Hatice E. Akdoğan | Hangi yaraya baksam acıyan bir kadın yanı var!

8 Mart yaklaşırken edebiyat, gazetecilik ve inceleme-araştırma alanlarında verdiği üründe, çalışmalarında kadınlara özel bir ağırlık vermiş Hatice Eroğlu Akdoğan’la yaptığımız söyleşiyi paylaşıyoruz.

İstanbul – 1963 yılında Arguvan’da doğan Hatice Eroğlu Akdoğan, 1986’da İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Kütüphanecilik Bölümü’nden mezun oldu. İş ve meslek hayatında kütüphanecilik, öğretmenlik, gazetecilik ve idarecilik yaptı. Ek olarak Anadolu Üniversitesi Açık Öğretim Fakültesi’nde Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü’nü 2017’de bitirdi. Yazmakla ilgisi ilk gençlik yıllarında şiire yönelik olmuştur. Kâğıttan kâğıda, kâğıttan deftere aktardığı bu dönemine has şiirleri 12 Eylül’ün baskıcı, yasaklı karanlığında kaybolmuştur. Gazetecilik yaptığı yıllarda ise, öyküye yönelip yelpazesini roman, araştırma-incelemelerle genişletmiştir. Kültür sanat, kitap değerlendirme, güncel haber-yorum tarzındaki yazıları basılı dergiler Roza, Edebiyat Gündemi, Virgül, Patika, Sanat ve Hayat, Berfin Bahar, Ekin Sanat, Birgün Kitap’ta; e-dergi ve gazete olarak sendika.org, havuzdergisi.net, emekdunyası.net, etha.net, bianet’te yayınlanmıştır.

Çocukluğumuz mayalandığımız, kişiliğimizin oluşmasında da en büyük etken olan dönemdir. O dönemde aldıklarımızı hayatımız boyunca kullanırız. Hatice Akdoğan Eroğlu, nasıl bir çocuklukla mayalandı?

Hatice Akdoğan Eroğlu: Köyde doğup büyüdüm. Z kuşağının olanaklarına bakınca ben ya da biz olanaksızdık. Hayallerimiz bakışlarımızın ulaştığı ufuk çizgisine kadardı. Ancak dinlediğimiz masallar aracılığıyla farklı coğrafyalar, farklı nesneler ve kişiler tasavvur edebiliyorduk. Doğal bir ortamdaydık. Oyuncaklarımız kilden, yünden, ahşaptandı ve kendi göbeğimizi kendimiz keser gibi ayaklanır ayaklanmaz her işimizi kendimiz yapar, her yükün altına girerdik. O yüzden bizim kuşağın her açıdan el becerisi iyidir. Bilme ve öğrenme isteği fazladır. Aklım yettiğinde abim ve ablam ilkokuldaydı. Onların kitaplarındaki resimlere bayılıyordum. Alt yazılarını okuyamamak içimi acıtıyordu. Artık okullu olduğumda hayallerim de ufuk çizgisinin dışına taşabilmişti. Birinin bize masal anlatmasını beklemeden elimize geçirdiğimiz kitaplar ne türden olursa olsun kendimiz okuyorduk. Elbet köyde sadece ilkokul vardı. Bitirince ne olur, ne yaparız bilmeden kimimiz öğretmen, kimimiz avukat, kimimiz doktor olmaktan bahsediyorduk. Okuldaki olanaklarımız da dışarıdakinden farksızdı. Büyüklerden kalan yazılı defter yapraklarını silerek kendimize yer açardık. Olsun… Dışımızdaki dünyanın gerçeklerine ulaşmanın tadı her zorluğa değiyordu ya!

“Hangi Yaraya Baksam, Acısı Kadın”, kapağında iki başlık olan kitabınızdaki bütün öyküler kadınlarla ilgili. Geçmişle bugünü kıyaslayarak önümüze koyuyor. Yaşamın acımasız yüzü, acımasız iktidarlar üzerine neler söylersiniz bize?

