SEMİH SAVAŞAL

Güzel ve dolu insanlar – III | Kültür ve alışkanlıklar

 

İstanbulToter Winkel‚de de yayınlanan “Anadolu insanı bilgeliği ya da Türkiye ısrarımın nedeni” başlıklı yazım üzerine, bir dostum „Dolu ve güzel insanlar her yerde var, önemli olan karşılaşabilmek“ demiş ve ben buradan yola çıkarak Çek Cumhuriyeti’nin başkenti Prag’dan Jiri Amca’yı (Onkel Jiri), ardından da Avusturya’nın başkenti Viyana’dan ise Erich Pöchlarn’ı anlatmıştım ayrı ayrı. Bu yazı ise o iki anlatının özet sonucu yerine geçecek son halkası olarak kabul edilebilir.

 Bulunduğum yeri yüceltmek, başka kültürleri beğenmemek gibi bir yaklaşımım olmadığını ilk yazıda belirtmiştim. Tabii ki “Anadolu insanı bilgeliği ya da Türkiye ısrarımın nedeni” başlıklı yazıma kısacık ama anlamlı bir yorum ekleyen dostumuzun ifade ettiği gibi, dünyanın her yerde güzel insanlar vardı.

Peki ama o zaman neden Türkiye’ye vurgu yapıyordum? Neden, ömrümün karşılığı burada, bu topraklarda” diyordum?  

Bu tamamen içinde yoğrulduğumuz, şekil aldığımız kültürle ilişkili. Kanımca, kültürleri yarıştırmak, birbiriyle çarpıştırmak elbette doğru olmaz. Bize hoş gelen, başka kültürden birine nahoş gelebilir. Bunun tersi de mümkündür. Ayrıca herkes kendine göre haklı da olabilir. Biliyorum, biraz karışık oldu. Bunu da bir başka anıyla açıklamaya çalışayım.

Bir Kürt mülteci arkadaşım vardı. Diyarbakır Cezaevi’nde kalmış, çıktığında çat-pat bildiği İngilizcesi ile rehberlik yapmaya çalışırken Avusturyalı bir öğretmen kadınla tanışmış, sonra da onun peşinden gelip ilticaya başvurmuştu. Beş parasızdı. Sanırım büyük bir iştahla içtiği sigarayı bile birlikte yaşadığı kadın alıyordu ve o da bunu dert ediyordu. Daha büyük bir eve geçmek için bir sürü masraf yapmıştı kadın.

Dediğim gibi arkadaşım beş parasızdı ve hiçbir katkıda bulunamıyordu masraflara. Parası yoktu ama müdavimi olduğu dernekte arkadaşları vardı. Onlar adına söz vermişti gelip boya, badana işlerinde çalışırlar diye. Gün geldiğinde herkes bir bahane ile sıvışmış, nöbet bana düşmüştü. Durumuna üzüldüğümden çalıştığım işi bırakıp gidip iki gün yardım ettim onlara. İşi bitirip birlikte yemeğe çıktık. Hesap geldiğinde en azından kendi yemeğimi ödemek istedim ama kadın “sen bize iki gün boyunca yardım ettin, o nedenle ben ödeyeceğim” deyip kestirip attı.

Dayanışmamım böyle ücretlendirilmesi çok rahatsız etti beni. Yediğim yemek boğazıma dizildi, bir hoş oldum. Sonra da çok düşündüm bunun üzerine. Bizim kültürümüzde de birisi birine yardım ettiğinde diğeri bunun altında kalmak istemez, karşılığında bir şey yapar ama bunu böyle pat diye de temellendirmez. Şahıslar zımni olarak bilir, bu o işin karşılığıdır ama kimse bunu ifşa etmez.

Şimdi o kadına, “senin yaptığın doğru değil” diyebilir miyiz? Dersek, o da bize “asıl sizin yaptığınız doğru değil, herkes biliyor bu işin karşılığını veriyorsunuz ama dolambaçlı yollara girip bunu ifade etmiyorsunuz” demez mi? Kim haklı olur bu durumda? Hiç kimse ya da hem o hem biz.

Kültür, biraz da uzun yıllar boyunca demlenmiş, benimsenmiş, kanıksanmış ortak alışkanlıklardır. Kültürel alışkanlıklara karşı hoşgörünün, duygudaşlığın, anlamaya çalışmanın devreye girmesi gereken yer burasıdır. Burada haklı, doğru aranmaz, sadece saygı gösterilir.

Türkiyeli bir kadınla evlenen Avusturyalı bir arkadaş, “ben size hayret ediyorum. Biz de birbirimizi ararız ama bunun birlikte bir etkinliğe gitme ya da bir davet ve benzeri bir sebebi olur. Siz durup dururken birbirinizi arayıp, önce ne var ne yok diye sorup, sonra da bir saat muhabbet ediyorsunuz” demişti. Emirgan Korusu’ndaki yaşlı teyzenin “soranlarınız çok olsun” dileğinin bende yarattığı etkiyi, onda da yaratması beklenebilir mi? Beklenmemelidir. Ayrıca bu bir eksiklik olarak da görülmemelidir.

Çok uzattım, biliyorum. Bir kez daha tekrarlayarak bu bahsi kapatıyorum: “Soranlarınız çok olsun”, “hayırlı ömürler sürün”, “karşınıza hep dolu ve güzel insanlar çıksın!”

semihsavasal@yahoo.de

Vielleicht gefällt dir auch