Kurtuluş Teolojisi’nde, Marksizm’in belirleyici etkileri

Taban Marksizm’e yönelirken tavanda da durum farklı değildi. İncil, Kurtuluş teologlarına yoksulluğun çözümlenmesi ve ortadan kaldırılması için gerekli araçları sunmuyordu. Sorularının yanıtlarını Marksizm’de arayıp buldular.

İstanbulJohn A. Donnangelo II, doktora tezinde, Kurtuluş Teolojisi’nin neden başka bir zamanda ve başka bir yerde ortaya çıkmadığını sorar ve bunu 1950’li ve 60’lı yıllardaki Latin Amerika’nın toplumsal koşulları ile açıklar. O yıllarda Amerika Birleşik Devletleri ve Kanada’nın çok iyi işleyen bir ekonomisi ve demokratik, oturmuş yönetimleri vardır. Keza, Batı Avrupa’da da Marshall Planı’ndan sonra belli bir ekonomik, siyasal istikrar sağlanmıştır.

Aynı dönemde, Afrika’da en önemli olay, Avrupa sömürgeciliğinden bağımsızlığını kazanmaktır. Çin, Rusya ve Doğu Avrupa’da ise komünist yönetimlerin varlığı, ekonomik, siyasal ve sosyal eşitliğin tesisi için herhangi bir devrimci dönüşümü en azından teorik olarak imkânsız hale getirmektedir. Bu bölgelerde, Kurtuluş Teolojisi gibi bir düşüncenin ortaya çıkıp, kök salması olanaksızdır. Buna karşılık, Latin Amerika’nın azgelişmişliği, siyasal olarak devrimci olması, Kurtuluş Teolojisi ve bu teolojinin herkes için ekonomik, siyasal ve sosyal eşitlik talep eden fikirleri için ideal bir ortam sağlamıştır.(1)

Kurtuluş Teolojisi’nin gelişebileceği toplumsal koşullar Latin Amerika’da vardı

Devrimci bir teori ve hareket için ideal olan zeminin harcı; ekonomik zorluklar, yoksulluk ve olanaksızlıklardan oluşur. Teori, bu koşulları çözümleyip bir öneri, bir alternatif sunduğu ölçüde gelişip, etkinleşebilir. 1950’li ve 60’lı yıllarda Latin Amerika’ya baktığımızda aşırı kentleşmenin bu zemini yarattığını görebiliriz. Akdal, Kurtuluş Teolojisi üzerine yazdığı master tezinde, H.G. Beyer, Jorge Hardoy ve Otto Maduro’nun araştırmalarına dayanarak Latin Amerika’daki aşırı kentleşmeyi aktarır. Beyer, tüm kıtayı kapsayan araştırmasında, kentlerde yaşayan nüfusun tüm nüfusa oranının 1930-60 yılları arasında %39’dan %67’e yükseldiğini, otuz yıl içinde neredeyse iki katına çıktığını saptamıştır. Hardoy, bu dramatik kentleşme sürecinin ve sınıf kompozisyonundaki radikal dönüşümün kentlerin yatay olarak hızla büyümesine, gecekondulaşma, enformel sektörlerin büyümesi gibi sonuçlara yol açtığını ve kent yoksulluğu olgusunu yarattığını açıklar.

Kırsal yapılardaki dönüşüm sonucu meydana gelen mülksüzleşme ve kent yoksullarının sayısındaki hızlı artış, radikal değişim taleplerini dile getiren muhalif hareketleri besleyen toplumsal dinamik olmuştur. Bu dönemde taraftar kazanan seküler muhalif hareketler gibi, Kurtuluş Teolojisi de gelişmesi için uygun koşulları bu toplumsallıkta bulmuştur. Kendisi de hareketin mensuplarından olan Venezuelalı sosyolog Otto Maduro, kentleşme olgusunun Kurtuluş Teolojisi açısından önemini şöyle anlatır:

“Göçmen nüfusun şehirlerde yoğunlaşması, her zaman için, toplumsal dönüşümü, kitlesel direnişi ve muhalefeti etkileyen faktörlerden biri olmuştur ve nitekim kurtuluş teolojisinin doğuşuna kaynaklık eden de odur. Açıkçası, kentleşme olmasaydı, tüm diğer koşullar sabit kalsa bile kurtuluş teolojisinin ortaya çıkabileceğini sanmıyorum”(2)

