ERTAN İLDAN

‘Hacı Bektaş kültü’nün kaynaklarına dair bazı tespitler

İstanbul – Tarihte bazı fikirler bazı şahsiyetlerin kişiliği ile özdeşleşmiştir. Hacı Bektaş-ı Veli de hiç kuşkusuz bu şahsiyetlerden biridir. Ne var ki onun kişisel yaşamı hakkında bildiklerimiz hem çok sınırlı hem de fludur. Gerçek ile efsane iç içe geçmiştir. Yaşadığı zaman dilimi konusunda bile görüşler muhteliftir. Horasan’dan geldiğini söyleyen de var, Babaîler İsyanı’ndan arta kalanlardan olduğunu söyleyen de. 1271’de öldüğünü ileri süren de var, Orhan Gazi döneminde (1326-1359)  öldüğünü ileri süren de. “Makalat” adlı bir eseri olduğunu iddia eden de var, bu kitabı, onun adına Sünnî bir sofi olan Molla Sadeddin’in kaleme aldığını iddia eden de! Evlendiğini söyleyen olduğu gibi, evlenmediğini söyleyen de. Her ne olursa olsun, 1200’lü yıllardan bu yana Türkiye, Kürdistan, Azerbaycan, Balkan, kısmen Doğu Avrupa coğrafyasında yaşayan önemli bir toplum kesiminin inançsal dünyasını derinden etkilemiş bir tarihsel figür olduğu konusunda hemen hemen herkes hem fikir.

1240’lı yıllarda Karacahöyük’e gelip yerleştiği, 1271’de “Hakk’a göçtüğü” söylenen bu dervişin, keramet ve hikmetlerini konu edinen “Velayetname” adlı kitabı (belki de kitapları) da var. Hangi zaman diliminde kaleme alındığı/alındıkları konusunda bir ittifak söz konusu değildir. Amerikalı Prof. Birge, 1400 yılında yazıldığını iddia ediyor. Aynı eserin Mehmet Kızılgöz tarafından basıma hazırlanan nüshasında, bu eserin Hicrî 1034, Miladî 1666 yılında yazıldığı ileri sürülmekte. Kızılgöz, aynı basıma yazdığı önsözde, Molla Sadeddin’in “Hünkâr’ın vefatından sonra Velayetname’yi ve Makalat’ı yazdı” der. Bu da bu konudaki kafa karışıklığına tuz biber ekmektedir.

Kült inşa etmek, yerleşik toplumların bir kültürel faaliyetidir

Nispetten yakın bir tarih sayılabilecek 1240’lı yıllarda normal şartlar içinde, bir kişinin düşüncelerini geniş insan yığınlarına benimsetmesi için, hayatın gerçek akışına temelden ters icraatlar ve ameller ortaya koymasına gerek yoktur. Taşları konuşturma, bıcakla taş kesme, taşı hamur gibi yoğurma, ölen bir çocuğu diriltme, yakılmak üzere atıldığı fırınlardan sağ salim çıkma, kayaları at gibi sürme… Gerçek hayatta mümkün olmayan bu tür işler yapan bir insanın yaşadığına inanmak için geçerli bir neden yok. Burada söz konusu olan şey, belli bir saygınlığı ve fikri ağırlığı olan bir şahsiyetin kişiliğinden, yapılan yakıştırmalarla bir kült inşa edilmesidir. Kült inşa etmek ise, yerleşik toplumların bir kültürel faaliyetidir.

Velayetname’de, “Bektaş Veli’nin Hacı Olması” başlığı altında şöyle bir efsane anlatılır: Şeyh Lokman Perende, Beytullah’ı (Kâbe) tavaf ederken günlerden arafe günüdür. Canı pişi çekmiştir. Yanındaki kişilere, “bizim Türkistan’da bugün herkes pişi pişirir” der. Bu durum Bektaş Veli’ye malum olur ve “bir tepsiye pişi koyun bana verin” der ve bunu anında “buyurun ya Lokman Perende” diyerek, Lokman Perende’nin önüne kor. Lokman, bu hali görünce hikmeti hemen anlar. Lokman Perende,  Hicaz’dan Nişabur şehrine dönünce kendisini karşılamaya gelenlerin “Hoş geldin ey mübarek Hacı” demelerine karşılık olarak “Esas Hacı, Bektaş’tır” der.

