“İki fakültenin bursunu da ilk sıralarda kazandım”

Muzaffer İlhan Erdost kimliğinin oluşumu, olayları yorumlayıp sorgulamaya başlamasını, ilk öykülerini, gazetecilikteki ilk yıllarını anlatıyor.

Ankara – Gazeteci, ressam, yazar, şair ve yayıncı Muzaffer İlhan Erdost ile 2012 yılında yaptığım görüşmeyi, Erdost hocamızı 25 Şubat günü kaybedişimizden dolayı çevrimiçi gazetemiz Toter Winkel’de yeniden yayımlıyoruz. Oldukça ayrıntılı olan görüşmemizin birinci bölümünde Erdost’un doğduğu, büyüdüğü yerler; çocukluk, gençlik ve eğitim dönemleri, gazetecilikteki ilk yıllarıyla ilgili sorulara ve yanıtlarına yer vermiştik. Birlikte gözaltındalarken 7 Kasım 1980 günü küçük kardeş İlhan Erdost’un abisinin gözü önünde kaba bir dayağa maruz bırakılarak katledilisini anlarmıştı sevgili hocamız Muzaffer İlhan Erdost. Bu bölümde yeni sorular ve yeni yanıtlarla devam ediyoruz.

Kimliğinizin oluşumu, olayları yorumlayıp sorgulamaya başlamanızı biraz daha açar mısınız?

Muzaffer İlhan Erdost: Sorunuzu „Ana Gülhanım“dan çocukluğuma taşıyarak yanıtlayayım. Anne tarafından dedem „muallim“. Yani öğretmen, çocukları okutuyor, okuma yazma öğretiyor. Ama annem okuma yazma bilmiyor. Şu var ki, yaşadıklarının ona öğrettiği ve ondan bana, bize yansıyan yorumları, davranışları, değerlendirmeleri de, benim körinançların kuyusundan yeryüzüne çıkmamda belirleyici olacak. Birini buraya aktarmak isterim. Zile Ayaklanması’nın bilinmeyen fotoğrafları bunlar. Annemin de yaşamında Zile Ayaklanması şöyle:

Caminin hatipleri olur ya, hatip başları. Adını bilmiyorum, Sulusaray camisinin hatibiydi. „Hatip“ derlerdi. Bir de Tostan Bey, Çermikönü’nden. Kafkas’tan gelme, Çerkez. Bu ikisi köylüyü topluyorlar. Cahilleri. “Basak, sen Tokat’a vali ol, bu Zile’ye kaymakam olsun” diye. Hepsine birer silah veriyorlar. Yığıldılar, saklandılar. Senin atını götürüyorlar, onun atını. Cebren. Köylerden. Hükümet „Kongra“, onlar da „Şereat“.

Efenbama (Efendi babama) haber gönderiyorlar ki, bizden olacak, hem de tabur imamı olacak. Hayır diyor Efembam, ben hükümetten ayrılmam. O zaman „seni öldürürüz“ diye haber gönderiyorlar. Efembam misafını aldı, camiye gitti, üç gün camide kaldı. Biz de evde korkuyoruz.

Üçüncü gün, ben çocuğum ya, tepeye çıktım, Allahım, her yer silahlı ki, köyün görüneceği yok. Zile’yi basmışlar. Yüz kişi, tabur kaç kişiyse. Askerin ayakları yalın ayak, seni bana, beni ona ipinen bağlamışlar. Gördüm ya, eve geldim, yüzükoyun düştüm.

Komşular geldi. Hasan Ağa derlerdi, Hasan Ağa gelmiş. „Yenge hazırlan, bu gece sizi kaçıracağız.“

Babamı, Aşıroğlu Hafız Efendi, yatsı vakti, gece kaçırmış. Bir at onda, bir at babamda.

Tokat’a geldik. Efembam karşıladı bizi. Tokat’ın Recisi var ya. Reci’nin (Reji, şimdiki Tekel) orda bekliyordu. Aksu’da bir ev tutmuş. Müfettiş efendi iki kat da yatak yollamış.

Bir ay kadar sonra, dükkânları kapattılar. Dükkân sahipleri, askeriye mektepleri, yetim çocukları orda okuyordu, onlar, çoluk çocuk hepsi. Çete Kızılyokuş’ta. Ekmek tuz alıp gidiyorlar. Rus’a öyle giderlermiş. O zaman öyleymiş adet. Çete, Zile’yi bastığı gibi basmasın Tokat’ı diye, ekmek-tuz alıp çeteye karşı gidiyorlar. Kızılyokuş’a.

