Haşlanmış fasülye, Marquez, vektörler vesaire

İnci Aral, çok yetenekli bir yazar, çok iyi bir gözlemci. Ayrıntılardaki vurguları yakalamada üstüne yok. Anlatımı duygu yüklü; dili şiir gibi akıcı. „Ölü Erkek Kuşlar“ı araştırarak, daha çok emek vererek yazsaydı müthiş bir yapıt çıkardı ortaya!

İstanbul – Hani, sevdiğiniz bir arkadaşınızın bazı hatalarını, sırf onun iyiliğini düşündüğünüz için söylemek istersiniz; ama gücenir, üzülür diye çekinirsiniz de, iyi bir arkadaşı yitirmek istemeyen ‘çıkarcılık’ ve, size „Gerçek dostluk bu mu!“ diye çıkışan ‘dürüstlük’ arasında bocalar durursunuz ya, işte böyle duygular yaşadım İnci Aral‘ın  Ölü Erkek Kuşlar’ını okuduğumda. Aral çok iyi bir yazar; diline, gözlemlerine, duygusallığına hayran kaldım. Peki ya bu roman?

Piyasada bir sürü niteliksiz yapıt varken İnci Aral‘ın romanını eleştirmek haksızlık gibi geldi bana. Fakat asıl bu nedenle eleştirmek gerekir, dedim kendi kendime; değerli hünerini hor kullanan bir sanatçıya kayıtsız kalmamak gerekir. Üstelik Aral gibi nitelikli bir yazarın eleştiriden gücenmeyeceğini düşünerek cesaret verdim kendime.

Ölü Erkek Kuşlar, Suna adında bir kadının kendi ağzından anlatılan bir aşk öyküsü. Temayı özetlemek gerekirse, Suna önce taşradayken kendinden yaşlı bir adamla evlenip bir çocuk doğuruyor, sonra çocuğunu adama bırakıp ondan boşanıyor, İstanbul’a gelip Ayhan adında bir üniversite öğretim üyesiyle evleniyor. Ayhan’ın Onur adlı bir fakülte arkadaşı üniversiteden ayrılıp bir reklam şirketinde çalışmaya başlıyor; Suna da Ayhan’ın zorlamasıyla bu reklam şirketine giriyor ve Suna’yla Onur arasında, Onur’un resim atölyesinde sık sık buluşmalarla süren bir ilişki gelişiyor. Suna’yla Ayhan kavga ediyorlar, Suna evden ayrılıp ayrı bir ev tutuyor. Fakat evli ve iki çocuk babası Onur’un, eşinden ayrılmak istememesi yüzünden ilişkileri bitiyor. Ayhan Almanya’ya gidiyor ve Suna yalnız kalıyor.

Gelelim ayrıntılara. Suna’yla Ayhan arasında, henüz Onur ortaya çıkmadan önce de sürekli kavgalar var ve bu kavgalar boşanmaya kalkışmalara kadar varıyor. Yalnız, bu boşanma isteğinin nedenini, yani aralarındaki çelişkinin ne olduğunu ben hiç anlayamadım. Romanda sözü edilen uzlaşmazlıklar, erkeğin bir gün eve geç geleceğini bildirmeyip, kadın endişelendi diye sinirlenmesinden ve, kadının kendi kişiliğini kazanma yolundaki çabalarını yetersiz bulmasından ibaret. İnsanların gerçek yaşamda bu nedenlerle boşanmaya kalktığını hiç duydunuz mu? Bu uzlaşmazlık gerekçeleri hiç inandırıcı değil. Hani bazı Türk filmlerinde, başroldeki kız —para ya da başka bir zorlama yüzünden— sevdiği oğlana değil de sevmediği zengin herife varır da, zengin herif kızın asıl oğlana dönmesini haklı çıkarırcasına başka kadınlarla takılır ve kıza gereksiz yere kötü davranır ya, işte buna benzer bir zorlama gibi geldi bana bu.

