Hidayet Karakuş | İnsan bir ülkede değil, bir dilde yaşar!

Bugüne kadar 8 şiir kitabı, 6 roman, 30 çocuk eseri, farklı kuşaklarda 17 radyo programına imza atan öğretmen, şair ve yazar Hidayet Karakuş’la ayrıntılı bir görüşme gerçekleştirdik.

İstanbul – Eylül 1946’da Yalvaç’ın Kurusarı köyünde doğan Hidayet Karakuş, köyde ilkokulu bitirdikten sonra 1964’te Isparta Gönen İlköğretmen Okulu’na devam etti. 1966’da Konya Selçuk Eğitim Enstitüsü Edebiyat Bölümü’nü bitirdi.Adana’da, Manisa’da, İzmir’de Türkçe öğretmenliği yaptı. İlk şiirleri, okul gazetesi Gonca’da, Isparta’da Yeni İnkılâp gazetesinde yayınlandı.  Daha sonra şiirlerinin yayınlandığı dergiler uzun bir zinciri oluşturur: Çağrı, Şölen, Ilgaz, Varlık, Forum, Dönemeç, Edebiyat Cephesi,  Somut, Hürriyet Gösteri, Yazko Edebiyat, Sanat Olayı, Yarın, Karşı Edebiyat, Adam Sanat, Düşlem, Ünlem, Kıyı… Cumhuriyet gazetesinde öyküleri, röportajları, düz yazıları çıktı. 1979-2013 yılları arasında 8 şiir kitabı yayımlandı. 1981-2016 arasına 6 tane de roman sığdırdı. Tam 30 tane çocuk kitabına imza atan Karakuş, çok sayıda radyo programı da yaptı. 10’nun üzerinde radyo oyunu, 5 “arkası yarın” ve 2 “Çocuk Bahçesi” kuşağında olmak üzere.

Hidayet Karakuş; 1982 Nevzat Üstün Şiir Başarı Ödülü, 1993 Ceyhun Atuf Kansu Şiir Ödülü, 1981 Mehmet Ali Yalçın Roman Ödülü 3.lüğüne, 1991 Ferit Oğuz Bayır Roman Ödülü, 2003 İzmir Türkçe Günleri’nde Türkçeye Emek Ödüllerin’nde Özel Ödül’üne, Karşıyaka Belediyesi 2004 Homeros Şiir Emek Ödülü, 2010 Orhan Kemal Roman Armağanı ve 2010 Dil Derneği Ömer Asım Aksoy Roman Ödülü, 2015 Homeros Edebiyat Ödülleri’nde Onur Ödülü’ne sahip bir yazar ve şair. 1997’de Ankara Üniversitesi Türkçe Öğretim Merkezi’nce yapılan bir sormacada en başarılı on çocuk kitabı yazarından biri seçilerek “Altın Kalem” aldı. Bilgisayara Giren Tırtıl adlı çocuk kitabı Utgeverij De Inktvis Yayınevi’nce Hollanda’caya çevrilerek Mor Gezegen adıyla yayımlandı.

Türkçe’ye, ‘dil’e egemen bir eğitimci, yazar ve şairsiniz. Ben de oradan başlamak istiyorum. “Sıcak Sancı” adlı şiir kitabınız, “Benden adres isteseler dilimi verirdim” cümlesiyle başlıyor. Neden dil? Dil, nasıl bir adres olur?

Hidayet Karakuş: Bir düşünür Emile M. Cioran, “İnsan bir ülkede yaşamaz, bir dilde yaşar. Ülkemiz, anayurdumuz dildir, başka bir ülke yoktur” diyor. Ben de yazarken, okurken kendimi Türkçe’nin içinde, dilimizin inceliklerle örülü evreninde buldum. Varlığımı dilde tanıdım,  Türkçe’de sevdim; Türkçe’de güldüm. Bu, yaşamın her anında dille yürüyen bir ömür demektir. Sözünü ettiğiniz dizeler, Sıcak Sancı kitabımdaki Her Aşk Yeni Bir Gökyüzü Yaratır şiirindedir. Sıcak Sancı’yı dil izleği üzerine oluşturmuştum. Okuyanlara bir ipucu olsun, diye sözünü ettiğiniz dizelerle başladı kitap.

Masal dünyanızda gezinelim biraz da. “Uzak Masal” şiiri, sizin için ne ifade ediyor? Masallar size nelerii çağrıştırıyor?

