Kahramanlar, yiğitlik, mertlik

Çok erkeksi, eril “erdemler” değil mi mertlik, yiğitlik ve gözü kara cesaret? Erkek iktidarını bu derece vurgulayan bir geleneği üstlenmek, onu merkez değer hâline getirmek ne kadar doğru?

Viyana – Geçen yazımda televizyon dizilerinden söz etmiş, onların pehlivan tefrikasını hatırlatan bitmez tükenmez seyrine mecazi anlamda dikkat çekmiştim. Aniden sona erdiklerinde, geride bir sürü çözülmemiş yan konuyu ve kaderi belirsiz yan karakteri bırakıveren bu kurguları, Türkiye’deki siyasal süreçlere ve dönemlere benzetmiştim. 

Resmî tarihini belirleyen “kolektif hafızanın” yapısı, gerçekten de o dizilerinki gibi. Tarihsel süreçler, modernlik-muhafazakârlık veya laiklik-dincilik gibi yalapşap karşıtlıkların üstüne yatak kurmuş bir mecradan akıyor, bu yüzden de sürekli “Kemalizm ve karşıtları” meselesinin farklı ateşlerde yeniden ısıtılmasıyla son buluyor. Hatırlanan da, sure gibi ezberlenmiş bir lafız: Türk ve Türk’ün devleti, düşmanlarına rağmen ilelebet payidar kalacak; işine gelmeyen de çekip gidecek!

Dizilerdeki yan karakterleri nasıl derhal unutuverirsek, onların yaşam öykülerini ne derece önemsemezsek, işte bu ana akım tarihin ve onun esas oğlanlarının dışında kalan kimselere ve nesnelere karşı da o derece duyarsız kalırız Türkiye toplumunda yetişmiş, terbiye ve “eğitim” (eğilmekten mi gelir bu kelime?) görmüş bireyler olarak.  Sanırım her siyasal hareket ve direnişin kendi kahramanlarına bu derece değer vermesi, onların anısını toplumdaki genel hafıza kaybına, kolektif değerbilmezliğe karşı savunmaya çabalaması da bununla ilgili. Son derece zahmetli bir çabadır bu üstelik.

Murat Belge; 1970’lerde Birikim dergisine yazdığı bir yazıda, bildik 12 Mart ağıtına gönderme yapmıştı. Şarkıda geçen “Vurulduk, ey halkım, unutma bizi” dizesini şöyle değerlendirmişti Belge:

“Bu işte, hareketi yücelten bir şiirin parçası. Ama aynı zamanda, farkında olmadan, acı bir eleştirisi. Halkın katıldığı bir mücadelede şehit düşmüş devrimciler için, halka, ‘bizi unutmaması’ ricasında bulunulmaz çünkü. ‘Biz senin için şunu şunu çektik, bari sen de bizi unutma’ sözü, gerçek bir Sosyalist hareketin yenilgisi durumunda bile, söylenmek şöyle dursun, insanın aklına dahi gelmez.”*

İlginç ve dikkate alınması gereken ama pek de dikkate alınmamış bir yorum bu. Belki bugün biraz “acımasızca” tınlıyor Belge’nin eleştirisi. O satırların yazıldığı 1976 yılından bu yana, en az iki ağır darbe daha aldı Türkiye’de sol hareketler. O arada Ahmet Kaya’nın ağzından “Olmasaydı sonumuz böyle” sözlerini de gözyaşlarına katık etti bir kuşak solcu. Buna benzer çok ağıt söylendi o coğrafyada ve “gurbette”. Aslında bu şarkıları söyleyen hareketi değil, şarkıları söylettiren, Türkiye toplumunda trafik kazaları kadar da yerleşik hâle gelmiş olan bu siyasal unutkanlığı eleştirmek gerekiyor bence. Böyle bir unutkanlığa karşı, ancak “unutma bizi” denebiliyor çünkü. Ölenler için “ölmez” deniyor; zorbalıkla yıldırılmış toplumsal hareketler için “mücadelemiz sürüyor” deniyor; işkencelerde, sokaklarda öldürülen veya devlet şiddetiyle ezilen, onuru ayaklar altına alınan insanlar için kahramanlık hikâyeleri anlatılıyor.

