Korku-yorum!

Son günlerde ruh sağlığım iyice bozuldu! Kendimi ‘pervane’ zannetmeye başladım. Hani şu  hep ışığı arayan, ışığa âşık, ışığın etrafında dönenip duran minik, kanatlı böcek… “Kocaman

Son günlerde ruh sağlığım iyice bozuldu! Kendimi ‘pervane’ zannetmeye başladım. Hani şu  hep ışığı arayan, ışığa âşık, ışığın etrafında dönenip duran minik, kanatlı böcek…

“Kocaman kocaman insanlar“ beni korkuttukça daha çok öyle olduğumu zannediyorum.

Evet, sizler bende korku uyandırıyorsunuz hey “kocaman insanlar“!

Hiçbir yerden ışık da sızmıyor üstelik. De ki bir savaşın karartma geceleri!

Ama ben o ışığı uyduruyorum yine de; varMIŞ GİBİ yapıyorum. Gözlerimi kör eden parlaklığa, etlerimi dirhem dirhem yakıp kavuran ısıya rağmen, umutla dönenip duruyorum uydurduğum o ışığın etrafında. (Yoksa pervane bile olamayacağım!)

Abdal misali kendini bırakmışlıkla olmuyor yine de bu devinim. Bunu çok istemem, ‘akıl’ denilen o çemberin matematiksel duvarlarına çarpmadığım anlamına gelmiyor. Işığa çok yaklaşırsam yapışacağımı, ısının beni yok edeceğini biliyorum. Abdal olmayı istemekle, yok olmayı istemek arasındaki o sınırda sarhoş oluyorum böylece! Ve “İşte karışık bir iş daha! diyorum.

Evet, her şey karışık, son derece karışık! Tek bir hedefe kilitlenmekten başka çare yok; uydurduğum o ışığa… İyi de diğer pervaneler nerede? İçimdeki ses, “Bir labirentin karanlığında kayboldular“ diyor. Nereye doğru gitmekteler? Işıktan başka gidilecek bir yol, varılacak menzil var mı? Işık olmadan bir pervane nasıl yaşar? O karanlıkta, o soğuk ve ışıksız yolda, yalnızlığın, sevgisizliğin, bencilliğin, şiddetin buzdan kılıcını bileyerek nasıl mutlu olunur? Yoksa, onların anladığı benim anlamadığım bir şeyler mi var? Yoksa, dünya denilen gezegeni dört bir yandan saran ve adına ‘küreselleşme’ denilen, aslında daha çok şiddeti, daha çok sevgisizliği, daha çok bencilliği, daha çok umutsuzluğu, daha çok sömürüyü ve yoksulluğu körükleyen, dünyanın doğal kaynaklarını gözü dönmüşçesine tüketen –hakikatin değil- görünür gerçekliğin bir sonucu mu bu?

Ah, Dünya! Bende korku uyandırıyorsun!

Dünya denilen gezegenin Türkiye denilen memleketi (Memleketim), bende korku uyandırıyorsun! Seni çok sevmem bu korkumu bastırmıyor, bas-tı-ra-mı-yooorr! Korkularımın ardı arkası kesilmiyor. Biri biterken diğeri başlıyor. Hiçbirini unutamıyorum üstelik.

Geçmiş tarihlerde, bir radyo istasyonunda kadının biri ağzından tükürükler saçarak avaz avaz bağırmıştı örneğin, nasıl unutabilirim: “Devrim yasalarının uygulanmasını istiyorum. Türbanlılar defolsun gitsin! Ne işleri var onların memleketimizde?! Böyle insanların yaşamasını bile istemiyorum!”

Asacaksın, keseceksin yani! Benden olmayan yaşamasın!” yapacaksın açık açık, bunun da önüne-arkasına cumhuriyet, lâiklik vs. gibi kavramları takıp rahat edeceksin!

Küçülmüş küçülmüş, bir pervaneye dönüşmüştüm hemen!

Yine yıllar önce, konuşmacı olarak katıldığım bir paneli izlemeye gelen Konca Kuriş’e, kendisini demokrat ve laik olarak tanıtan başka bir kadının, “Sizin bu tür toplantılara katılmaya hakkınız yok. Gidin evinizde oturun!” türünden saldırısına tanık olmuş ve yine feci şekilde korkmuştum!

28 Şubat geldiğinde de korkmuştum! (12 Eylül’ü hiç unutmamıştım ki!) Korkudan tir tir titremiştim! İnsanlar ne zaman böyle iki düşman cephe haline gelmişlerdi, hangi karşıt hangi karşıtı üretmişti, bir zamanlar emek-sermaye olan karşıtlık, laisizm-din olarak nasıl yer değiştirmişti, bu senaryoları yazanlar kimlerdi, bu senaryoların peşine düşen milyonların aymazlığı neredeydi vb soruların yanıtlarını bulmaya çalışırken, Türkiye, Avrupa Birliği’ne aday oluvermiş(!) ve ardından Hizbullah olayı patlamıştı, buumm! Konca Kuriş’in, o aydınlık, bilinçli kadının, Hizbullah’ın mezar evlerinden birinde cesedi çıkmıştı!Üstelik o sıra oturduğum mahallenin Hizbullahçılar’ın yuvalandığı bir mahalle olduğunu, dışarıya karşı bir paravan olarak evi bize kiraladıklarını öğrenmiştim. (Ev sahiplerimiz şalvarlı, sakallı, çarşaflı bireylerdi. Benim için insanların kılığı-kıyafeti önemli olmadığı için evi kiralamakta bir engel görmemiştim.) İki adım ötemizdeki evlerden cesetler fışkırınca yine korkmuş, ödüm patlamıştı!

