EMİNE BAŞA

Hayat masal olsa!

Bir varmış(ız), bir yokmuş(uz). Pirelerin filleri yuttuğu devirlerin çok çok ötesinde -belki de çok çok öncesinde- adı, tarihi, zamanı ve sınırları belli olmayan bir ülkedeymişiz. Ve tut ki karnımız acıkmış. Ama annemize küsmemişiz. Annemiz yokmuş ki!.. Ne sözcük olarak söyler ne de yaşam biçimi olarak böyle yaşarmışız. Örgütlenmemiz farklıymış. Yaşlı-genç, kadın-erkek, bebek-çocuk, anne-baba gibi kategorilerin dışındaymışız. Henüz büyümemiş insanlara bakmak herkesin sorumluluğundaymış. Zaten öbek öbek birarada yaşar, birlikte üretir, ürettiğimizi birlikte paylaşırmışız. Paylaşamadığımız hiçbir şey, ama hiçbir şey yokmuş. İktidarın ve hırsın, yönetme ve yönetilmenin, mülkün ve mülkiyetçiliğin olmadığı, kimsenin kimseye küsmediği/küsmeyeceği, adı, tarihi, zamanı ve sınırları belli olmayan bir ülkedeymişiz.

Hepimizin sadece tek bir adı varmış. Önü-arkası, altı-üstü yokmuş. Öylece, çırılçıplak… Bu yüzden kimse kimseye bilgiçlik taslayamıyormuş. Zaten bilgiçlik taslamayı da bilmiyormuşuz. Herkes birbirinden çok şey öğreniyor, bilenler bilmeyenlere, bilmeyenler bilenlere kendi bildiklerini aktarıyormuş sevgiyle. Böylece hepimiz hem her şeyi bilen hem de hiçbir şeyi bilmeyen oluyormuşuz.

Bilginin bile iktidar olduğu, adının önünde-arkasında birkaç yıldızı olmayanların önemsenmediği, ama aynı zamanda da bu „sıradan“ insanlar üzerine, „onlar için“, „onlar adına“ sıkı „kurtuluş“ projeleri üretmekte bir sakıncanın görülmediği, imza kampanyalarında, protesto metinlerinde, toplantı, panel ve seminerlerde çoğunlukla adının önünde-arkasında yıldızı olanların tercih edildiği, „otorite“ kabul edilerek önemsendiği, zaten kendilerince de bu durumun inkâr edilmeyip reddedilmediği, „her türlü iktidara ve hiyerarşiye karşıyız!“ söylemiyle sahte hukuklar yaratılarak aslında yıldızlar savaşında köşe kapmacanın oynandığı, böylece her şeyin, ama her şeyin çıkarlara, statülere, konumlara, imaj ve yaftalara, çifte standartlara, kısaca çirkinliklere sığıştırıldığı, tarihin ya da tarihsizliğin (talihsizliğin de denilebilir) çok çok eski zamanlarını anlatan birkaç kitabı da gözümüz gibi koruyormuşuz.

Çünkü dış görünümleri bize benzeyen ve kendilerine tıpkı bizim gibi „insan“ diyen bu canlıların yaşadığı o anlaşılmaz, tuhaf yaşantıları algılamaya, çözümlemeye çalışıyormuşuz. Ezen ulus-ezilen ulus, ezen sınıf-ezilen sınıf, ezen cins-ezilen cins gibi kavramları, bu kavramlarla birlikte anılan sömürü, şiddet, işkence, savaş, katliam gibi sözcükleri, bu sözcüklerin içerdiği anlamı, artık bunların hiçbir anlamının olmadığı bu ülkede çözümlemekte güçlük çekiyormuşuz. Ama çözmeliymişiz!