Unutup hafızadan silmeye yönelik eğilim bu derece güçlü olunca, hatırlamaya davet, başka bir gelenek üstünden sağlanabiliyor ancak: eşkıya geleneği. Köroğlu’ndan Kiziroğlu’na; efelik ve zeybeklikten, “emperyalizm karşıtı” çeteciliğe kadar uzanan bir gelenek bu. Şarkılara, destanlara konu olmuş, belki de başka her türlü anlatıdan daha derin kök salmış, hatırlanan hikâyelerdir eşkıyanameler. İnsanın iyisini de barındırır içinde, kötüsünü de. En önemli meziyeti mertliktir, yiğitliktir eşkıyanın.

Böylelikle mertlik, temel erdem hâline geliyor; yiğitlik de, devrimciliğin ön şartı… Cesaretlerini bedenlerine kalkan eden mert insanlar, zorbalığa yiğitçe karşı duruyor, devlet şiddetine “devrimci şiddetle” karşılık veriyorlar. Bu eşitsiz mücadelede ölenler ya da yakalanıp işkencede sır vermeyenler de, mitolojik kahramanlar hâline geliyorlar.

Peki ya korkanlar? Kaybedecek bir sürü şeyi olan, “ölümlü dünyaya” sıkı bağlarla kenetlenmiş bireyler? Onların eylemleri, sözleri, çabaları, tecrübeleri hiçe mi sayılacak? Unutulmaya mı mahkûm olacak? Eşkıya cesareti gösteremeyen, kabadayılık derecesinde kendine güveni olmayan, yiğitliği benimseyemeyen bu insanları hatırlamayacak mıyız?

Çok erkeksi, eril “erdemler” değil mi peki mertlik, yiğitlik ve gözü kara cesaret? Erkek iktidarını bu derece vurgulayan bir geleneği üstlenmek, onu merkez değer hâline getirmek ne kadar doğru? Şiddeti ve silahı bilinçli olarak reddetmek mümkün değil mi, bir muhalif olarak? Daha da önemlisi: Köroğlu’nun yanında bir Ayvaz vardır, bir Demircioğlu, bir de ölümsüzlük kazanmış Kırat. Hepsi bu. Özenilen eşkıya figürü yalnızdır yani, dağlarda bir başına gezer, pusuya düşürülür, yakalanır ya da öldürülür, destan olur. Toplumsal bir hikâye midir peki bu? İki yoldaştan ve bir attan halk hareketi mi olur?

Bütün bu sorular, sanırım çoğumuzun kafasını kurcalıyor. Ama pek de üstüne gitmiyoruz bunların. Cevapları erteliyoruz, belki de “devrim sonrasına”, kim bilir?

 Peki ne yapmalı? Konu, dönüp dolaşıp toplumsal eleştiriye geliyor. İyi ve etkili, yani dönüştürücü bir toplum eleştirisi, dolayısıyla da iyi ve etkili bir toplum eleştirmeni hangi meziyetlere sahip olmalı?

Bu, zor bir soru. ABD’li siyaset felsefecisi Michael Walzer, üç erdem sayıyor iyi bir toplumsal eleştirmeni tanımlayan: cesaret, merhamet ve iyi göz ölçüsü. İlk zikrettiği, yukarıda vurguladığım anlamda bir fiziksel, bedensel cesaret değil ama; daha çok “ahlaki” anlamda bir cesaretten söz ediyor Walzer. Bunu “medeni cesaret” diye de çevirebiliriz.

Bir dahaki yazıda, bu konuya kafa yormak istiyorum.

……………………………………………………

*https://www.birikimdergisi.com/images/UserFiles/images/Spot/70/14/bir_edebiyat_malzemesi_olarak_12_mart_yasantisi_murat_belge.pdf

Vielleicht gefällt dir auch