Kürt hareketlerinin demokratik özerklik önerileri

Demokratik özerklik önerisi, Kürt sorununun çözümünde önemli bir işlev görme potansiyeli taşıyor.

İstanbul Demokratik Toplum Partisi (DTP), “Kürt Sorununa İlişkin Demokratik Çözüm Projesi” adıyla geliştirdiği demokratik özerklik önerisini ilk olarak Olağanüstü İkinci Kongresi’ne, 8 Kasım 2007’de sundu.(1) Proje, içerik olarak klasik özerklik anlayışından bazı yönleriyle ayrılmakta. Her şeyden önce bir ya da birkaç bölge ile sınırlı değil. Bir bölgeye ya da etnik gruba tanınması gereken haklardan öte tüm ülkedeki siyasi reformlara vurgu yapmakta. Bu reform önerisi Türkiye’de şimdiye kadar önerilen yerel yönetim, ademi merkeziyetçilik, yerindenlik reformlarından farklı:

“En belirgin fark, bu reform önerisinin, aynı zamanda farklı kimlikli topluluklar adına öne sürülen bir siyasi özyönetim talebi olmasıdır. Farklı kültürlere sahip halkların kendi yaşantılarını doğrudan ilgilendiren kararlara eşit/adil katılımını, yerinden özyönetimle sağlamayı amaçlamasıdır. Diğer bir fark ise tüm Türkiye’yi ilgilendiren kamu yönetimi reformu önerisidir.”(2)

Türkiye’de siyasi tartışma ve kutuplaşma konularından biri olan anadil konusu da şu şekilde ele alınmakta:

“Kürt hareketi, Kürtçe ve dil hakları meselesini de demokratik özerklik kapsamında ele alarak, oluşturulacak olan bölgelerde, Türkçe resmi dil olmakla birlikte, diğer dillerin de kamusal alanda ve eğitim dili olarak kullanılabilmesine olanak tanıyacak anayasal düzenlemelerin yapılması gerektiğini savunmaktadır.”

Avrupa Yerel Yönetimler Özerklik Şartı’na bile rezervlerin konulduğu bir siyasal sistemde demokratik özerklik projesinin hayat bulması, öncelikle rejimin demokratikleşmesine bağlı olduğu, bu iki sorunun içiçe geçtiği söylenebilir:

“Kürt siyasal hareketi demokratik özerkliği, birbiriyle doğrudan ilişkili gördüğü iki sorunu çözebilecek bir model olarak öneriyor: Kürt Sorunu ve Demokratikleşme Sorunu. Bu yönüyle demokratik özerklik, özgün ve bütünsel bir muhteva taşıyor. Kürt sorununun çözümünü, kolektif haklar, statü, eşit yurttaşlık ve iktidar paylaşımı ile; demokratikleşmeyi ise merkezi ve güçlü devlet aygıtının idari, anayasal alanda sınırlandırılması, halkın yerelden siyasete ve karar süreçlerine katıldığı katılımcı bir demokrasiyle hedefliyor.”(4)

Ahmet Türk

Gelişmeler bu hedefin çok uzakta olunduğu hissini uyandırmakta. Nitekim 11 Aralık 2009’da, DTP de öncülü diğer partiler HEP, DEP, HADEP gibi kapatılmıştır. Ahmet Türk’e ise “Kürt Sorununa İlişkin Demokratik Çözüm Önerisi“ adlı kitap nedeniyle, “halkı kin ve düşmanlığa tahrik“ ve “siyasi partiler yasasına muhalefet“ iddialarıyla dava açılmıştır. Ancak baskılara ve yasaklara rağmen özerklik talebi gündemde kalmaya devam etmekte.