Elbet her okur bir metinden farklı anlamlar çıkarır ya da her metne farklı anlamlar yükleyebilir. Söz konusu kitaptaki öyküler kadınların; daha çok da çilekeş kadınların ekseninde dönüyor. Onların çektiği sıkıntıların kimi kaynağı, ilk elden salt yakın çevreleri değil. Yoksulluk ve sömürü en çok kadınları etkiliyor. Tek başlarına kaldıklarında, erkek egemen iktidarın sınırlarını zorladıklarında başlarına gelmeyen iş kalmıyor. Önyargılara dayalı olarak kolay suçlanıyor, lince uğruyorlar. Sofrada Yeri Ağzında Dili Olmayan Kadınlar kitabım bunun canlı örnekleriyle doludur. Elbette insanı cinsiyete göre ayrıştırıp buna uygun bir sömürü mekanizması kurmuş olan siyasal düzenin kendisidir. Siyasal düzen ya da iktidar aynı zamanda erkek egemen anlayış üzerine şekillenmiştir. Dolayısıyla ezilen kadının işi, ezilen erkeğin işinden daha zordur. Sömürü ve yoklukla daha ucuza, daha basit işlerle baş etmeye çalışır. Şöyle diyebiliriz: Nerede bir acı ve baskı yaşanıyorsa kaldırın o örtüyü, kadının payına düşen daha acıtıcıdır. Yani hangi yaraya baksam acıyan bir kadın yanı var.

Gazetecilik yaptınız ve “Medyada Kadın” adında bir de kitabınız var. Medya ve kadın konusunda neler söylersiniz?

Bu kitap, ülkemizde kitle iletişim araçlarının genel olarak “medya” olarak adlandırılmaya başlandığı bir dönemi konu alıyor. 1990’lı yılların başından itibaren özel televizyon kanalları devreye girdi. Ortada kamu çıkarına yayıncılık gibi bir anlayıştan eser kalmamıştı. Arkasında sermaye gruplarının olduğu kanallarda kıran kırana bir rekabet başladı. Boyalı ve magazin basınının görsel objesi kadın bedeni, bu sefer farklı boyutlarıyla televizyon ekranlarına taşındı. Gazetecilikle ilgisi olmayan salt artistik yaşamı, fiziği, giyimi, özel ilişkileriyle konuşulacak kadınlara programlarda esas rol verildi. Somutlamak için isim de verebilirim ama buna gerek yok. Çünkü rol alan ya da rol verilen isimler medya patronlarının yayıncılık anlayışının sadece birer sonucu; kadın cinsi, ekranların cinsel nesnesi. Özellikle rekabetin kızıştığı süreçte kadının onuru ayaklar altına alınmıştır. Üstelik kadının her döngüde aşağılanmasının üretiminde yine kadınlar araç olarak kullanılmıştır. Medya araştırmacıları o yıllarda “gelecekte haberleri üstsüz sunan spikerler görebilirsiniz” öngörüsünde bulunmuşlardı. Bu öngörünün gerçekleştiği ülkeler gördük. Yani “Medyada Kadın”, ülkemizde kadının 1930’lı yıllardan başlayarak gazete, dergi, radyo, televizyonda yer alış biçimine yönelik bir inceleme. İlk baskısı 2001 tarihli kitabın asıl söyledikleri ise ‘80’li, 90’lı yıllarına odaklı.

Bir dönem çocuk masalları yazdınız ama sanırım üç, dört yıldır yazmıyorsunuz. Şu an çocuk edebiyatı konusunda ne düşünüyorsunuz? Tekrar çocuklara masallar yazacak mısınız? Şimdi çocuklar nasıl mayalanıyor?

Çocuklar için yazmayı düşünür müydüm bilmiyorum. 1999 Gölcük depreminden sonra Zerrin Taşpınar’ın depremzede çocuklar için masal kitabı oluşturma çağrısı olmuştu. Acılara bulanmış bir çocuğu bir nebzecik de olsa bundan uzaklaştırmak için insan ne yapmaz ki? Çocukluğumda dinlediğim masallardan birini ilk o zaman yazdım. Sonra zamanla unutmayayım diye masalcı Zöhre Bacı’nın anlattığı aklımda kalan Keloğlan masallarını yazmaya başladım. Çocuklar için yayınlanmayı bekleyen modern zamanlara ait farklı masal ve hikâyelerim de var. Kendi kendime hep “iyi ki Zerrin Taşpınar’ın böyle bir çağırısı olmuş da çocukluğumun gül bahçelerinden birine girmişim” derim. Yazdıklarım başka çocuklara ulaşmasa bile, kendi çocukluğumun kokusunu almak adına, bu alanda yazmayı sürdüreceğimi söyleyebilirim.

