrupa’nın en geri göçmen yasalarında en büyük paya sahip olan Sosyal Demokrat Parti’de (SPÖ) yer almışlar, böylece kariyer merdivenlerini hızla tırmanmışlardı.

Erich ise yıllar sonra döndüğü Avusturya’da bu eski dostlarının yanına değil, göçmenler için kurulan ama Avusturyalılar bir yana, Avusturya’da yaşayan göçmenlerin büyük çoğunluğunun bile haberdar olmadığı bizim cılız örgütümüze gelmişti.

68 Hareketi yenilgiye uğrayınca o da göçmen olmuştu

Yurtdışına gidişinin de ilginç bir hikâyesi vardı. Çok aktif olduğu 68 Hareketi yenilgiye uğradığında, “artık Avusturya’da yapamam” deyip önce İtalya’ya gitmişti. Orada üniversitelerde beş yıla yakın bir süre Almanca hocası olarak çalışmıştı. Daha sonra, “madem Maocuyum ne işim var Avrupa’da” diye düşünmüş, gidip Çin Halk Cumhuriyeti’ne yerleşmişti. Emeklilik yaşı gelene kadar on beş yıl boyunca Almanca öğretmişti Çinli öğrencilerine. Şanghay Ayaklanması’nın çok kan dökülmeden sonuçlanmasında bu öğrencilerin bir kısmının ve Erich’in onlara yaptığı telkinin de önemli bir rol oynadığından bahsetmişti yakın bir arkadaşı.

Erich’in bir kusuru vardı. Bilgisayara ısınamamıştı. Ya el yazısı, ya da daktilo kullanır, bilgisayar öğrenmemek için direnirdi. Elektronik posta ile ulaşma imkânımız yoktu ona. Bu da bizim işleri yavaşlatırdı. Üstelik Çin Halk Cumhuriyeti’nde en iyi yabancı hoca ödülüne layık görülmüş, o yıllar için çok pahalı olan bir HP Laptop ile ödüllendirilmişti! Bütün ısrarlarıma, “tekniğe direnen komünist olur mu” yollu alaylarıma rağmen bu konuda ikna edememiştim onu. Tahmin edeceğiniz gibi, bir redaktör için çok hayati bir aletti dizüstü bilgisayar ve o yıllarda çok kişide de yoktu.

2005’de Londra’ya göç etmeye karar verdiğimizde çok üzülmüştü. Süreç içinde biz onu, o da bizim çekirdek ailemizi sevmiş, bağlanmıştı. Oğlumuz Tuna’yı Türk olduğu için aşağılanmayacağı bir ülkede büyütmek istediğimizi açıklayıp ikna etmeye çalışıyordum onu. Birleşik Krallık’ta uygulanan “discrimination of law” (aşağılanmaya karşı yasa) BDFA’nın Avusturya için bayraklaştırdığı taleplerden biri değil miydi? Sessizce dinliyor, hak vermese de anlamaya çalışıyordu bizi.

Gidiş günümüz yaklaşmıştı. Bir gün, “bu bilgisayarı sana öğretemeden gideceğim için çok dertliyim” diye yine takıldım ona. O da ” ben de bunu söyleyecektim, gitmeden bir çalışalım şununla”, deyip şaşırtıp, sevindirdi beni. Ertesi gün Ottokring’de buluşmak üzere ayrıldık. Buluştuğumuzda laptopu çantasından çıkarmadığını görüp, “hadi, ne bekliyoruz”, diye sorduğumda, “ben bunu sana getirdim, gideceğin yerde sabit bir hayata geçmen zaman alacak, buna da çok ihtiyacın olacak”, diye cevap verdi. Asgari geçim seviyesinde, çok kısıtlı bir emeklilik parası alıyordu. O alet onun en az birkaç emeklilik maaşı değerindeydi. Asla kabul edemezdim. Çöp kutusuna doğru yürüdü; “ya şimdi alırsın, ya çöpe atarım çöpten alırsın, ya da bizden sonra gelen biri alır” diye konuştu.

