Iskalamamış şairleri ıska geçmeyen bir tiyatrocu

Genco Erkal, en başta Nâzım Hikmet ve Can Yücel’i anlattığı, şiirlerini seslendirdiği oyunlarıyda bir gerçeğin altını çizmeye devam ediyor: Iskalamamış şairleri, ancak ıska geçmeyen bir tiyatrocu canlandırabilir. Ömrüne bereket üstat, daha nice yılların olsun!

Viyana – Artık “Çınar” denilecek yaşlara ermiş, tiyatronun usta sanatçısı Genco Erkal, kim bilir kaçıncı kez 3 Mart Pazar günü yine Viyana’daydı. Nazmi Ateş’in yönetiminde faaliyette olan “Kunst Offensive Viyana”nın organizasyonu ve Nâzım Hikmet’in şiirlerini okuduğu “Yaşamaya Dair”le, Akzent Theater sahnesindeydi. Müzisyen Tülay Günal ve ekibiyle birlikte. Bu etkinlik, “Birinci Viyana Türkçe Tiyatro Festivali”nin ilk gösterisi olarak gerçekleşti. Yani, başka sanatçılar ve gruplarla 23 Mart’a kadar devamı var.

Geçen Pazar günkü etkinliğe ne yazık ki gidemedim. 80 yaşına girmiş Genco Erkal’ın sahnede nasıl da hâlâ bir delikanlı performansı gösterdiğini, gidip izleyebilen dostlardan dinledim. Ama onun, Nâzım’ın şiirlerini seslendirişine, sahneleyişine 17 yaşımdan beri aşinayım ben. İstanbul’un Kartal-Pendik ilçeleri arasında kalan Yunus Tren İstasyonu hizasında, minibüs yolunun altında bir halk plajı vardı o zamanlar. Birileri, orada bir “devrimci gece” tertiplemişti. Çalıştığı fabrikadaki devrimci işçiler, amcama da bir bilet satmışlardı. Pek öyle etkinliklere katılmazdı amcam. Bileti benim elime tutuşturup, “istiyorsan sen git”, dedi. Sürpriz olmuştu benim için. Gitmek istiyordum elbette. Fakat planlamamış, önceden o havaya girmemiş olmaktan dolayı, tereddütte kaldım ve asıl sıkıntı tek başıma gidecek olmamdı.

O akşam, hayatımın ilk “devrimci gece”sine tek başına gittim. O halk plajında, kendimi ilk kez öyle bir insan deryası içinde buldum. Hayatımın ilk “devrimci gece”sinden aklımdan hiç çıkmayan iki sanatçı vardı: Genco Erkal ve Rahmi Saltuk. Hayatımın ilk “devrimci gece”sinde büyülenmiştim adeta ve defalarca içimden “iyi ki gelmişim”, demiştim. Bana bunu dedirten de o akşamdan sonra aklımdan çıkmayan bu iki sanatçı olmuştu. Saltuk, o zamanlar dilimizden düşmeyen “Aldırma gönül aldırma”, “Eşkiya dünyaya hükümdar olmaz” gibi parçaları seslendirmişti. Onu bir daha canlı dinleme şansım olmadı sonraki yıllarda, ama gece sayesinde kasetlerinin çoğuna sahiptim.

Hayatımın ilk “devrimci gece”sinde

Genco Erkal daha o akşam, Nâzım’ın en çok da “Kabahatin çoğu sende” şiiriyle hem şairin hem kendisinin adını beynime kazımıştı. Sonra araya uzun bir ayrılık girdi. Ben, iki yıl kadar sonra, 19 yaşında gözaltına alınıp tutuklandım. O karanlık yıllarda, gazeteler içeri verildiği ve basında ona dair tek tük haberler yayınlandığı sürece, Genco Erkal’dan haberdar oluyordum artık. Rahmi Saltuk, hayatımın ilk “devrimci gece”sinde Sabahattin Ali’nin dizeleriyle haykırmıştı ya “Hapis yata yata biter”, diye, doğruymuş. Beş yıl kadar yattıktan sonra bitti hapis. Yeni dönemde Genco Erkal’ı, “Yalınayak Sokrates” rolünde izlemek üzere katıldım izleyicilerinin arasına. Filmlerini de kaçırmadım: Hakkari’de Dört Mevsim, At, Camdan Kalp

İkinci ayrılık, benim 1998’de Avusturya’ya gelişimle başladı, ama bu, ilki kadar uzun sürmedi. Genco Erkal, 22 Nisan 2001 günü “Can” adlı tek kişilik oyunuyda Viyana’da ve daha sonra çoğu zaman olacağı gibi, yine Akzent Theather sahnesindeydi. Erkal’dan Nâzım’ı Viyana’da dinleyişlerimden ilki de Viyana’da, 1 Kasım 2013 günü ve yine Akzent Theather sahnesinde oldu.                                              