Ben Uzak Masal şiiriyle çocukluğuma döndüm. Bir daha ele geçirilemez zamanların şiiridir o. Uzaklarda kalan, bir kez daha yaşanamaz olan günlerin, çocukluk anılarının şiiridir. Her çocuğun yüreğine derin çizikler atan anılar vardır. İnsan doksan yaşına da gelse o anıların izleri silinmez bellekten. Uzak Masal’la ekin tarlalarında, yığın diplerinde, annemin, ekin yolanların ardında dolandığım yaz günlerinin izleri, minicik yüreğimle belleğime kazınan görüntüler girdi şiirime.

“İsli Yara” diye bir şiiriniz var. “Ateş Mektupları” kitabınızda da yer almış. Açık, derin, kanayan, kaysak tutmayan gibi yaralar vardır da isli yara, düşündürüyor insanı. Nedir bu “İsli Yara”? Tabii ben biliyorum ama bir de şiiri okumayanlar ve Toter Winkel okurları için açıklar mısınız?

Ateş Mektupları, 2 Temmuz 1993’teki Sivas Katliamı’ndan sonra yazdığım şiirlerden oluşmuştu. Bildiğiniz gibi kültürel bir etkinlik için Sivas’a gelen aydınlar, yazarlar, ozanlar Madımak Oteli’nde yakıldılar. İkisi otel görevlisi toplam otuz beş kişi otelde can verdi. Biz eşimle birlikte son anda kurtulanlardanız. Tarihsel bir katliamın izleri elbet isli olacaktı. İsin, dumanın, ateşin içinden çıkıp gelen şiirlerdi onlar ister istemez. Bu yara hiç kapanmadı, kapanmayacak da. Ateş Mektupları, 2009’da yayımlanan romanım Şeytanminareleri’yle birlikte okunursa olayın derinlere işleyen acısı daha iyi anlaşılacaktır.

Şiirler, romanlar, çocuk öyküleri, masallar, radyo oyunlarınız var. Hidayet Karakuş bunların hangisinde kendini daha iyi ifade ediyor. Yazarken içten içe ayrı bir haz alıyor?

On üç yaşında şiirle başladım bu yolculuğa. Şiir her zaman ayaklarımı yerden kesmiştir benim. Onun büyülü gerçekliği, sözcüklerinden akan derin çağrışımlar, sözcüklerin ezgisi, beni hem yaşamsal bir gerçeğe, hem düşsel bir evrene uçurdu hep. Şiirle belki söylemek istediğim nice gerçeği söyleyebildim. Yine de yetmedi ki öteki türlere yöneldim. Öyle konular çıkıyor ki insanın karşısına; bu konunun romanı yazılır, bu konu tam çocuklar için, bak bu olay güzel radyo oyunu… olur diyorsunuz. Yazdığım her konu beni heyecanlandırıyor. Yoksa yazamam. Heyecanlandığım konularda da derin bir haz duyuyorum. Çocuk kitaplarında çocuklaşıyorum. Çocuk yüreğinin saflığıyla öyküler kuruyorum, olayları onların gözünden görüyor, onların sözcükleriyle anlatmaya çalışıyorum.

Yıllar önce İnegöl’de bir ilköğretim okulunda kitabımı alan bir küçük kız, bir teneffüs sonra karşıma dikildi: “Ben sizin bu kitapları nasıl yazdığınızı anladım” dedi. Şaşırdım. “Nasıl yazıyorum” dedim. “Sizin içinizde bir çocuk var, o yazdırıyor size.” Küçük kızın yanıtı beni çok sevindirdi. Yazarın gerçeğini minicik bir çocuğun görmesi çok etkileyiciydi. Unutamadım o güzel kızımızın saptamasını. Doğru, gerçekçi bir yakalayıştı çünkü. Zor yanı da budur çocuk öyküsü, şiiri yazmanın. Çünkü bir yetişkin olarak çocuklar gibi düşünmek, duyumsamak, onlar gibi akıl yürütmek, olaylara onların gözünden bakabilmek gerekir. Bunun için çocukları sevmek, kendimiz için değil onları onlar için sevmek gerekir.

Ayşe Kaygusuz-Şimşek (solda) ve Hidayet Karakuş

Çocuk masalları, öyküleri demişken, son bir yıldan beridir çocuk edebiyatı alanındaki yazarların çoğalmasına ve genel olarak çocuk edebiyatına nasıl bakıyorsunuz?