Latin Amerika’daki çarpık kentleşme, toplumsal gerçeğin bir yüzüdür. Ancak bunu tarihsel, küresel bağlamından ayırmak, gerçeğin diğer yüzlerini görmemizi engeller. Unutulmaması gereken olgulardan biri, Latin Amerika’nın sömürge geçmişidir. Talihsiz kıta, Batı Avrupa merkezli sömürgeciliğin ilk ve en gaddarca uygulandığı bölge olmuştur. Kıtanın sahip olduğu zenginlikler asırlar boyunca yağmalanmıştır. 1950’li ve 60’lı yıllarda ise ABD yeni sömürgeci bir devlet olarak kıtanın başına musallat olmuştur. ABD, bu yıllarda Latin Amerika’nın hemen hemen tamamında çok yönlü (siyasi, ekonomik, askeri, diplomatik) müdahalelerle kıtayı cendereye sokmuş, bazen doğrudan askeri saldırganlıkla, çoğu zaman kukla iktidarlarla kıtanın nefes almasını engellemiştir. Bir “Made in USA” olarak Latin Amerika tipi askeri faşizm kavramı siyaset terminolojisine bile girmiştir.

Yoksulluğa karşı başkaldırıyı ezmek ya da Şili örneğinde olduğu gibi Amerikan tahakkümünden kurtulmak isteyen ülkelerde tertiplenen askeri darbeler, ekonomik sorunları çözmediği gibi artarak sürmesine yol açmıştır. Kurtuluş Teolojisi’nin ortaya çıktığı toplumsal koşullar değerlendirilirken bütün bu olgular birarada göz önünde tutulmalıdır.

Kurtuluş Teolojisi’nde Marksizm’in etkileri

Sosyal, siyasal olmasının yanı sıra dinsel de bir hareket olan Kurtuluş Teolojisi’nin Marksizm’le ilişkisini incelemeden önce Marks’ın, söylendiği bağlamdan koparılarak olumsuz bir anlam yüklenen “din halkın afyonudur” sözünü tartışmayı gerekli görüyorum. Kurtuluş Teolojisi’ni, Marksizm ve din ilişkisi içinde inceleyen Michael Löwy, Marks’ın din hakkındaki görüşlerini yorumlarken,“Marx’ın metninin dikkatli bir incelemesi, onun sanıldığından çok daha ayrıntılı olduğunu ve olguların ikili doğasını göz önünde bulundurduğunu gösterir”, der ve Marx’ın söz konusu pasajını aktarır:

“Dinsel sıkıntı hem gerçek sıkıntıların bir dışa vurumu hem de gerçek sıkıntılara karşı bir protestodur. Din, tıpkı ruhsuz bir dünyanın ruhu olduğu gibi, ızdırap içindeki yaratığın bir feryadı, kalpsiz bir dünyanın ruhudur. Din halkın afyonudur.”(3)

Löwy’in belirttiği gibi, Marks bu metinde dini salt halkı teskin eden bir uyuşturucu olarak görmemiş, dinin aynı zamanda problemlerin dile getirilmesi için bir araç olduğunu, acılar içindeki halkın çığlığı, protestosu olduğunu, sevginin, aşkın, iyiliğin, merhametin ifadesi olan kalbin boşluğunu doldurduğunu açıklamıştır. Egemen sınıfların dini kullanarak halkın yükselen sesini, onun protestosunu engellemeye çalıştıkları da, göz önünde tutulması gereken diğer bir olgudur. Önemli olan dine kimin tarafından nasıl bir anlam yüklendiğidir. Löwy, bu konuya ilişkin bir alıntı da Engels’ten yapar:

“… çeşitli sınıfların her biri kendi söz konusu dinini (kullanır) … egemenlerin kendi dinlerine bizatihi kendilerinin inanıp inanmadıklarının bir önemi yoktur”.(4)

Dolayısıyla dini, salt egemenlerin afyonu olarak görmek doğru bir tutum değildir. Haksızlığa karşı koyan ilerici, devrimci bir işlevi olabileceği gibi; adaletsiz bir rejimi ilelebet sürdürmek isteyenler de dinsel inançları kendi çıkarları için kullanabilir. Kurtuluş Teologları, yoksulluğa karşı başlattıkları savaşta Hırıstiyanlığa devrimci bir anlam yüklemişler, Latin Amerika’daki askeri dikta rejimlerinin ağır baskılarına rağmen, Marksistlerle bir arada bu rejimlere karşı mücadele etmekten kaçınmamışlardır.

1960’lardan itibaren Kilise’de yeni bir süreç başladı. Özellikle batı Avrupa’da gençlerin ve aydınların kiliseden uzaklaşması, kilisenin itibarını yitirmesi, kilise yönetiminde kaygı yaratıyordu. Kilisenin herkesin kilisesi olması ama özellikle yoksulların Kilisesi olması gerektiği bizzat Papa XXIII. John tarafından dile getirildi. Vatikan ve Latin Amerika’da yapılan toplantılarla, Kilisenin yoksulların yanında olması gerektiği vurgulandı. Bu çağrı Batı Avrupa’da olmasa bile, yoksulluğun dramatik olarak yaşandığı Latin Amerika’da tam olarak karşılığını buldu. Yoksulluk söylemini teolojik olarak yorumlayan, sistemleştiren Latin Amerikalı din adamları Kurtuluş Teolojisi’nin temellerini attılar.