Fakir Baykurt, “köy enstitüleri” çıkışlı yazarlardan biri. Onunla ilgili bir çalışmanız olduğunu biliyorum. Baykurt’ta yazmak nedir? Onun yazma amacına nasıl bakarsınız?

Köy enstitüleri ve köy enstitülerinde yetişmiş olan aydın ve Fakir Baykurt gibi yazarlar, değerli öğretmenler… Bizim öğretmenlerimizin öğretmeniydi onlar. Bizim kafamıza biraz ışık düştüyse o ışık enstitülerden taşınan ışıktı. Enstitüler on yıllık varlığıyla ülkenin üstüne çökmüş karanlığı teşhir edip dağıttı. “Keşke”ler geçen zamana karşı pişmanlığı ifade eder, ama enstitülüler bile “keşke enstitülerin ömrü 20 yıl olsaydı” demişlerdir. Baykurt, benim gençliğimin en popüler yazarlarındandı. Onun kitaplarını elden ele geçirerek çok okuduk, çok şey öğrendik. Elbet kitaplarını biz ders çıkaralım diye yazmamıştı. Köyün, kentin yaşam ve çelişkilerine, insan tiplerine ayna tutuyordu. Biz de oradan alınması gerekeni alıyorduk.

Şimdi Baykurt’un hayatı üzerine çalışarak onun eserlerini üretirken çektiklerini öğrenmenin tadına varıyorum. Arkadaşlarla lisede Onuncu Köy’ü okumuş, “acaba bu kalın kitabı nasıl yazdı, yakınımızda bir köye gelmiş olmalı” diye düşünmüştük. Baykurt’un yazı serüveninin içinde gezinerek bu tür soruların yanıtını buluyorum. Onu anlatan bir kitabımın olmasını elbet hedefliyorum. Ama bunun özgün olması benim için önemli. Fakir Baykurt’ta “yazmak” gerçekten bir varoluş; aydınlanma, insana ayna tutma, gösterme, renkli bir dil oluşturma, içinde bitmeyen coşkunluğu kontrol altına alma çabası. 1965’te Türkiye Öğretmenler Sendikası kurulduğunda arkadaşları genel başkanlığa ısrarla Baykurt’u çağırırlar. Öykü ve romanlarının başından kalkmak ağır gelir ama bir öğretmen olarak örgütlenmenin sorumluluğunu da taşır. Genel başkanlık yaptığı yıllarda her boş kaldığı anda ya da iki arada bir derede yazmadan, not almadan asla edemez. Bence dünyada yazmasa delirecek biri varsa her halde o, Fakir Baykurt olurdu.

Hatice Eroğlu Akdoğan şimdi neler yapıyor? İleriye dönük çalışmaları nelerdir?

Gündemi takip ediyorum. Gazete, dergi kitap okuyorum. Güncel olarak yazmayı sorumluluk ve gereklilik gördüğüm noktada e-gazete ya da matbu dergilere yazıyorum. Yaptıklarınızdan neyi kitap olarak oluşturmanız gerektiğini bazen koşullar belirliyor. Yayıncılar kâğıt fiyatlarından dolayı zor durumda. Piyasanın katı kuralları altında ezilen yazarlar da öyle. Her olumsuzluğa karşı direniyor, var olmayı sürdürüyoruz. Bizden önce giden aydınlara, ilerici ve devrimcilere, onların bıraktığı boşluğu durdurma sözümüz vardı. Hem kendimiz, hem toplumca geleceğimiz için bir direnme biçimi olarak düşünmeye, yazmaya, yayınlamaya, yürümeye, sesimizi yükseltmeye devam ediyoruz. Madem dünümüzü aydınlatanlar azalıyor yarınkilerin dününü de biz elden geldiğince ışıtmış olalım. Benim de hem yaşama hem de geleceğe bakışım naçizane böyle.

Vielleicht gefällt dir auch