Onlar karşılamaya giderken, arkadan Sivas askeri geliyor. Çeteyi Kızılyokuş deresinde sıkıştırdı. Önde de Tokat’tan gelen asker. Halk, gençler, çeteyi teslim aldılar, getirdiler. İçeri tıktılar. İncelediler. Üç ay. Her gün asmaya başladılar. Bir günde otuz kişi astılar. Sabahları ekmek almaya çıkamazdım. Kırkbadalların başına çıkardım. Karşıma çıkardı. Mahkeme önünde. Bir kadını da çuvala koyup asmışlar. Çetelere cephane taşımış çuvalla. Gençleri hep astılar. Başlarına bir şey yapamadılar. Yaşlı diye asmamışlar.

Gençlik yıllarınız, fakülte öğrenciliğiniz ve edebiyat yolculuğunuz…

Ankara’ya geldim. Veteriner ve ziraat fakültelerine başvurdum. İki fakültede de bursu ilk sıralarda kazandım. Veteriner Fakültesi bir ay önce ilan etmişti. Param yoktu. Aç gibiydim. Kaydımı yaptırdım. İlk bursumu aldım. 100 lira iyi paraydı. Yurda kaydımı yaptıracağım. Yurt müdürünün odasındayım. Orada sıramı bekliyorum. Yandaki masanın üzerinde Türk Dili dergisi duruyordu, aldım, çeviriyorum sayfaları. „Hani bir sevgilin vardı / Yedi sekiz yıl önce…“ dizeleriyle başlayan Behçet Necatigil’in şiiri. (Yoksa „Evler“ şiiri miydi?) Beni şiirin tatlı vadisine çekiyordu. Turgut Uyar’ın „Ben koşarım, aşağılara koşarım / Yıkanacak boğulacak su bulsam…“ dizelerinin dünyasındaki derinliğine değin.

Solda: Vahap Erdoğdu ile İstanbul’da İlhan Selçuk cenazesi için gelmişlerdi. Oğuz Gemalmaz’ın ofisinde. 21 Haziran 2010. Sağda: 22 Haziran 2019 A Şiir Evi Konuşma. (Fotoğraflar: Oğuz Gemalmaz arşivinden)

Fakültede, ilk yıllarımda öykü de yazdım. „Tekdal“ kötüydü, ilk öyküm ama öykü bile sayılmazdı. „Karavagon„, “Seçilmiş Hikayeler”de yayımlandı, o yılın beğenilen öyküleri arasında anıldı. „Burslu Öğrenciler Baladı“nı yazdım, sonra adını „Merdivenlerde“ olarak değiştirdim. Üstüne öykü yazılmadı diyebilirim.  Şunu da diyebilirim: Şimdi okusam ola ki kurbağa gibi şişerim. „Şahmeranın“ ve „Babamla Odunda„yı çok sonra yazdım. Anlatıöykü gibi. Ben severim. İlhan’dan sonra iki öykü: „Böcekleme„, Sovyetlerin çöküşünden esinlenerek yazıldı. „Kıyıda Düş“ü yazdım. Anadil yasağının, Kürtçeyi yasaklayan yasanın bir eleştirisi… Ama anlayana pek rastlamadım. Dağdan yakacak olarak kestiği ve evinin avlusuna taşıdığı odunun değişim-değeri ve kullanım-değeri açısından „değer“ini bilmeyenlerin sorularını yanıtlarken sıkıntı çektim. Öykünün başıyla sonunu birbiriyle bağdaştıramayanlar, öykünün sonunda, elimde, bulduğum ve „benim“ dediğim fosil benzeri bir kalıntıya attığım „deniz“i, benim „deniz“ ile ifade ettiğim „insanlık“ı „adalet“sananlar… Unuttum, „Morun Gülüşü„nde, Marx’ın sınırda gözetim altına alınışı, parkta eğlenen „sosyalist“ ama züppe gençlerin Marx’ı, uç babahindi misali denize savuruşunu, balıkçının teknesinde ve Zonguldak’ta yürüyen kömür madeni işçilerinin arasından… İlhanilhan‘da Kapital oluşuna değin bir kurgu öykü. Allahın bir kulu ben okudum demedi.

Pazar Postası, Ulus gazetesi günleri…

Pazar Postası Ankara’dan gitti, beni CHP’nin günlük gazetesi Ulus‘a aktardı Cemil Sait Barlas. Matbaa, Ulus gazetesinin elinden alınmıştı, ama beni, olmayan matbaanın „amiri“ yaptılar. Müessese müdürü asker kökenliydi. Albay emeklisi. Subay rütbesiyle görevlendiremediği sevdiklerini „amir“ yaparak onurlandırıyordu. Ama ben, o ben değildim. Bu arada, Ulus‘ta her hafta Yayın Dünyamız başlığı altında kitap tanıtma yazıları yazdım. Her Pazar, Tatil Sonu başlığı altında yarım sayfa mizah sayfası hazırladım. Yeni Ufuklar‘da yayınlanan Eskizler, Manifestolar, Seçilmiş Hikayeler‘de ve sonra Dost‘ta yayınlanan öyküleri, bazı şiirleri Ulus‘un basıldığı basımevlerinin odalarında yazdım.

