Her insan bir konsepttir ama…

Her insan bir konsepttir. Bu konsept ya kendisi tarafından deneyimlerle ya da sosyal çevre tarafından oluşturulur. Her ikisinin de insan üzerinde olumlu/olumsuz etkileri olur.

Viyana – İnsanın kendi öz’ünü bulması, kendi hayatını dışarıdan verilen/alınan olumlu olumsuz değerlerden arındırarak kendinden memnun olması kolay değil. Çoğunlukla kısa yollardan bu denenir ve belki de insan bir ölçüde, yarım yamalak hem kendisini memnun ettiği ve hem de dişarıyı, sosyal çevresini memnun ettiği bir hayatı ömrünün sonuna kadar yaşayabilir. İş, para, kariyer bunların en kısa ve kestirme yolu olur çoğu zaman. Benzetmek uygun olursa iş, para, kariyer; hayatın alfabesi gibidir. Alfabe öğrenilir ama bunlarla kendine ait cümle kurabilmek meşakketli olur. Buna rağmen her insan bir konsepttir, bu konsept ya kendisi tarafından deneyimlerle ya da sosyal çevre tarafından oluşturulur. Her ikisinin de insan üzerinde olumlu/olumsuz etkileri olur. Kişi ya hayatından memnun olur ya da mutsuz olur. Mutlu oluyorsa, sorun yok. Ama huzursuz oluyorsa, işte burada psikoloji devreye girer.  

Psikoloji pek çok insan için karmakarışık bir alan. Ne olduğu, ne anlama geldiği, insanın tam olarak hangi ağrısı, sızısıyla ilgilendiği net olmayabiliyor. Mide ağrısı değil, baş dönmesi değil, damar tıkanıklığı değil, yara değil, bere değil… Bazen de “bir tanıdığımın -ki o kişi çoğunlukla kendisidir- şu şu sorunu var, sizce ne yapmalı?“ şeklinde sorular gelir. Buradan anlıyorum ki, bir ev doktoru gibi, “bunun ağrısını sancısını Paracetemol geçirir” dememi bekler. Halbuki psikolojik rahatsızlığın sebebi de çözümü de kişinin kendisidir. Bu cümleyi benim için yazmak kolay ama danışanlarıma kavratmak çok zor.

Peki o halde nedir bu psikoloji?

Psiko+loji, aslı eski Yunanca olan iki ayri kelimenin birleşiminden oluşuyor. Batı terminolojisine göre böyle. Psiko= ruh, akıl. Loji= bilgi, bilim. Düzenlersek, “ruh ve akıl bilimi” anlamına gelir. Günümüzde artık tamamen ruh bilimidir. Akıl bilimi alanında, nöroloji hızla gelişiyor.

Nasıl ki kardiyoloji kalp ve dolaşım sistemi hastalıklarını inceleyen ve tedavi eden bir bilim alanı ise, psikoloji de yukarıda ifade ettiğim gibi, ruh ve aklı inceleyen, anlamlandıran bir bilim alanıdır. Kalp ile ilgilenen kardiyoloji nasıl ki, kalpsizlik anlamına gelmiyorsa, akıl ve ruh ile ilgilenen psikoloji de akılsızlık veya ruhsuzluk anlamına gelmiyor. Bunu önyargıların kırılmasına yardımcı olmak için özellikle ifade ediyorum.

Peki, psikoloji gözle görülmeyen, elle tutulmayan aklı ve ruhu nasıl inceliyor, tedavi ediyor? “Olmayan” şeyin bilimi mi olur? İşte bu noktada psikoloji üzerine kuşkular başlıyor. Anlam vermek güçleşiyor. Biraz daha anlaşılır olması için, psikolojinin hayatımızda sandığımızdan çok daha bizimle olduğunu ve bizim de psikolojimizin yaratıcısı ve yansıtıcısı olduğumuzu anlatmaya çalışacağım.

Etkileşimler, davranışlar, deneyimler.

Psikoloji, bu her üçü üzerinden insan ruhunu anlamlandırır. Her davranışın ve etkileşimin, bir arka plan nedeni vardır ve bu nedenler, kişileri olumlu/olumsuz etkiler. Davranışlar, kesinlikle psikolojinin dışa yansımasıdır. Diyelim ki eşiniz, arkadaşınız, şefinizle tartıştınız. Burada hem etkileşim, hem deneyim ve hem de davranış oluşur. Etkileşim aslında tamamen ilişkidir, ilişkilenmedir. İlişkinin huzur veya huzursuzluğa sebep olması, etkileşimin kendisidir.

Davranış, o an veya daha sonrasında, ilişkinin kişiye hissettirdikleri, yaşattıklarıdır. Örneğin bağırıyor olabilir, küsülebilir, ev terk edilebilir, suskun kalabilir; olumsuz ilişkiden dolayı karşı cinse, arkadaşa, şefe hemen hepsine öfke duyulabilir veya o öfke onları kullanmaya motive ettirebilir. Deneyim, o an yaşanılan ve oluşan her şeydir. Her bir deneyim ve hikâye, insanı yeniden yeniden etkiler ve biçimlendirir.