Özellikle 1980’den sonra çok yazar arkadaş çocuklara romanlar, öyküler, şiirler yazdı. Bu sevindirici büyük bir gelişmedir. 1980’lerde ülkemizde Çocuk Edebiyatı var mı, yok mu; Çocuk Edebiyatı olur mu olmaz mı, tartışmaları yaşandı. Bu gelişmeler, bu tür tartışmaları çoktan bitirdi. Artık üniversitelerde Çocuk Edebiyatı dersleri okutuluyor. Hoş bizim öğretmen okullarında son sınıfta da aynı ders vardı ama çocuk edebiyatının örnekleri, ürünleri yoktu ortalıkta.

Dil konusundaki hassasiyetinizi biliyorum. Bir de oradan genel bir sorumuz olsun. Türkçe’nin güncel sorunları hakkında aklınızı en çok meşgul eden konularla ilgili çözüm önerileriniz neler?

1932-1983 arası elli yıllık bir sürede Türk Dil Kurumu’nun Türkçe’nin kullanımında etkisi büyüktür. Türlü baskılara, türlü eleştirilere karşın yazanlar, konuşanlar, dahası devlet radyoları, televizyonları kendilerini Türk Dil Kurumu’nun verileriyle besliyor, ona göre konuşup yazıyorlardı. 1983’te Türk Dil Kurumu’nun özerkliği Kenan Evren takımınca kaldırılıp devlet dairesine dönüştürülünce hiçbir etkisi kalmadı. Yabancı sözcüklere karşılık bulmadan kolayına geldiği için kullanan yazarlar, yayıncılar, gazeteciler Türkçe’nin üretkenliğinden, yaratıcılığından, söz varlığından habersizler. Bunun için öncelikle dil bilinci gerekiyor. Dil bilinci Türkçe düşünmeyi gerektirir. Türkçe düşünmek kullandığımız yabancı sözcüklerin dilimizdeki karşılıklarını aramaya, yoksa türetmeye götürür. Halkımızın bu konuda aydınlardan ileri olduğunu da bilmez okumuşlarımız.

Batı’dan gelen yabancı sözcükler kadar son yıllarda gittikçe yaygınlaşan, genç yazarların bile bilinçsizce kullandıkları Osmanlıca sözcükler dilimiz için tehlikedir. Yalnız sözcük bağlamında değil dilimizin kuralları değişiyor. Dil bozulunca kurallar da bozuluyor; kimi zaman İngilizce’nin kurallarıyla konuşuluyor, kimi zaman Osmanlıca’nın anlaşılmaz tamlamalarıyla… Bu konuda elbette eğitim sürecindeki Türkçe dersleri kadar ondan da önemli Türk edebiyatının değerli yapıtları önemlidir. Okullarda çocukları kendi dönemlerinde aynı sorunları yaşayan yazarların romanları, öyküleri, şiirleri okutulursa öğrenci kendi dilinin varsıllığını edebiyat yapıtlarında görecek, duyumsayacak, dilini Türkçe’nin evreniyle varsıllaştıracak, kendi ufkunu genişletecek, sağlam bir dil bilincine kavuşacaktır.

Söyleşiyi bitirmeden biraz da kadınlardan konuşalım istiyorum. Çünkü “Anne Beni Bekleme” romanınızı içim acıyarak ve bir o kadar da heyecanla okudum. Türkiye ile Yunanistan arasındaki savaş yıllarını, Yunan bir askerin ağzından anlatıyorsunuz. İşte orada hemen dikkat çekiyor iki tarafın kadınları da…   

Evet, iki tarafın kadınları da duyarlı, iki tarafın kadınları da barıştan yana. İki tarafın kadınları da tam anlamıyla “ana”dır. İnsan yüreği taşırlar. Karşılarına çıkana asker ya da düşman gözüyle değil insan gözüyle bakarlar. Gerçekçidirler. Anne Beni Bekleme’yle, hem bu ülke, bu yurt nasıl kazanıldı; bunu göstermek istedim. Hem Mustafa Kemal’in dediği gibi “Savaşlar yurt savunması söz konusu değilse cinayettir” gerçeğini göstermek, barışın insanlık için ne denli büyük bir nimet olduğunu anlatmak için yazdım bu romanı. Savaşı anlatan bir barış romanıdır, Anne Beni Bekleme. Bu nedenle iki tarafın anaları da yüreklidirler, bilgece bir tutum içindedirler. Kadınlar, dünyanın her yerinde erkeklerden daha barışçı, daha yürekli, daha vicdanlıdırlar. Sanırım romanda bu duyguyu da buldunuz.

………………………………
ayseesimsek@hotmail.com

Vielleicht gefällt dir auch