Efsane ne kadar tanıdık değil mi? Bugün Munzur Gözeleri’ne gidin orada size cemevi tarafından hazırlanmış Munzur Efsanesi’ni konu edinen broşürler dağıtırlar. Munzur, sürü sahibi bir ağanın yanında çobandır. Yoksul ve kimsesiz, saf temiz bir insandır. Ağa bir gün hacca gitmeye karar verir. Hac’da iken canı helva çeker. Bu durum, Munzur’a malum olur. Munzur, ağasının hanımına giderek; “Ağamın canı helva istedi. Helva yap ağama götüreyim” der. Evin hanımı, “Munzur’un canı helva çekti galiba, o nedenle yalan söylüyor. Yapayım da garibim kendisine yesin” der, kendi kendine. Munzur yapılan helvayı Hac’daki ağasına ulaştırır ve döner. Aylar sonra ağa köyüne döner. Köylüler, ağayı karşılamaya giderler. Ancak ağa, “esas eli öpülesi kişi Munzur” der ve kalabalık elinde süt bakracı olan Munzur’a doğru sökün eder. Munzur korkuya kapılarak kaçmaya başlar. O kaçtıkca elindeki süt gülekindeki sütler yerlere saçılır. Sütün düştüğü yerden sütbeyazı sular fışkırır ve en son noktada Munzur sırlara karışır.

İki efsane neredeyse aynı. Munzur, sırra kadem basarken; Bektaş-ı Veli bu dünyada hikmetlerini ortaya koymaya geliyor. Tek fark bu. Kim kimden esinlendi? Kararını okuyucu versin.

Kerametler, hikmetler ve Velayetname(ler)

Velayetname ya da “velayetnameler”in ne kadar aslına uygun olarak bugüne taşındığını bilmiyoruz. Zira ulus yaratma uğruna tarihsel belgelerin tahrif edildiği bilinen bir durum. Velayetname’de anlatılan efsanelerden bir diğeri şöyledir: 

Karadonlu Can Baba, Bektaş-ı Veli’den el alan Rum erenlerinden biridir. Bektaş-ı Veli’nin inayeti ve izniyle Tataristan Hükümdarı Cengiz’in oğlu Kavus Han’a karşı durmak için Erzincan’a gider. Tek başına koca bir ordunun karşısına çıkar ve bu ülkeye girmek için Kavus Han’a iki şart koşar. Birincisi: Hıristiyan olan Kavus Han ve avanesinin sünnet olmasıdır. İkincisi: Han, kardeşlik yemini etmelidir. 

Kavus Han bu durum karşısında keşişine danışır. Keşiş der ki, “bu adamı imtihana tutalım. Bir kazana koyup kaynatalım. Sağ çıkarsa şartlarını kabul edelim”. Kavus Han bu fikre sıcak bakar ve Can Baba’ya, “seni kazana koyup kaynatacağız, sağ çıkarsan senin dinini kabul ederiz” der. Karadonlu Can Baba bunu kabul eder. Üç gün boyunca kaynayan bir kazandan sağ salim çıkar. Ama keşiş, “bu iş o kadar kolay olmamalı” der ve bu sefer bir fırına atılmasını ister. Can Baba bunu da kabul eder ama bir şartı vardır: “Keşiş de benimle gelsin”, der. Neticede birlikte fırına girerler ve birkaç gün sonra fırından çıktıklarında Can Baba sapa sağlamdır, keşişin ise sadece Can Baba’ya verdiği eli sağlam çıkar. Vücudunun diğer kısımları eriyip yok olmuştur. Fakat bu da Kavus Han ve avanesini ikna etmez. Can Baba’ya  bir de zehir verirler. Bu imtihanı geçmesi durumunda, din değiştireceklerini söylerler. Can Baba bu imtihanı da -Bektaş-ı Veli’den aldığı güçle- geçer. Neticede, Tatar hanını Müslüman yapar.

