Karl Fischbacher | Bir enternasyonalistin ardından

Sosyalist ekolden gelenler için, “Kızıl Viyana” tanımının özel bir yeri ve önemi var. Geçen haftalarda aramızdan ayrılan Karl Fischbacher, benim için “Kızıl Viyana”nın son kuşak temsilcisiydi.

Viyana –  Viyana günümüzde daha çok “Dünya Müzik Şehri” olarak zihinlerde yer etse de bu kentin farklı tanımlanmaları da yok değil. “Habsburg İmparatorluğu’nun başkenti”, bu tanımlamalardan bir diğeri. Yanı sıra, ’60-70’li yıllarda buraya “işgücü” olarak gelenlerin çoğunluğu açısından, “ecdatlarının bir hatun uğruna kaybettiği şehir!”, olarak bilinir. Türk bürokratları acısındansa “elden kaçırılmış bir Kızıl Elma” simgesidir Viyana.

Ama bizim gibi sosyalist ekolden gelenler için ise, hiç şüphesiz “Kızıl Viyana” tanımının özel bir yeri ve önemi var. İşte geçen haftalarda aramızdan ayrılan Karl Fischbacher, benim için “Kızıl Viyana”nın son kuşak temsilcisiydi. Postacı bir babanın ve hemşire bir annenin oğlu olarak Viyana’da doğmuştu. Babasından dayak yemesi, onda derin bir travma yaratmış, ama annesine ölene kadar güçlü bir sevgi bağıyla bağlı kalmıştı. Hastalığının en ağır olduğu son günlerinde bile onun mezarına gitmek istemesi bunun en iyi göstergesiydi. Annesini hem çok sever, hem de Avusturya’nın Naziler tarafından işgal edildiği dönemde Hitler’in Viyana’daki mitingine gidip onu öldürmek için silah arama girişiminde bulunmasından dolayı, onunla gurur duyardı. Karl’ın sosyalist olmasına, 70’li yılların başında halen radikal sol içinde popüler olan Josef Frey Grubu vesile olmuştu. Ünlü bir futbolcu ve KPÖ’den ayrılıp ilk Troçkist grubu kurmakla ünlü olan Josef Frey’ın ardılları “Arbeiter Standpunk” olarak mücadele etmeye devam ediyorlardı.

Daha lise yılarında hentbol takımındayken, ateşli bir sosyalist olarak mücadelenin içinde kendisini bulmuş, daha sonra başka arkadaşlarıyla birlikte yeni bir Troçkist grup içinde yer almıştı. Öğretmen okulundayken Marksizm literatüre derince dalan Karl, 70’li yılların önemli sol simalarından biri olarak, Viyana’daki toplumsal mücadelenin her alanında en ön saflardaydı.

Uzun yıllar birlikte göçmen hakları için, ırkçılığa ve sosyal adaletsizliğe karşı mücadele etmeye çalıştık. 90’lı yıllar böyle geçti. Daha sonra Viyana’dan ayrıldım ben. Aradan 19 yıl geçtikten sonra, yolum tekrar Viyana’ya düştü. Sevgili Karl’ın hastalığından önceden haberdardım. Uzun bir aradan sora geldiğim Viyana’da, onu onulmaz bir hastalığın pençesinde görmek bana çok acı verdi. Bu nedenle Viyana’daki günlerim hiç de kolay başlamadı.

Onu hastanede ilk ziyaret edişimde gördüklerim bende şok etkisi yarattı. Hastalığı artık geri dönüşü olmayan ve hızla ilerleyen bir aşamaya gelmişti. Hiçbir şekilde yardım edemeyecek olmak, her şeyin kifayetsiz kaldığı böyle bir durumda, dünya kadar yükünün altına girmekten beter bir duygu oturdu içime. Ölüm duygusu üstüme ve başıma çıkmayacak bir şekilde sindikçe, neredeyse her şeyi sorgulamaya başladım. Doğanın Karl gibi bir insana bu kadar haksız davranmış olmasını hazmedemedim. Hayatın bu kötülüğünü, içim eriyerek seyretmek dışında hiçbir şey yapamadım.