Dini Taban Cemaatleri dönemi

O yıllarda halkın yerelde İncil’i okuyup tartışmak için kurduğu Dini Taban Cemaati (DTC – Comunidade  eclesial de base) yeni teolojiyle hemen buluştu. Kurtuluş Teolojisi, DTC’lerin yaygınlaşıp büyümesini sağlarken, DTC’ler de bu fikirlerin Latin Amerika’nın en ücra köşelerine kadar yayılmasını sağladı.

“Cemaatin tartışmaları ve faaliyetleri, kilise adına ve onun desteğiyle yavaş yavaş genişledi; giderek de toplumsal görevleri kapsamına aldı. Gecekondularda konut, elektrik ve su için, köylerde toprak için yürütülen mücadeleler. Bazı hallerde bu mücadelelerin deneyimi politikleşmeye ve DTC’lerin birçok önder ve üyesinin sınıf mücadelesi yürüten partilere veya devrimci cephelere katılmasına yol açtı.”(5)

Meksikalı piskopos Sergio Mendez Arceo

Taban Marksizm’e yönelirken tavanda da durum farklı değildi. İncil, Kurtuluş teologlarına yoksulluğun çözümlenmesi ve ortadan kaldırılması için gerekli araçları sunmuyordu. Sorularının yanıtlarını Marksizm’de arayıp buldular: “Marksizm’in keşfedilmesinin kalkış noktası, kitleleri derinden etkileyen tartışma götürmez bir olgu, vahşi bir gerçekliktir: yoksulluk. Kurtuluş teologlarının gözünde marksizm, bu yoksulluğun nedenlerinin sistemli, tutarlı ve kapsamlı açıklamasıdır ve onu ortadan kaldırmak için yeterince radikal tek tutumdur.”(6)

Bu teologlar üzerinde Marksizm’in etkisi farklı derecelerdedir. Ama daha önce de ismini andığımız, 1971’de yayınladığı kitapla Kurtuluş Teolojisi’nde milat sayılan Gustavo Gutierrez şu sözleri bu etkinin hiç de azımsanmayacak ölçüde olduğunu göstermektedir: “Ancak var olan yapının radikal bir biçimde parçalanması, mülkiyet ilişkilerinin temelden değişikliğe uğratılması, sömürülen sınıflarca iktidarın ele geçirilmesi ve var olan bağımlılığı ortadan kaldıracak bir toplumsal devrim, bir başka türden, yani sosyalist bir topluma gidişi olanaklı kılabilir.”(7)

Nisan 1972’de Şili, Santiago’da toplanan “Sosyalizm İçin Hıristiyanlar” hareketinin sonuç belgesi sosyalist topluma gidişin yolunu da çizmektedir: “Yaşayan inancın bugün içeresinde yer aldığı gerçek bağlam, ezilenlerin ve onların kurtuluş mücadelelerinin tarihidir. Ama insanın bu ortamda izleyeceği yolu bulması için, emekçi sınıfların asıl mücadele araçları olan parti ve örgütlere girerek, kurtuluş sürecinde gerçekten yer alması gerekir.”(8) Şili’li iki Cizvit din adamının girişimi ve Meksikalı piskopos Sergio Mendez Arceo’nun desteğiyle gerçekleştirilen bu toplantı Şili piskoposluğu tarafından hemen aforoz edilmiştir. (Devam edecek)

…………………………………………………………………

Bölümün Kaynakları:

  1. John A. Donnangelo II, “Liberation Theology in Latin America: Its Historical Development in Relation to the Social Justice Theaching of the Catholic Church Since the Second Vatican Council”, (yayınlanmamış doktora tezi), Saint John’s University, NewYork, 2004, s.74-75. 
  2. AKDAL, a.g.e., s.16-17.
  3. Michael Löwy, Marksizm ve Din: Kurtuluş Teolojisi Meydan Okuyor, İstanbul: Belge Yayınları, 1996, s. 28.
  4. A.g.e. 30.
  5. A.g.e. s. 61.
  6. A.g.e. s. 102.
  7. Michael Löwy, Latin Amerika Marksizmi, İstanbul: Belge Yayınları, 1998, s.76.
  8. A.g.e., s.77.

Vielleicht gefällt dir auch