Bu efsane de Dersimliler için çok tanıdıktır. Dersim’in güçlü seyit ocaklarından biri olan Kureyşan/Qureşan Ocağı’nın kurucusu Sey Qureş’i (Seyit Kureyş) sihirbazlık yapıyor diye Selçuklu hükümdarı Alaaddinî Keykubat’a (1220-1237) şikayet ederler. Selçuklu hükümdarı, Mazgirt’e bağlı Bağin denilen yere gelir, Sey Qureş’i ateşte yakmaya karar vermiştir. Sey Qureş fırına girerken, fırının kapısını tutan fırıncıyı da elinden kaptığı gibi beraberinde içeri sürükler. Günler sonra fırın açıldığında, Qureş’in bıyık ve kaşlarının buz bağladığı, fırıncının da üzerine kırağı düşmüşcesine beyazlamış olduğu görülür. İkisi de sağ salim çıkarlar fırından. Sey Qureş’in hikmet ve irfan sahibi bir kişi olduğunu teslim eden Selçuklu hükümdarı, kendisine imtiyazlar vermek isterse de Qureş kendi vatanında özgürce yaşamayı seçer. Fırıncıya da Dewreş Gewr olarak rayberlik (rehberlik) makamı verilir. 

Yazı uzamasın diye, Karadonlu Can Baba’ya içirilen zehirin, Dersim’de Axucan Ocağı’nın kurucusuna içirildiğini geçerken belirtmekle yetiniyorum. Bu arada, bu fırında yakma efsanenin Tevrat’ta  Peygamber Daniel bölümünde neredeyse aynı biçimde konu edildiğini hatırlatmalıyım. Velayetname’deki Karadonlu Can Baba’nın hangi menşeiden damıtıldığını ferasetinize bırakıyorum.

Velayetname’de Hacı Bektaş-ı Veli’nin hikmetlerinden biri olarak anlatılan bir diğer efsane ise, “yürüyen kaya”dır. Rivayet odur ki Sey Mahmudî Hayrani, Konya’dan Karacahöyük’e gelmek üzere bir ayının sırtına binmiş ve eline kamçı olarak da bir ‘yılan’ı almıştır. Bunu gören Hacı Bektaş-ı Veli üzerinde oturmakta olduğu kayaya “yürü” der ve kaya yürümeye başlar. Bu haliyle Mahmudi Hayrani ile karşılaşır. Canlıyı yürütmek ile cansızı yürütmek arasında kalın bir çizgi çekilerek, kimin kime talip olacağı anlatılmış olur.

Velayetname’de anlatılan bu efsane Dersim inancı içinde son derece bildik ve tanıdıktır. Sey Qureş, Muxundu’nun tepesinde ayıya binmiş, elinde kamçı olarak ‘yılan’ olduğu halde Baba Mansur’un Muxundu’nun içinde örmekte olduğu ‘duvar’a doğru gelmektedir. Baba Mansur ördüğü duvara “yürü” der ve Qureş’i bu şekilde karşılar. Qureş, “büyüklenme ile kusur işledim. Bağışla, pirimsin”, der Baba Mansur’a.

Benzer biçimde darda kalmış gemicilerin imdadına yetişme gibi efsaneler, Dersim inancı içinde Hızır’ın kerametleri olarak anlatılagelmiştir. Ancak burada önemli gördüğüm bir ayrıntıyı da belirtmeden geçemiyeceğim. Dersim inancı içindeki Hızır darda kalanlara yardım ederken karşılığında hiçbir hediye veya bağış kabul etmemiştir. Anlatılarda bu tür argümanlara yer verilmez. Oysa velayetnamelerde, Hünkar Bektaş-ı Veli’nin himmetine sığınan gemiciler, kendilerini kurtarmaları durumunda, karşılık olarak bir takım maddi hizmetler sunmayı vaad etmekte ve bunu gerçekleştirmektedirler.

Görüldüğü gibi, Hacı Bektaş-ı Veli’nin velayetnamelerinde anlatılan bir dizi efsanenin kaynağı, Dersim inancı içinde önemli yer tutan anlatılardır. Bunun yanında, Hıristiyan inancı içinde önemli bir yer tutan “ölünün diriltilmesi” gibi anlatıların da velayetnamelerde yer aldığını belirtmeliyiz.

Tüm bunlar neyi  ifade eder? Hacı Bektaş-ı Veli’nin Velayetnamesi’ndeki (ya da velayetnamelerindeki) anlatılar, göçebe toplumların değil, yerleşik toplumların zihinsel faaliyetlerinin ürünüdür! Benim çıkardığım sonuç bu.

………………………………………

ertanildan@hotmail.com

Vielleicht gefällt dir auch