Onur’un fakülteden asistan arkadaşı olan, Nazlı adında bir kız vardır. Bu kız Onur’la ilişki kurmak ister. Der ki:

( . . . ) „Karşı cinse nasıl baktığın, hangi koşullanmalarla büyütüldüğün önemli. Aşk yalnızca bir öğreti değil bence çünkü. Doğuştan bizde var olan bir yetenek, yatkınlık. Tabii yok edilebiliyor bu, köreltilebiliyor biliyorsun. Bir kadının ancak erkek tarafından seçilip istenebileceği öğretilmiş sana ve kolaylıkla benimsemişsin bunu. Evet, senden çok hoşlanıyorum ve bunu korkmadan söylüyorum işte!“ ( . . . )

Nazlı’nın kültür ve uygarlaşma düzeyi yüksek bir kız olduğu sanırım anlaşılıyor. Fakat aynı kızın reklam şirketinin kokteyline davetsiz gelip, Onur aşkına karşılık vermedi diye kavga çıkarması ve Onur’un ilgi duyduğu Suna’yla mahalle karıları gibi ağız dalaşına girmesi pek inandırıcı olamıyor bu durumda.

Hele Ayhan’ın, Onur’la Suna arasındaki ilişkiyi —Suna’nın ağzından— öğrendikten sonra Onur’u eve davet etmesi, üçünün birlikte içki içip bu ilişkiyi konuşmaları ve Ayhan’ın Onur’a, artık onu eskisi kadar aramadığından yakınarak, onunla arkadaşlığının zedelenmesini istemediğini söylemesi hiç inandırıcı değil.

Ayrıca, romanın ilk bölümünde —nedenini pek anlamasak da— Suna’yla Ayhan’ın sürekli kavgalarına tanık olduktan sonra kitabın ortasında birden karşımıza çıkan bir paragraf önceki bölümle tam bir çelişki sergiliyor :

( . . . ) „Onur’la karşılaşıncaya kadarki bir buçuk yılı nasıl da uyum içinde, nasıl da hoş geçirmiştik Ayhan’la. Ona aşık olmasam bile sevilmenin güzelliğini yaşamıştım o süreçte doya doya.“ ( . . . )

(Burada birazcık ukalalık yaparsam bağışlarsınız umarım. Örneğin „evrim süreci“inde olduğu gibi, birbirinin ardı sıra, belli bir düzen içinde gelişen olay ve hareketler dizisi, proses, anlamına gelen „süreç“ sözcüğü, bir buçuk yıllık bir zaman parçasını belirten ’süre‘ sözcüğünün yerine kullanılmamalıdır.)

Ayrıca, Suna’yla Onur’un ilk karşılaşmalarında kadın, Onur’un kaşından, gözünden, yani fiziğinden etkileniyor ve sonra hep onu düşünmeye başlıyor. Bu duygu —Erica Jong’un Uçuş Korkusu adlı romanında A.A. (yani Anında Aşk) dediği— bir ‚ilk görüşte vurulma’dan başka bir şey değil anlaşılan. Çünkü kadının bu tercihinin gerekçesi olarak sunulan —fiziksel görünümden başka— hiçbir değer yok.

Hepsinden öte, romanda kadının üçlü aşk ilişkisinden başka hiçbir uğraşından söz edilmiyor. Kadın yaşamdan tümüyle soyutlanmış, yalnızca aşk için yaşayan biri sanki. Kadının bu ilişkinin kapsamına girmeyecek hiçbir eylemi, düşüncesi, yaşantısı yok. Örneğin ben bu kadıncağızın ne iş yaptığını tam anlamış değilim. Reklam ajansında bir fotoğrafla ilgili bir tek cümle söylüyor; bunun dışında, kadının iş yaşamında ne yaptığını, nasıl çalıştığını anlayabileceğimiz ikinci bir cümle bile yok. Varsa yoksa kadının aşk ve seks yaşamı . . . Bu romanı okuyanın aklına birtakım sorular geliyor doğal olarak: Bu kadıncağız ne yer, ne içer? Entelektüel biri diye betimlenen bu kadının, yatak sporunda partner değiştirmekten başka bir işi gücü, başka tutkuları, idealleri, amaçları yok mu?

Romanda yalnız kadının değil, erkeklerin de yaptığı işle ilgili hiçbir anlatım yok. Onlar da toplumda birer işleve sahip aydın konumundan soyutlanıp, yalnızca bu ilişkiyle meşgul tipler olarak betimleniyorlar. Örneğin Ayhan’ın, yazdığı bir makaleden ötürü 141-142 den yargılandığını, Onur’a da faşistlerden tehdit telefonları geldiğini, dolayısıyla ikisinin de solcu olduğunu öğreniyoruz. Ama bu solculuğun bize yansıyan hiçbir yönü yok. Çünkü bu kişilerin bütün konuştukları ve yaptıkları bu ilişki üzerine; ve bir kocayla bir âşık rolünün dışında hiçbir eylemine ve düşüncesine tanık olmadığımız bu adamların solculuğu, romandaki kişiliklerinin üzerinde yapıştırma bir aksesuar gibi duruyor.