Bunların kendisini nasıl etkilediğini, şekillendirdiğini, duygularını ve zihnin işlevlerini nasıl etkilediğini fark edemeyebilir insan. İşte tam bu noktada da ruhsal kırılma, ruhsal yaralanma, ruhsal daralma başlayabilir. Ruhsal destek de yine bu noktada başlar. Her insan kendi hayat hikâyesinin reçetesidir. Peki bu reçeteyi nasıl yazacak, nasıl anlamlandıracak? İşte yine bu nokta, profesyonel ruhsal destekçilerin yapabilecekleri bir alandır.

Kişinin kendi iç dünyasına bilinçli dönüşünün yol ve aşamaları

Destek amaçlı psikoloji, bir dizi genel başlıklar altında kişinin kendi hikâyesiyle yeniden yüzleşmesine ve gözlemlemesine yardımcı olur. Kendi konseptini oluşturmasına destek verir. Bu aslında, birçok teknik ve metodla, spesifik olarak tamamen terapinin alanına girer. Aşağıdaki dört temel başlık, kişinin -danışanın- kendi iç dünyasına bilinçli bir dönüşün, keşfedişin veya kendi konseptini oluşturmasının girişi olarak anlaşılabilir.

Tanımlamak/Tasvir etmek
• Açıklamak/Anlatmak
• Sezinlemek
• Degişmek

Tanımlamak, tasvir etmek: Zaman ve mekân, tanıklar, ortam. Değişen ilişkiler veya değişmeyen ilişkiler. Daha çok rakamsal ve fiziksel şartları olduğu gibi yorumlamadan gözlemlemek. Mesela, bir kamera gibi.

Açıklamak/Anlatmak: Burada önemli olan insanın davranışlarını, deneyimlerini ve etkileşimlerini yorumsuz ve olduğu gibi algılaması ve aktarmasıdır. Problemi, anlatıcı olmalıdır. Örneğin, hangi şartlar altında ne tür davranışlar ortaya çıkıyor? Bu davranışlar ne tür sorumluluk/sorumsuzluklar geliştiriyor, bu, bir gözlemci gibi algılanmalı ve aktarılmalı. Kamera+Sunucu

Önceden sezinlemek: Kişinin kendi ruhsal durumunu önceden sezinlemesidir. Yaşadıkları üzerine yorum yapması da mümkündür. Bu yazıyla anlatılması çok zor bir başlık. Yaşanılanlara yeniden dönüp bakabildiğinde, kendisinin kendi hikâyesinde bilinçli mi yoksa aslında istenmeyen başka etkenler altında mı o durumda o davranışı sergilediğini, daha doğrusu kendisini neyin motive ettiğini (ifade edilmemiş duygular, çevresel etkenler, kalıplaşmış genel bilgiler, eğitimsizlik, zorunlulukları vs.) yavaş yavaş yeniden algılar. Aslında olay kişinin psikolojik danışmanlığa gelmesinden çok önce başlamıştır ve kişi bunun nereye varacağını hissetmiştir, ama bahsettiğim çevresel faktörlerden dolayı ciddiye almamıştır veya bu durumu fark edememiştir. Kendi etkilenmesinin sınırları, şiddeti, sıklığı ile ilgili kendisi üzerine tahmini veya şüphesi vardır/olmuştur aslında. Ama bunları ciddiye almamış, önemsememiştir. Bunlara dönüp yeniden bakar ve bir çesit -yapabilirse- reflekte etme sürecine girer ve bu oldukça zordur.

Değişmek: Değişim, kendini gözlemleyebilme yeteneğinin oluşmasıyla başlar. Ben nasıl etkilendim, etkileniyorum. Bunu, görsel bir yolla anlatmaya çalışayım. Üzerinde bir projeksiyon ve bir kamera var, sürekli kişiyi görüntülüyor ve gözlemliyor. Bu kişinin kendisini fiziksel olarak algılamasının sınırlarını genişletir. Dikkatin kendi üzerine odaklanmasına yardımcı olur. Bu çok önemli bir nokta, çünkü birçok insanın odaklanması dışarıya dönüktür; eşine, işine, çevresine, çocuğuna vs. Komunikasyon da bir nevi kendi sınırlarını algılama arayışı veya bundan haz duymak da olabilir. Değişimin başlayabilmesi için ‘iç göz’ün açılması gereklidir. İç göz, bedeninin verdiği olumlu/olumsuz mesajları ignore etmeden, anlayarak koordine etmeye yardımcı olur. Beden, iç organların dış yüzeyidir ve kaslardan oluşur. Aslında bütün iç dünya denilen şey, kasların olaylar karşısında kasılmaları veya gerilmeleridir. Bir korku ânında kaslar gerginleşir, kişi kendisini huzursuz ve mutsuz hisseder. Mutluluk ve haz veren durumlarda da kaslar gevşer ve esnek olur, bu nedenle böyle durumlarda kişi kendini rahat ve huzurlu hisseder. İç dünya, iç göz vs. vücudun sinyallerine anlam vermekle açılır. Bu iki nokta, farkındalığı geliştirir ve değişimin önünü açar. Tek başına değişime direnmek bile, kasları gerginleştirir, insanı huzursuz, ignorant ve agresif yapar.

Bedeniniz ve ruhunuz (duygularınız) sizi huzursuz ediyorsa, mutlu değilseniz, gergin ve belirsizlikler içindeyseniz, mutlaka yanlış bir konsept ile hayata devam ediyorsunuz demektir.

…………………………………………………………………………
rohatmiran@hotmail.com
Psikolojik Danışman

Vielleicht gefällt dir auch