Bu konuda ısrar etmemizin nedeni, o canlıların içinde bize benzeyenlerin bulunduğunu bilmemizdenmiş. Benzediklerini, kullandıkları -bizim de kullandığımız- bazı tümce ve sözcüklerden, davranış biçimlerinden çıkarıyormuşuz. Ve dönüp dolaşıp „Dünyayı daha yaşanılası, çok yaşanılası kılmak için…“ tümcesine takılıyormuşuz. Bu tümcenin alt katmanlarında yer alan ‘ezmek-ezilmek’ sözcüklerinin anlamını çözmeden de tümcenin anlamını bulamayacakmışız.

Günlerden bir gün adı ‘Deniz’ olan bir insan, ürettiği tahılı un haline getirirken, „Bunlar canlılar olsaydı?“ diye düşünmüş. Kendini, onların başına durmadan vuran, un ufak eden, tane olarak kalmalarına izin vermeyen, böylelikle, oldukları hâlden başka hâle dönüştüren, dahası başka maddelerin de katkısıyla yoğurarak kızartıp yiyen bir canavar olarak hissetmiş. Ve ezmenin böyle bir şey olabileceğini anlamış. Sonra heyecanla bizlere anlatmış. Hepimiz onun bu basit mantık yürütmesini haklı bulmuşuz ve „Dünyayı daha yaşanılası, çok yaşanılası kılmak için…“ tümcesi anlam kazanmış. Başına durmadan vurulan, un-ufak edilen insanların yaşadığı bir dünyada soluk alıp vermenin güçlüğünü, korkunçluğunu yüreğimizde hissetmişiz. Bu korkunçluğu yaşayan, değiştirmek ve bizim gibi olmak için didinip duran insanların -bir avuç da olsa- tarihin ya da tarihsizliğin bir yerlerinde yaşamış olduğunu bilerek, birbirimizi daha çok, daha çok sevmeye, her yeni doğana öyküyü aktararak bu onur ve sevinci canlı tutmaya karar vermişiz.

Kimsenin kimseye küsmediği/küsmeyeceği, kimsenin kimseyi ayrıştırmadığı/ayrıştırmayacağı adı, tarihi, zamanı ve sınırları belli olmayan bir ülkedeymişiz. Ve tut ki karnımız acıkmış. Bulutlarında kuşların oynadığı mavi beyaz bir göğün altında, kilometrelerce uzunlukta sofralar kurmuşuz. O sofra ki güneşin yedi değil, on yedi, yirmi yedi… sonsuz renklerinin yansımasıyla pırıl pırıl olmuş yaygılar üzerinde, herkesin korunaklarında hazırlayıp getirdiği yiyeceklerle zengin, ışıklı, hep bir ağızdan söylenen ezgilerle şenmiş. Güneşe yakınmışız… De ki güneşin sofrasındaymışız…

Güneşin…

Güneş…

Gün.. Neyse ki beynimizdeki resimlere, düşüncelere, yüreğimizdeki duygulara, düşlerimize müdahale edebilecek bir mekanizma icat edilmedi henüz. Bunu der demez, gen mühendisliğinin şimdilik deney düzeyindeki müdahalelerinin, günün birinde çok tehlikeli boyutlara ulaşabileceği geliyor aklıma. Kanım donuyor! Kanın damarlarda donmasını bile hissedemeyebilir insanlar, diyorum. Çok çok yüzyıl sonra, daha doğmadan genleriyle oynanıp istenilen koordinatlarla donatılmış, mekanik, duygusuz, uzaktan kumandalı, Hitler müsveddeleriyle dolabilir gezegen. Hoş şimdi de bu müsveddelerle dolu ortalık, ama direnen insanların yüzyıllardır oluşturduğu duvarı -gedikler açılsa da- yıkmak öyle kolay olmuyor. Yıkıp beyinlerimize girmeyi, düşlerimizi susturmayı başaramıyorlar, başaramadılar, başaramayacaklar! Değil mi?

………………………………………………….……………………………….…………………………….
eylulguz@gmail.com

Fotogralı halin linki:

Fotoğraflar: Emine Başa

Vielleicht gefällt dir auch