Karl ile 1993’ün Eylül ayında tanıştık. Zaman içinde dünyanın en güzel insanlarından biriyle tanıştığımı fark edecektim. Bu beni daha çok mücadeleci yaptı. Sadece ben değil, onu yakından tanıyan herkes onun insancıl, dayanışmacı ve dostluğa halis bir anlam yükleyen özelliğini görüyordu. Onun bundan mutlu olduğuna emindim. Kalbi dünyaya ve insanlığa açık kaç kişi var şu hayatta?

Sosyalist solun en olumsuz özelliklerinden biri, sekterliği ve kendinden başkasını değersiz görme halidir bence ve tarih hep yüzümüze çarpar bu olguyu. Karl, bu anlayışın içinde olmamaya özel bir önem veriyordu. İnsan ilişkisinin, her şeyin başı olması gerektiğini savunuyordu. Onun devrimciliği sadece enternasyonalistlikle sınırlı değildi, aynı zamanda sekterliği reddetmekten geçiyordu. Bir taraftan, Yugoslavya’nın dağıtılması sürecinde, Yugoslav işçi sınıfının yanında yer aldı; diğer taraftan, örneğin Kürtlere, Filistinlilere yapılan baskı, yasak ve zulümlere karşı çıktı. Sınıf sendikacılığı için girişimlerde bulunmaktan da geri durmadı. Ucuz işgücü olarak sömürülen göçmenlerin toplumsal hakları ve onların çocuklarının adil eğitimi için çeşitli girişim ve etkinliklerde bulundu. Yine aynı şekilde, idam edilme tehlikesiyle karşı karşıya olan ABD’deki Kara Panterler’in lideri olan Abu Mumya Camal için çırpındı yıllarca. 30 yıldan fazla, Abu Mumya Camal Komitesi’nin başkanlığını yaptı. Onun idamının durdurulması için zaman zaman tek başına kalsa bile, bir an için bu çabasından vazgeçmedi. Hep takdire şayan bir çaba ve samimiyetle, bütün bu alanlardaki kavganın içinde oldu.

90’lı yıllarda, yani yabancı düşmanlığı ve Jörg Haider hareketinin güçlendiği süreçte, yetersiz de olsa mücadele devam ediyordu. Birlikte kurucusu olduğumuz Arbeiterkammer (İşçi Odası) fraksiyonu Demokratie Für Alle (Herkes İçin Demokrasi) ile ilgiliçalışmalarda,hiçbir çıkar beklemeksizin, tersine maddi ve manevi katılar sunarak hep ön saflardaydı Karl. Ulus ve vatan aidiyeti, onda göçmenlerin mücadelesine destek verme, yabacı düşmanlığına karşı durma, bunlar için sürekli bir çaba içinde olmaya hiçbir şekilde engel değildi.

Mesleğiöğretmenlik olan Karl Fischbacher fırsat buldukça, eşi Irmi Vogelmayer ile birlikte sık sık yurt dışı tatillerine çıkardı. Özellikle de emekliliğe ayrıldıktan sonra, bu tatiller daha da sıklaşmıştı. Ama bu tatiller onun için sadece tatil değildi, aynı zamanda birer siyasi aktivite fırsatıydı. Ruhunda dinmeyen o mücadele aşkı dolayısıyla bunlarla da yetinmedi; tek başına kurduğu “Labournet Austria” adlı internet sitesini, sürekli yenileyerek devam ettirdi. Türkiye’de yaptığımız röportaj veya görüşmeler üzerinden, insanların ağır baskı altındaki halini, maddi imkânsızlıklarını gördükçe müthiş derecede acı çeker, onlarla dayanışmayı daha da güçlendirmek için adeta çırpınırdı. Sık sık onlar için kampanyalar düzenler veya kişisel hesabından yardım etmekten kendisini alıkoyamazdı.

İçinde bulunduğum kuşak “yaşlı kuşak” evresine geçerken, benim en büyük kayıbım Karl Fischacher oldu. Onun yokluğunu ve mücadele içinde bir hayatın değerinin ne olduğunu hep hissederek yaşamaya devam ediyorum, ama “Karl’sız bir hayat” daha zengin değil.

efecemalettin@hotmail.com

Vielleicht gefällt dir auch