Küçülmüş küçülmüş, bir pervaneye dönüşmüştüm hemen!

Şimdilerde daha da şiddetli korkuyorum!

Kapitalizmin doymaz açlığını bir türlü doyuramayan doğanın, kasırgalarını, sellerini, depremlerini insanların üstüne boşaltarak çığlık çığlığa bağırmasından, aslında yavaş yavaş intihar etmesinden…

Dünya’nın jandarmalığına soyunmuş o haydut ülkesinden, daha soğuk savaş döneminde yazmaya başladığı ve 11 Eylül’de uygulamaya koyduğu senaryosundan, ülkeleri işgal edip milyonlarca insanın ölümüne, milyonlarca insanı mülteci ve sığınmacı konumuna düşürmesinden… Çok ama çok korkuyorum.

Ah, memleketimin işsizlerinden, açlarından, tecavüzü, kadın cinayetlerini meşru kılmaya çalışan erkek ahlaklı (ultra cinsiyetçi/kadın düşmanı) bekçilerinden, yolsuzluğu yaşam biçimi haline getirmiş şerefsizlerinden, bu şerefsizlerden beslenen siyasetçilerinden, bir zamanlar hüküm süren laik despotizmin yerini, bu kez din soslu bir despotizmin almasından, bu minvalde memleketin tarikatlara teslim edilmesinden, bu tarikatlardan biriyle al takke ver külah ilişkinin bozulmasıyla kalkışılan darbe girişimini bahane ederek, tüm demokrasi güçlerinin tasfiye edilmesinden ve nihayet memleketin tek adama teslim olmasından ve dolayısıyla adaletin tamamen yok olmasından, “gerisi teferruat” gibi garabet bir kavramın her fırsatta dolaşıma sokulmasından, ırkçı-faşist eğilimlerin artmasından… Çok ama çok korkuyorum!

Örneğin, Fener Rum Patrikhanesi’nin misafirhane binasını estetik bulduğu için pozlayan bir fotoğrafçının neredeyse “vatan haini“ ilan edilmesinden nasıl korkmam!?  Fotoğrafın altına yazılanların kanımı dondurmasından, ciğerimi deşmesinden nasıl korkmam!? („Kendini T.C. ve Atatürk ilkesi Laikliğin karşıtı bir anlayışla Ortadoks Halifesi ilan eden bir makamın yapısına benim Cumhuriyet çocuğu anlayışımla puan vermemi beklemiyorsunuz her halde. Ben Atatürk’ün Bir Türk Dünyaya Bedel değişi ile büyümüş neslindenim. Damarlarımdaki şerbetten de gurur duyarım. Bu şerbet AB RH + olup zor bulunan bir şerbettir ki kayıtlı olduğum ilçe hastanesinden ihtiyaç duyulanlara seve seve verilir. Hele hele işgal döneminde kanı başka kanla sulanmış sözümona evrenselci takıma seve seve verilir… Ne Mutlu Türküm Diyene..”) Üstelik bunu yazan memleketimin “tanınmış” bir fotoğrafçısıysa! Nasıl titremem! Siz olsanız korkmaz mısınız?

Şimdi nasıl anlatılır ki bu korku? Hangi iklimin poyrazı, hangi coğrafyanın diliyle; hangi müziğin notası, hangi resmin rengiyle; hangi şiirin imgesi, hangi romanın iziyle? İçimin bütün dillerde konuşan rüzgârını üflesem kulağınıza anlar mısınız? Ya da bir müziğin notalarını sıralasam portenin üzerine, korkularımı kaç oktavlık bir çığlıkta verebilirim dersiniz? Veya, siyahın onlarca tonundan bir resim çizsem, çıkartabilir misiniz korkunun rengini? İmgeler uçursam şiirlerimin en olmadık yerinde, çözer misiniz şifreyi? Roman kahramanını ağlatsam hüngür hüngür, gözyaşına dokunup bulur musunuz korkularımın şiddetini?

Küçüldüm küçüldüm, bir pervaneye dönüştüm hemen!

Ve hemen o ışığı uydurdum, varMIŞ GİBİ yaptım. Gözlerimi kör eden parlaklığa, etlerimi dirhem dirhem yakıp kavuran ısıya rağmen, umutla dönüp durmaya başladım o ışığın etrafında. (Yoksa pervane bile olamayacağım!)

Heyyy, pervaneler neredesiniz?

(eylulguz@gmail.com)

Vielleicht gefällt dir auch