Çalışan, entelektüel —ve de normal— bir insanın zamanını ve kafasını en çok meşgul eden konular nelerdir; daha doğrusu, böyle bir kişinin günlük yaşamında gerek düşünce gerekse meşguliyet yönünden cinselliğin ya da genel olarak kadın-erkek ilişkisinin diğer konulara oranı ne kadardır sizce? Bence bu, yüzde ondan daha fazla değildir. Çalışan bir insanın yaşamında, meşguliyet yönünden en başta gelen konu çalışmadır, iştir; ekonomik sorunlardır. Bundan sonra da, herkese göre değişen önem sırasıyla, aile bireyleriyle ve iş dışından arkadaşlarla sosyal ilişkiler, hobiler ve kültürel etkinlikler, satranç oynamak, takım tutmak, siyasetle uğraşmak gibi tutkular gelir. İnsanların yemek yeme, çay-kahve içme, temizlenme gibi bedensel işlere ayırdığı zaman bile cinselliğe ayırdığı zamandan fazladır. Bir romanda bu matematiksel oranın tutturulmasını beklemek tabii ki saçma; ama yaşamdaki yeri böylesine kısıtlı bir konudan ibaret bir roman okumak, bir filmin yalnızca erotik bölümlerini birbirine ekleyip izlemeye benziyor.

Roman, üç kişilik bir tiyatro gibi

Romanda bu üçlünün ilişkileri dışında hiçbir sosyal ilişki yok; ki bu da sosyal bir ilişki değil zaten. Roman bu yönüyle, üç kişili bir tiyatro gibi sanki.

Erendiz Atasü, İnci Aral‘ın, „kadın kimliğini izlekleştiren bir yazar“ olduğunu söylüyor. Ama kadın kimliği cinsel bir objenin ötesine geçemez mi? Neden erkek kimliği denince kimsenin aklına birinci sırada cinsellik gelmiyor da kadın kimliği denince geliyor? Kadın, erkeğe endeksli bir varlık mı?

Yalnızca cinselliğin, ya da daha genel olarak, kadın-erkek ilişkisinin betimlendiği bir yapıt okumak insana bir şey katmaz; insanda zaten var olan bir içgüdüyü uyandırıp öne çıkartır yalnızca. Bu ‘temel içgüdü’yü kullanmak kolay bir yoldur. Oysa edebiyat insanda yeni duygulanım biçimleri yaratmalı, cinsel heyecanın kolaycılığına başvurmak yerine yeni heyecanlar uyandırmalıdır. Edebiyat, o güne dek hiç söylenmemiş bir şeyi söylemek demektir; aksi takdirde taklit ya da tekrardan başka bir şey olmaz. Oysa kadın-erkek ilişkisi Neanderthaller için bile yeni bir şey değildi herhalde. „İnsan olmak, bedenin kölesi olmaktan kurtulmanın yollarını bulmak demektir“ der Hannah Arendt. Christopher Caudwell‘se, „Şiire göre daha yeni bir edebiyat tarzı olan roman, insanların başına aşağı yukarı hep aynı şeylerin geldiği ilkel toplumların sanatı olan şiirin aksine, farklılaşmış toplumlarda yaşayan ve başından çok farklı şeyler geçen insanların farklı deneyim ve duygularının anlatıldığı edebiyat türüdür“ der.

Örneğin, yaşamın bizim bilmediğimiz yönlerine dalıp, bizim hiç yaşamadığımız deneyimlerden geçen —kadın ya da erkek— herhangi bir insanın hissettiği duygular, karşılaştığı sorunlar, muammalar ve bunları aşmak için tüm zekasını ve yaratıcılığını kattığı çabalar sıradan bir kadın-erkek ilişkisinden çok daha heyecan verici değil mi? Fakat okuyucuya böyle bir heyecanı verebilecek bir roman yazmak, Ölü Erkek Kuşlar’a harcanandan daha çok emek harcamayı gerektirir elbette.

Bir yazar ille de, sadece kadın-erkek ilişkisini anlatmak istiyor olabilir. Ama bu takdirde bu konuyu bugüne dek hiç ele alınmamış bir tarzda ele almalı, bu konunun o güne dek yapılmamış yeni bir yorumunu getirmeli, o konuya hiç kimsenin bakmadığı bir tarzda bakıp bu konunun bizim o güne dek görmediğimiz yönlerini göstermelidir bize.