Demokratik özerlik önerisinde ısrar

DTP yerine kurulan Barış ve Demokrasi Partisi (BDP) de demokratik özerklik önerilerini, “Özgür Demokratik Yerel Yönetimlerle Demokratik Özgürlüğe” başlıklı bir kitapçıkta toplayarak DTP’nin projesini daha da gelişkin bir düzeyde savunmaya devam etmiştir. Metinde valilik, kaymakamlık, il genel meclisleri ve belediye meclisleri üzerinde ayrıntılı bir şekilde durulmuş, yerinden yönetim ilkesi ve Avrupa Birliği Özerklik Şartı ilkeleri doğrultusunda demokratik özerkliğe gidilebileceği vurgulanmıştır.(5)

Siyasi statü talebinden çok yapılacak yasal ve radikal değişikliklerle yerel yönetim ve belediyelerin yetki ve işlevlerinin yeniden ele alınması üzerinde durulmuştur:

“Yerel yönetimler dört esasa dayandırılmıştır: 1. Örgütlü toplum ve demokratik katılımcılık (topluma dayalı alternatif hizmet anlayışı). 2. Ekolojik yaklaşım (insan kadar tarihsel varlıklara, bitki ve hayvan çeşitliliğine, suya, toprağa, havaya ve kültürel mirasa karşı da kendini sorumlu gören yaklaşım). 3. Cinsiyet özgürlükçü yaklaşım (kadın eksenli bir yaşamı yeniden kurmak). 4. Katılımcı toplum ekonomisi (her toplum kendi özkaynaklarını kullanır/oluşturur). Bu esaslar, uygulama alanında yerel yönetimlerin var olan yapıları açısından değerlendirilmiş ve yeni uygulama mekanizmaları önerilmiştir.”(6)

BDP’nin siyasi statü yerine idari reformlara önem veren yaklaşımının Kürt sorununu çözmekte yetersiz kalacağı eleştirilerine yol açmıştır:

“İdari özerklik çerçevesinde Kürt sorunu bir çözüme kavuşursa gerçekten de Türkiye dünyada önemli bir ilki gerçekleştirmiş olur. Türkiye, belediyelerin ve yerel yönetimlerin mevcut yetkilerini genişleten idari reformlarla ulusal bir sorunu çözen tek ülke unvanına bu sayede kavuşabilir! Kürt sorununun bu minvalde çözüme kavuşması oldukça düşük bir ihtimal olmakla birlikte gerçekçi de değildir. Zira çözümün bu minvalde tartışılması, sorunun nedenleri ve kaynağını gözden kaçırmaktadır. Kürt sorunu, yol, asfalt, kaldırım vb. hizmetlerin yetersiz ve eksik olması veya yerel yönetimlerin merkezi vesayet altında olması nedeniyle ortaya çıkmış değildir ki idari bir özerklikle sorun çözüme kavuşsun.”(7)

BDP’nin 2013 yılında hazırladığı Anayasa Taslak önerisinde demokratik özerklik konusunda bir berraklığa kavuştuğu kabul edilmektedir.(8) Kavram olarak metinde demokratik özerkliğe yer verilmese de burada önerilen idari modelle, coğrafi bir bölgeye dayanan, yasama ve yürütme yetkilerine haiz bir ‘siyasi özerklik’ tarif edilmiştir. Üniter yapı içinde merkezi, yerel ve bölgesel idareden oluşan üç düzeyli bir yapı önerilmiştir.(9)

BDP’nin özerklik metinleri Türkiye’de infial yaratmış, basında bu önerilere ilişkin birçok yazı yayınlanmıştır.(10) Buna rağmen bu metinlerin yeterince incelenmediğini, sansasyonel bölünme söylemlerinin gölgesinde kaldığını söyleyebiliriz. Bölünmeye karşı birlikte yaşama formülü olarak ortaya konulan demokratik özerklik önerisi, amacına ulaşamadığı gibi bölünme paranoyasını tetikleyen bir işlev görmekte, muhatapları tarafından ortada bırakılmaktadır.