Şemdinli Röportajı için neler söylersiniz?

Ben Şemdinli’de idim. Yıl 1963. Eylülün son günleri. Akşam geç vakit gazinoda, Komutan Tibet Rıza’nın karşısındaydım, asker misali „hazırol“da. Tibet Rıza, Kore turistlerinden! Şemdinli’yi şenlendirmeye göndermişler. Beni oturtuyor Komutan. Sana içip içmeyeceğini soran olmadı, diyor. Rakı mı, şarap mı? Tabii ki rakı. Sabah gözlerimi oğuştururken Komutan görünüyor: “Veteriner, senin ayakların mı kaşınıyor!”

Rubaruk’a gidecekmişim. Bölüğün koyunlarında hastalık varmış, acele veteriner gelsin, demişler. Rubaruk iki gün uzakta. Geceyi Gerdi-Şapatan’da, köyün açığında, kırlık bir yerde geçiyoruz. Sabah ben iki muhafızımla önden gidiyoruz. Emrime verilen „değiştirme bölüğü“ bizi izleyecek. Biz dereden gittik, bölük tepeden gitmiş. Ben de birliğin komutanıyım. Akşam kararırken Rubaruk’a vardık iki muhafızımla. Bizden önce gelen değiştirme birliğini saklamışlar. „Hani Birlik?“ diyorlar. „Koyunlar!“ diyorum. Biz onları kesiyor ve yiyoruz, diyorlar. Hastalık! Ha şu mesele. Gelsin de görsün Veteriner: „Vatanın her yanı bir mi?“

Soldan: Çetin Örgen, Muzaffer İlhan Erdost, Ayşe Kaygusuz Şimşek ve Müslüm Kabadayı

Şemdinli Röportajı, 45 yıldır vitrinde. Burada neler yok ki: Mahabad Kürt Cumhuriyeti; Molla Mustafa’nın (Barzan) 800 peşmergesiyle Bay’dan Sovyet tarafına geçişi; Nesturiler (ilk kez Türkiye’de,  Mahabad Kürt Cumhuriyeti de). Mevlana Halid’in Kürt elinde Nakşibendiliği yaymakla görevlendirdiği Seyit Taha. Nehri’de türbesinin fotoğrafını çekiyorum. Şemdinli aşiretleri (ve bu aşiretlerin üretim ilişkileri). Nehri İsyanı: Şeyh Abdullah, babası Kürt Teali Cemiyeti Başkanı Şeyh Abdülkadir’in Diyarbakır’da idamı üzerine, Irak ve İran’dan topladığı adamlarıyla, Nehri taburunu ve karakolları basması yedi komutanın (biri hariç) öldürülmeleri. Mezarları Gerdi Şapatan’da.

Ben Nehri şeyhlerinin taş yapılı iki katlı konağının yıkılmış fotoğraflarını çektim. Nikitin’in sağlam olarak çektiği fotoğraflarıyla birlikte yayınladım. Kışın kaymakamla köylere geziye çıkmıştık. Her evin radyosu vardı. Kürtçe türküleri ordan sevdim. Bazılarını Şemdinli Röportajı’nda yayınladım. Ama “Şeyh Mahmut Türküsü”nü yayınlamadım. Şeyh Mahmut Berzenci, Süleymaniyeli Kürt. Süleymaniye’ye İngilizler „Hakim“ tayin ediyorlar. Şeyh Mahmut’un düşü ise „Kürdistan Kralı“ olmak. İsyan ediyor. İngilizlerle amansız bir savaş Sürdaş Dağı’nda. Fettah Töre, yere bağdaş kurup oturmuş, radyonun düğmesini çeviriyor, sesini yükseltiyor. Şeyh Mahmut türküsü geceye, dağların sessizliğine ince bir duman gibi yayılıyor. Şemdinli tütününden sardığı sigaradan bir nefes çekiyor, içiyor. Türküyü mü, tütünü mü? İkisi birbirine karışıyor. Fettah Töre, Kürtçe türküyü çeviriyor bana: „Ne fayda Türkün imdadı uzaktadır / Kürtler hain…“

Ben, „Kürtler hain“ sözü nedeniyle Şemdinli Röportajı’na almadım „Şeyh Mahmut Türküsü”nü. Ama şunları yazdım: „Güzel atları oldu mu, sanmıyorum. At, engin düzlük ister. Toynağı, yumuşak toprak ister. Sert ve çetindir doğası. Onun içindir ki, güzel atları belki hiç olmadı. Ama güzeldir insanı. Ekmeklerini yemezseniz gücenirler. Konuk olmazsanız gönül korlar. Güzel atları olmayan güzel insanların yurduna! Şemdinli’ye, yıllar sonrasından yürekten ‘merhaba’…”

(Devam edecek)

…………………………………………
ayseesimsek@hotmail.com

Vielleicht gefällt dir auch