Aklıma gelmişken, romandan bir paragrafı sunmak istiyorum.

( . . . ) „Atölyenin merdivenlerine çıkıyorum. İçiçe geçmiş zamanların bir noktasında bu evin çatı katında onunla birlikte olduğum bir akşamüstünü gösteriyor saatim. Bütün sorumluluklardan, gündelik kaygılardan, yaşamsal hesaplardan arınmış bir kararlılık ve istekle yanyanayız işte. Alabildiğine içten ve incelikli bir kendimizi koyvermişlikle birbirimize akıyoruz. Hiçbir bencillik, sınırlama, utanç ve kınama yok aramızda. Koyulaşan akşamın menekşe rengi duruluğunda sessizce, beklenmedik birer armağan gibi sunuyoruz gövdelerimizi birbirimize ve her birimiz kendi varoluş nedenimizi yeniden keşfediyoruz.“ ( . . . )

Ben bu paragrafın son cümlesini pek anlayamadım. Şimdi burada „varoluş nedeni“nin anlamı dünyaya gelmelerine neden olan şeyse, bu koskoca insanlar bunu daha önce bilmiyorlardı da, ancak bu biyoloji pratiğini bizzat uygulayınca mı „keşfettiler“? Yok, eğer buradaki  „varoluş nedeni“nin anlamı yaşamın amacıysa, eşeyli üreyen hayvanlardan bu yana pek bir ilerleme sağlayamadığımız gibi karamsar bir düşünceye kapılıyor insan.

Edebiyatımızda „bunalım romanı“ fenomeni

Bu vesileyle, çağdaş edebiyatımızı izleyen herkesin hissettiği bir olguyu paylaşmak istiyorum. Edebiyatımızda artık kavram haline gelmiş bir „bunalım romanı“ fenomeni var. On iki tarihli darbelerle somutlanan baskı dönemlerine has, büyük çoğunlukla da, bu baskılardan bunalan entelektüel solcuların üçlü aşk maceralarına sardırmış yapıtlardır bunlar. Bu tür romanlardan şahsen bana gına geldiğinden, kitap alırken çok dikkat eder oldum. Bunların hangisini alıp okusanız hep aynı şey çünkü: Bunalan entelektüellerin partner değiştirmecesi.

Bu düşünceye yol açan şeyin benim ahlak konusundaki birtakım önyargılarım olduğu söylenebilir. Belki de öyledir. (Kim hiçbir konuda hiçbir önyargısının olmadığını savunabilir ki? Böyle bir sav, dünyaya bir uzaylının gözüyle bakmayı gerektirir ki, bunun olabilirliği bir yana, gerekliliği de tartışmalıdır.) Ama bir romancı kalkıp da bir adamın bir yemeği nasıl iştahla yediğini, sonra başka bir yemek görüp onu yemenin özlemiyle nasıl tutuştuğunu ve sonunda ona kavuşunca duyduğu hazzı betimleseydi ve aralara da adamın, ağzı boş kaldığında yaptığı, düzene yönelik eleştirileri serpiştirseydi —ve bir dönem hemen hemen her yerde karşımıza bu konu çıksaydı—size de bundan öğürtü gelmez miydi?

Bu arada, özellikle yetmişli yıllarda yoğunlaşan ve Türkiye’deki edebiyat yazarlarının düşünce ve duygularına hakim olan ve bu romanda da varlığını sezdiğim bir eğilimden söz etmek istiyorum. Bu eğilimde, sanki kadın her şeyi doğru yaparmış, gerçek insanca duygu ve davranış kadınınkiymiş de, erkek duygu ve davranışları normalden, gerçek insanca duygulardan sapmaymış gibi bir önyargı seziliyor. Üstelik bu eğilim birçok erkek yazarımız tarafından da kabullenilmiş gibi sanki. Oysa insan, erkek ve kadın olmak üzere iki ayrı türden oluştuğuna göre, gerçek insanca duygu ve tavır ikisinin ortalamasıdır. Bu, ne erkekte ne de kadında bulunmayan zahiri bir açıortay ya da vektördür. (Örneğin kadın-erkek herkesin kafasına, silinmez bir şekilde kazınmış bir önyargı: „Erkekler kadınları anlamaz.“ Kadınlar erkekleri anlıyor mu peki? Buna verilecek yanıt ne olursa olsun, bunun bir önyargıdan öte, bir ‚tek yanlı yargı‘ olduğu gerçeğini değiştiremez.) Bizim entelektüel kültür tarihimizin garipliğine bakın ki, yüz yıl önce kadını yok sayan bir kültürden boşalan sarkaç bu kez de karşı tarafa salınım yapıyor. Ama bu sarkacın yavaş yavaş -doğal- yerini bulması gerek artık. Aydınlarımızın birçoğu hep „Aman bana anti . . . demesinler“ korkusuyla yaşadı. Birçok kişi sırf bu korkularla, düşündüğünü, hissettiğini yazmaktan çekindi. Oysa uygarlık, cesaretten başka bir şey değildir.