Bölünme korkusuna karşı bölgesel özerklik

Cengiz Aktar, Türkiye’de bölgecilik ve bölgeselleşmeden köklerinde “böl” bulunduğu için öcü gibi korkulduğu görüşündedir. Ona göre, demokratik özerklik önerisinin Kürt siyaseti tarafından getirilmesi de bu kavrama olumsuzluk katmakta, korkuyu daha da büyütmektedir.(11)

Dünyada özerklik algısı ile Türkiye’de algı birbirine taban tabana zıttır:

“Özerklik kavramının Soğuk Savaş sonrası değiştiği, artık ayrı bir devlet kurma ya da ayrılma, kendi kaderini ayrılarak tayin etme değil, ayrılmadan, sorunları özyönetim çerçevesinde çözme anlamına geldiği uzun süredir tartışılmakta. …Ulusal sınırlar içinde kalarak, sınır kavramı tartışılmadan önerilen ve toprak egemenliğine dayalı olmayan yönetimlerin en belirgin türü yerel ya da bölgesel özerkliktir. Yerel/bölgesel düzeyde özerk yetkileri olan ve toprak egemenliğine dayalı olmayan yönetimler, birden fazla kimliği barındıran ülkelerde tercih edilmekte. Bu uygulamaları, özellikle de Batılı tarzda liberal ve demokratik yönetimleri seçen ülkelerde görebilmekteyiz: İspanya, İngiltere, İtalya hatta merkezci Fransa 20. yüzyılın son çeyreğinde şekillenmiş örneklerdir. AB Özerklik Şartı da bu genel ihtiyacın bir uzantısıdır.”(12)

Sonuç

Özerklik, dünya genelinde yönetimde demokratikleşmenin, kamusal hizmetlerin en verimli olarak yerine getirilmesinin aracı olarak yükselen bir eğilimdir. Bundan da öte birçok ülkede etnik sorunların çözümü olarak da çok yararlı bir işlev üstlenmiş, karşılıklı güvenin, gönüllü birliğin teminatı olmuştur.

Ülkemizde ise özerklik, bölücülükle eş tutulmakta, bunun aksi pratiklere (örneğin İspanya’ya) kafa yorulmamakta; Kürt siyasi hareketlerinin ve onları destekleyen milyonlarca Kürt vatandaşın bıkıp usanmadan dile getirdiği özerklik talebi dikkate alınmamaktadır.

Yüzyıldır sürdürülen politikalar sonuç vermemiştir. Buna karşılık, demokratik özerklik önerisi, tarihsel boyutları da gözönünde tutulduğunda, Kürt sorununun çözümünde çok değerli bir işlev görme potansiyeli taşımaktadır. Demokratik çözüm seçenekleri içersinde başka bir olasılık da gözükmemektedir.

Demokratik özerklik projesi; merkeziyetçi, bürokratik, hantal devlet yapısının reforma tabi tutulması, kamu kaynaklarının verimsiz bir şekilde harcanmasının önüne geçilmesi için de ciddi öneriler getirmektedir.

Bu gerçekleri açıklamak, Sevr sendromunu sağaltmak, bölünme paranoyasına karşı birlikte yaşamanın yol ve yöntemlerini bulup çıkarmak, tüm aydınların ama özellikle sosyal bilimcilerin önünde tamamlanmamış bir görev olarak durmaktadır. Bu görevin yerine getirilmesi Türkiye’nin demokratikleşmesine bağlıdır. Demokratikleş(e)meyen bir ülkede, iyi niyetli çabaların karşılık bulması da mümkün değildir.

Merkezine insanı koyan bir yaklaşım, bütün problemlerin çözümünün de anahtarı olacaktır. (SON)


Bölümün Kaynakları:
1) Büşra Ersanlı vd., a.g.e., s. 229.
2) A.g.e., s. 231.
3) A.e.
4) Çetin Gürer, (2015), “Demokratik Özerklik: İhtimalden Olanağa Kürt Sorunun Çözümü”, Dipnot Üç Aylık Sosyal Bilim Dergisi, Vol. 19-20, s. 164.
5) Büşra Ersanlı vd., a.g.e., s. 231.
6) A.g.e., s. 232.
7) Çetin Gürer, Aktörün Perspekti., s.67.
8) Çetin Gürer, Aktörün Perspektifi., s. 68.
9) A.g.m. 69.
10) Yazılı basındaki çeşitli tepkiler için bkz.: Büşra Ersanlı vd., a.g.e., 238-247.
11) Aktar, a.g.e., s.12-13.
12) Büşra Ersanlı vd., a.g.e., s.204-205.

semihsavasal@yahoo.de

Vielleicht gefällt dir auch