İlk kuşak köy fotografçıları gurbetçilerdi

En azından benim dünyaya geldiğim coğrafyada, taşranın ilk fotografçıları gurbetçilerdi. Her gurbetçi, “taşra fotografçılığı” için bir potansiyeldi belki. Fakat, her gurbetçi ilk kuşak taşra fotografçısı olmamıştı.

Viyana – Kentte olup da taşrada olmayan ne varsa onların köylere, mezrelere ya da komlara taşınması, tanıtılması, hayatın bir parçası haline getirilmesi, gurbetçiler ile çerçiler sayesinde gerçekleşmiş denilebilir. Her bölgeye has birçok farklı yolu, yöntemi olmuştur bu akışın. Ama ağırlıklı bir işlev yüklenmiş olan sosyal gruplar, gurbetçiler ile çerçiler (günümüzün seyyar satıcıları) idi. Öte yandan, gurbetçiler ile çerçilerin “kenti köye/kıra taşıma”larında da önemli farklılıklar vardı. Çerçi, kentteki mahallenin balıkçısı, zerzavatçısı, karpuzcusu, halı-kilim, tencere-tava, tabak-fincan takımı satıcısı gibiydi yaptığı iş açısından.

Gurbetçiler, çerçilerin bu yaptıklarının da bazılarına el atardı elbette. Gurbetten gelirken, köydeki evine halı-kilim, tencere-tava, tabak-fincan takımı getirenleri de vardı yani. Ne var ki onların asıl ayırıcı özellikleri “ilk”lere imza atmalarıydı. Köye ilk plağı, ilk radyoyu, ilk teybi, ilk fotograf makinası, ilk sustalı bıçağı getiren olma işlevi! Üstüne takım elbise, ayağına iskarpin ya da “ispanyol paça” pantolon geçiren; boynuna ilk gravatı bağlayan, cebine ilk aynayı indiren olarak köye dönen ilk kişi olmak! Sükse yapan, köyde mevzu haline gelen, dönüşe bambaşka bir anlam katan buydu. İşte, -en azından benim dünyaya geldiğim coğrafyada- taşranın ilk fotografçıları bu gurbetçilerdi.

Her gurbetçi, “taşra fotografçılığı” için bir potansiyeldi belki. Fakat, her gurbetçi ilk kuşak taşra fotografçısı olmamıştı. Bana öyle gelir ki o evvel zaman gurbetçileri arasında en kalıcı, en hatırlı işi yapanlar, eline bir fotograf makinası alanlar olmuş. Sustalı bıçakla dönüp, kuşlarla da yetinmeyip köydeki kedileri hedef tahtası olarak kullananları anımsarım. Takım elbisesiyle köyde “havası”nı atıp, ceketini kuru temizlemeciye verir gibi kara yatıranları da! Geldiği günden, tekrar gurbete döndüğü güne kadar üstündeki “ispanyol paça” pantolonu çıkarmayanları da. Teybi koluna takıp, basbas bağırtıp yazı yaban gezenleri de… Bu grup gurbetçilerden fotograf çeken ya olmamış, ya çok az olmuş gibi. Anlaşılan o ki bunlar daha çok kendilerini orta yere koyanlarmış.

Oysa fotograf çekmek gibi işler, başkasına ya da bir ötekine yöneliktir. Yansıtmak, kaydetmek gibi bir işlev yüklenmek söz konusudur. Başka biri için bir emek, zahmet ve harcama gerektirir. Fotografı çekmek yetmez; gurbete döndüğünde tab ettirip ya birileriyle göndermeniz, ya postalamanız ya da sonraki köye dönüşünüzde getirip kime aitse onlara bizzat ulaştırmanız gerekirdi.

İkinci fotografım, bir gurbetçinin son gün marifeti

İlk fotografımın, henüz yılımı doldurmamışken, mezremizin bağlı bulunduğu Tercan’ın merkezindeki minik stüdyoda ve resmî işlemler için çekildiğini ilk yazıda anlatmıştım. İkinci fotografımın kahramanı ise, işte o gurbetçiler grubundan biriydi: Ali Özkan (Ali Dayı). Ailesiyle birlikte, atalarımın köyü olan komşu Güzbulak’ta (Pelegöz) yaşıyorlarmış o zamanlar. Gençliğinde, özellikle iş-güç dönemlerindeki uzun zamanını, anne tarafından dedemgillerde geçirmiş bir yakın akrabamızdı Ali Dayı.

Solda Ali Dayı’nın delikanlılık, sağda son yıllarından birer görüntü.

Annemin anlatımına göre, Ali Dayı evlenip çoluk çocuğa karıştığı, gurbet gördüğü yıllarda da sık sık ziyaret edermiş mezremizi. Ki o, öyle sadece Ankara, İstanbul’la yetinmiş gurbetçilerden değildi, Avrupa ülkelerine kadar uzanmıştı. Bu ikinci fotograf, yaşadığımız mezrede (annemin tahminine göre) 1964’te bir yaz sonu Ali Dayı tarafından çekildi. Fotografta beni kucaklayan annem Gülüzar Şimşek, namı diğer “Fındık anne” şöyle anlatıyor:

“O gelişi, yaz aylarındaydı. Yine, babamgile misafirdi. Gideceği gün, vedalaşmak için bize uğradı bir kere daha. Ben, ev damındaki tandırda ekmek pişiriyordum. Elinde bir fotograf makinası vardı. ‘Gel, çocukla bir fotografınızı çekeyim’, dedi. Benim üzerimde, ekmek pişirirken üzerime geçirdiğim boydan, siyah bir önlük vardı…”

Ev damı loş, yarı karanlık bir mekândı. İlk kuşak taşra fotografçılarının flaş sahibi olmaları da beklenemezdi. Dolayısıyla, fotograf dışarıda çekilecekti. Kapının önünde, damın başında ya da bir duvarın dibinde. Bizim evin kapısı, mezrenin içinden geçen yola bakardı direk. İlk çocuğunu doğurmuş yeni bir gelin olarak annemin, dışarıda ve yetişkin erkekler karşısında henüz ağzını leçeğinin bir ucuyla kapattığı günlerdir. Gelen geçen olur da ağzını açık görür diye, nispeten sapa bir yer seçilmiştir. “Bu yüzden yüzümün bir tarafı gölgeli”, der annem. Kapıdan çıkınca, sağımızda, köyün harmanları yönünde son ve yakın bir akrabamızın (Halil Amcagilin) oturduğu evin batıya bakan duvarı dibinde çekilmiş bu fotograf.

Fotografın kendilerine, ne zaman ve nasıl ya da kimler eliyle ulaştırıldığına dair anımsadığı bir şey yok annemin. Üçüncü, son bir fotograf hikâyem ve dolayısıyla ikinci bir “ilk kuşak taşra fotografçısı” kahramanım daha var: Hıdır Sağlar.

………………………………………………………………………………………………………….
www.huseyin-şimsek.com
huseyin.şimsek@gmx.at

Vielleicht gefällt dir auch