Bir romanı güçlü kılan, ona verilen emektir

Gelelim konumuza. Bir romanı —tabii ki sanatsal değeri dışında— güçlü kılan en önemli şey ona verilen emektir; daha doğrusu, araştırarak oluşturulan altyapıdır. Romana verilen emek ne kadar çoksa bunun romana kattığı yaşanmışlığın, yani gerçeğin keskinliği ve gücü o denli daha çok hissedilir; roman böylece bir dokunulmazlık kazanır ve üzerimizde bir egemenlik kurar. En inanılmaz şeyleri bile dudak bükmeden okuyabilmemizi sağlayan şey işte budur. Ama bunu sağlayabilmek için insanüstü bir çaba gerekir. Gabriel Garcia Marquez „Herkes iyi bir romancı olabilir; ama her gün yirmi saat çalışmak şartıyla“ der. Oysa yeterince emek verilmemiş, sırf duygudan ve doğaçlamadan ibaret romanlar güçlü romanların yanında pelte gibidir; okuyucunun karşısında yeterince güçlü ve inandırıcı olamaz.

Ama (Marques ne derse desin) büyük emekler harcayıp iyi bir altyapı yaratan herkes de iyi bir roman yazamaz. Yani unun, şekerin, yağın en iyisini bulan herkes iyi helva yapamaz. Ama İnci Aral adında çok usta bir aşçının, unun, yağın iyisini aramaya üşenip de evde rasgele bulduğu malzemeyle yaptığı bir helvaya benziyor bence „Ölü Erkek Kuşlar„.

Aslında helvadan ziyade, bu roman bende haşlanmış fasulye tadı bıraktı. (Ben de amma çok yemeksel örnek verdim ha! Duyan da boğazına düşkün biri sanacak.) Evet, çok lezzetli bir fasulye bu; ama yemek değil. İçinde tuzu, yağı, soğanı, salçası, baharatı yok. Çok güzel bir kadın-erkek ilişkisi betimlemesi; ama yaşam değil. Yaşamın o zorlu, sert, fakat aynı derecede güzel, baharat gibi acı, ama yaşama benzeyen tadı yok. Bir haşlanmış fasulye çeşitlemesi; kimi yerde soğuk, kimi yerde sıcak; kimi yerde iri taneli, kimi yerde ufak ufak; inandırıcılıktan uzak öğeler de fasülyenin iyi pişmemiş taneleri sanki.

Bu roman Brigitte Schweiger‘in Denizin Tuzu Nereden Geliyor adlı romanına benziyor. (Fakat onun kadar tatsız değil tabii. Onun fasulyesi yenir yutulur gibi değildi.)

Ama şimdi bazı okurlar bir soru soruyor bana: „Madem bu türde bir sürü roman var, neden bula bula Ölü Erkek Kuşlar’ı ve İnci Aral‘ı buldun?“ Aral bu türden yazarların içinde en iyisi, Ölü Erkek Kuşlar da benzerleri içinde eleştirmeye en değer roman da ondan. (Tabakhaneci sevdiği deriyi yerden yere vurur derler Anadolu’da.) Aral çok yetenekli bir yazar, çok iyi bir gözlemci; ayrıntılardaki vurguları yakalamada üstüne yok. Anlatımı duygu yüklü; dili şiir gibi akıcı ve —yer verdiğim alıntıda bulunduğu için eleştirmek zorunda kaldığım— bir tek örnekten başka Türkçe kusuruna rastlamadım. Yukarıda, biyoloji pratiği falan diyerek yaptığım tatsız şakaya konu olan dışında tek bir kof cümle yok. İnci Aral, romanın en temel niteliklerinden biri olan öykülemede çok usta. Düşünün, böyle bir yazar daha çok araştırarak, daha çok emek vererek yazsa ne kadar müthiş bir yapıt çıkar ortaya!

İnci Aral‘ın elinden güzel bir pilaki yemek dileğiyle…

……………………….………………
suhaser@gmail.com

Vielleicht gefällt dir auch