Bu yazıda, elbette bir sohbet tadında ve kendi penceremden bir Genco Erkal anlatıyorum. Ona dair yazdıklarım ziyadesiyle “kişisel”. Mesela ben onu, ne zaman beyaz perdede izlediysem, hep sahnede aradım. Yunus Halk Plajı’nın, Dostlar Tiyatrosu’nun sahnelerinde!  Neden peki? Sinema sanatçısı olarak başarılı mı bulmuyordum? Hayır, bununla ilgili değildi. Bunu, benim söylememim kıymet-i harbiyesi ne olur bilemem, ama bence oldukça başarılıydı beyaz perdede de. Sorun neydi o zaman?

Sorun, tiyatro ile sinema sanatının bendeki yeri ve etkisiyle ilgili sanırım. Bugüne kadar izlediğim tiyatro oyunlarının sayısı, filmlerinkinin yanında “devede kulak” kalsa da! Sadece tiyatroda da değil, sahnenin olduğu sanatlardaki her şey farklı geliyor bana. Hani Genco Erkal, tiyatroyu bir kenara bıraksaydı da yüzlerce filmde başarıyla oynasaydı ve ben seyrettiğimde onun bu başarısını teslim etseydim de, dünyanın sinema dalında önemsenen bütün ödüllerini alsaydı da ben yine sahnedeki Erkal’ı arayacak, bekleyecektim. Bunu, az da olsa anlaşılır kılmak için, onu, Viyana’da izleyişlerimden bir örnek vermek istiyorum. Bu örnek, “Can” oyunu olacak.

Sahneyi, kuyulaştırmama becerisi

Can Yücel’in şiirlerini kitaplarından okumuş, kendisinden dinlemiştim. Yeni Türkü’nün besteledikleri birçok dizeleriyle ezberimdedir. Ama Genco Erkal’ın sahneye koyduğu Can Yücel’in hikâyesi de onun şiirlerini okuyuşu da benim için çok farklıydı. O, kendi tarzını oturtmuş olmada çok büyük fark atmış bir tiyatro sanatçı. Yorumu, benzersiz kalır hep. 

İzleyenler, “Can” oyununda “ölüm”ü tanımladığı sahneyi anımsamaya çalışsın. Ölümden korkmayan, onunla dalga geçen Can Yücel gibi bir şairin son günlerini canlandırarak yapmaktaydı bunu. Söz, hareket ve ışıkla öyle bir atmosfer yaratmaktaydı ki Erkal, ölümün karanlığını ve korkunçluğunu iliklerimde hissettim izlerken. Oyunu, bu sahneyle bitirmemesini diledim içimden. Öyle de oldu; Erkal, ölüm döşeğine itilen Can Yücel’i ayağa kaldırıp, bir kısrak misali şahlanan dizelerinin sırtına bindirerek dünyayı dört dolaştırdı. Az önce yaptığı o müthiş “ölüm”  tasvirinden sonra, “yaşam”ı koydu sahneye. Ölüm, hâlâ ve hem de o anda her birimiz için kaçınılamaz bir “son”du. Biz ayakta dakikalarca alkışlayayaduralım, perdenin arkasından çıkıp bir daha geri gelmediğinde de biliyorduk ki süren bir hayatın gücünü işaret ederek, hissettirerek ayrılmıştı sahneden.

Can Yücel, kör bir kuyuda yatmıyor”, dedim içimden salonu terk ederken. Şiirleriyle, düzyazılarıyla beynimde, yüreğimde, kitaplığımda, kaset dolabımda. O ağır mı ağır, hantal mı hantal izlenimi veren bedeni ortalıkta görünmese de yaşamaya devam etmenin başka bir boyutuyla kalanların arasındaydı. Bende, bizde bu farkındalığı yaratan, Genco Erkal’ın sahneyi, oyunlarının en trajik bölümlerinde bile “kör bir kuyu”ya dönüştürmeme becerisiydi. Türkçe şiirde kendine has bir yeri olan bir şairin coşkularını, kıvançlarını, toplumsal ve bireysel yürek atışlarını izleterek, dinleterek. Bazen heceleri bağırta bağırta, bazen harfleri ağlata sızlata, bazen şairin yaşamından derlediği anekdotlarla güldüre kıkırdata bizi.

Sözün özü Genco Erkal, en başta Nâzım Hikmet ve Can Yücel’i anlattığı, şiirlerini seslendirdiği oyunlarıyda bir gerçeğin altını çizmeye devam ediyor: Iskalamamış şairleri, ancak ıska geçmeyen bir tiyatrocu canlandırabilir. Ömrüne bereket üstat, daha nice yılların olsun!

hüseyin.simsek@gmx.at

Vielleicht gefällt dir auch