Yine çok kesin ve kararlıydı; dediğini gerçekleştireceğinden adım gibi emindim. Mecburen kabul ettim ve Londra’ya getirip yıllarca kullandım bu zoraki hediyeyi. Daha sonra Viyana’ya gelip gittiğimizde de sürekli görüştük. Arada bir de telefonlaşıyorduk. Viyana-Brigittenau’da (20. Bölge’de) yemeklerini çok beğendiğimiz bir Çin Lokantasında buluşur; bazen yakın arkadaşlarımı da getirip tanıştırırdım onunla. Bizim Viyana’daki sol çevre ile de ilişkilensin diye gayret etmiş ama başaramamıştım. Maalesef bu tanıştırmalar kalıcı bir dostluğa evrilememiş, dostlarım farkı fark edememişti.

Her konuda konuşulabilecek kadar doluydu

Erich çok doluydu, hemen her konuda konuşabilirdiniz onunla. Almanca hocasıydı ama yıllarca Çin Halk Cumhuriyeti’nde yaşaması, orada edindiği bilgiler, yaptığı gözlemler onu bu alanda da uzmanlaştırmıştı. Eski ve yeni Çin Halk Cumhuriyeti’ni karşılaştırmalı olarak teorik bir çerçevede saatlerce anlatabilir, bunu yaparken günlük yaşantıdan çok zengin örnekler sunabilirdi. İlerlemiş yaşına rağmen okumaya, öğrenmeye çok tutkuluydu. Benim, Alevi hareketine yaptığım vurgu nedeniyle Aleviliği de araştırmaya başlamıştı. Stadthalle’de yapılan, binlerce kişinin katıldığı “Gençlerin Türküsü” şöleninde Erich de yer almıştı.  

İki sene önce, Londra’dan İstanbul’a arabayla giderken Viyana’ya da uğrayıp bir gece kalmıştık. Erich hep aklımdaydı ama şimdi sıkıştırmayalım, nasıl olsa dönüşte uzun kalacağız, rahat rahat görüşürüz, deyip aramadım. Dönüşümüze birkaç gün kala, ortak bir arkadaşımızdan, “Erich ist nicht mehr!: Erich artık yok!” başlıklı bir mesaj geldi, yıkıldım. En güzel ve en dolu dostlarımdan birini kaybetmiştim. Erich, bir gün terk edeceği dünyayı, içine doğduğu dünyadan daha güzel, daha yaşanılır bir yer yapmak için çabalamıştı yıllarca ve sonunda yorgun kalbine yenik düşmüştü.

Avrupa’da usulü uğurlama sayesinde son yolculuğuna yetiştim

Avrupa’da biri öldüğünde, Türkiye’de olduğu gibi hemen “yallah” denilip aynı gün, ya da en fazla ikinci gün toprağa verilmez cenaze. Cenaze töreni bazen günler, bazen de haftalar sonra düzenlenir. Bu arada mevta bir morgta bekletilip bütün sevenlerinin vedalaşmasına olanak tanınır. Erich de ölümünden üç hafta sonra toprağa verildi. Cenaze töreni için Bielefeld’den Viyana’ya geldim. 27 Eylül günü öğleden sonra, Florisdorf Belediyesi’nin sınırları içinde yer alan Stammersdorfer Zentralfriedhof adlı mezarlıkta yapılan törene katıldım.

Erich’in anlatımlarından bildiğim kız kardeşi ve Avusturya’yı terk etmeden önce yıllarca birlikte olduğu, döndüğünde de yeniden görüştüğü Avusturya’nın varlıklı ailelerinden birine mensup kadın arkadaşıyla tanıştım. Meğerse beni de onlara anlatırmış. Aileden biri gibi davrandılar bana. Törende konuşma yapmam için de ısrar ettiler. Özetle; Erich’in parası, pulu olmadığını ama buna rağmen dünyanın en zengin insanlarından biri olduğunu; hiçbir hesap yapmadan fikirlerinin peşinden koşup, inandığı gibi yaşayıp, öldüğünü; yaşamı boyunca haklının dostu, mazlumun yoldaşı olduğunu ve onun bu yaşam çizgisini kendime örnek aldığımı dile getirdim.        

Evet, güzel ve dolu insanlar, dünyanın her yerinde var. Bilmiyorum abartıyor muyum, ama farklı coğrafyalarda böylesi insanlarla karşılaşıp dost olmak; acı, tatlı  anılar biriktirmek çok büyük şans, çok büyük zenginlik ve ayrıcalıktır benim için. Peki ama o zaman, Türkiye’ye neden özel bir vurgu yapıyorum? Bu soruya vereceğim, kısa ve öz cevabımı da sonraki yazıya bırakıyorum.

semihsavasal@yahoo.de

Vielleicht gefällt dir auch