HÜSEYİN A. ŞİMŞEK

Marx ve Engels, bir “estetik teorisi” kurmuş değildi

ViyanaMarx ve Engels’in “klasik anlamda bir estetik teorisi” kurmamış oldukları çokça yazılır, söylenir.(1) Yalan mı, bir çarpıtma söz konusu mu? Hayır! Ama öte yandan, onların ortaya koydukları düşünce dünyasından “estetik bir teori” çıkarmanın olanaklarından da söz edilir. Peki, buna cevaz veren nedir? İki şey: Marx ve Engels’in roman eleştirileri ve birbirlerine, ilgili arkadaşlarına yazdıkları konuyla ilintili mektuplar.

Elde olan bu kadar. Öyleyse, sonraki kuşaklar, Marx ve Engels’in dünyayı açıklarken ortaya koydukları genel teoriden, hayatın daha özel bir alanına (estetiğe) dair kanıtlar arayacaklardı çaresiz. Yaşanan da bu oldu zaten. Bulunan kanıtlar için, üç referans sıralanıyordu: Bu iki bilim insanının roman eleştirileri, mektupları ve dünyayı açıklarken ortaya koydukları genel teorinin sağlam bir iç tutarlılığa sahip oluşu!

Peki yukarıdaki çerçevede, Marx’ta sanat kuramına dair neler bulunabilmekteydi?

Yalın bir ifadeyle Marx’a göre sanat, “dünyayı algılama biçimlerimizden biri”dir. Farklı bir deyişle, “özünde bir bilgi biçimi”dir. Bu tanımlamaların kaçınılamaz sonuçlarından biri, sanata “hayatı yansıtma görevi” yüklemek oldu. Yine kaçınılmaz olarak, “hayatı yansıtma görevi”ne bir ölçü getirilecekti, getirildi: Gerçek ya da gerçeklik! Zira, “hayatın nasıl yansıtıldığı” sorusu sorulmak zorundaydı.

Marx, söz konusu yaklaşımı çerçevesinde, “insanlığın estetik alanındaki klasik mirası”nı işaret eder. “19. Yüzyıl gerçekçiliği”ni de o mirasın bir parçası, bir devamı olarak över. Balzac’ı çok önemser, çünkü monarşi yanlısı olmasına rağmen gerçekçi eserler kaleme almıştır. (Daha sonra Lenin, benzer bir değerlendirmeyi “büyük Rus gerçekçisi” Tolstoy için yapacaktır. Ama aynı zamanda, partizanca bir siyasallığı, “partizan edebiyat”ı önerecektir.)

Engels, bu konuda Marx’tan çok farklı bir bakış açısına sahip değildir. Onun sanata yaklaşımı şöyle özetlenir: Sanat, yaratıcısının siyasal niyetinden çok, sanat ürününün içindeki toplumsal anlamlılık ve önem açısından ele alınmalıdır. Bir sanat eserinin nesnel toplumsal içeriği, sanatçının kendisinin siyasal niyetlerine ters olabilir. İfade ettiği şeyler, sanatçının sınıfsal kökeninin sınırlarını aşabilir.(2)

Engels, konuyla ilgili somut irdelemelerinde Shakespeare, Goethe ve Balzac gibi sanatçıları bir tarafa; Zola gibi sanatçıları öteki tarafa koymuştur. Ona göre Zola, baskı altında olanlardan yanadır ama eserlerindeki işleyiş, özümseyemediği çevresini mekanik bir tarzda yansıtma düzeyinde kalmıştır. İlk örnek sanatçı grubunda ise durum farklıdır; onlar, dönemin egemen sınıflarının bireyleridirler. Ancak, eserlerinde nesnel dünya ile imgelemi organik bir biçimde biraraya getirmeyi başarmışlardır.

Kısacası Engels, edebi alanın sanatsal üretiminde sanatçıların sergiledikleri iki ayrı tavır belirlemiş ve ortaya koymuştur: ‘Balzac tavrı’ ve ‘Zola tavrı’.

İzleyicilerde hal ve gidişat

Sonraki dönemlerde, izleyicileri Marx ve Engels’in sanata dair söyledikleri konusunda farklı tavırlar sergilediler. Bir kesimi, onların söylediklerini kusursuz, yeterli gördü; başka bir kesimi kimileyin “belli”, kimileyin “önemli” oranda ama sonuç itibariyle sorunlu, eksik buldu. Georg Lukács, Bertolt Brecht, Theodor Adorno, Walter Benjamin, Moissej Kagan o şahsiyetlerden bazılarıydı.

Bertolt Brecht, Theodor Adorno, Walter Benjamin, Jean-Paul Sartre, Lucien Goldmann, Edmund Wilson, Sidney Finkelstein gibi isimler estetik kuramı çerçevesinde, Marx ve Engels’ten sonraki dönemlerde yaptıkları tartışmalarda; sanatın dünyayı algılama, bir bilgi ve hayatı yansıtma biçimi olurken “gerçekçi” davranma gerekliliğini farklı açılardan problemli buldular. Bu tanımlamaların kendi içinde çelişkili olduğuna dikkat çektiler. İbrenin ya da kantarın topuzunun kaydırılabildiği iki ucu işaret ettiler.

Faklı bir deyişle, Marx ve Engels’in temel yaklaşımını esasen benimsiyor, ama eleştirel bir pozisyon almaktan da geri durmuyorlardı. Marksist bir kuramın geliştirilmesi, ayakları üzerine oturtulması için bunu zorunlu görüyorlardı. Bu tutum, Avrupalı ve Amerikalı sosyalist sanat kuramcılarında ve sanatçılarda yaygındı. Marx ve Engels’in sanat kuramına eleştirel bakarak sahip çıkmak ve onu, –Lenin de dahil olmak üzere- Rus ve doğulu ilgili şahsiyetlerin yaklaşımlarından ayırmak, ayrı tutmak!

Sovyetler Birliği ve daha sonra “Doğu Bloku”ndaki sanat kuramcıları ve sanatçılar ise ağırlıkla Lenin’in ortaya koyduğu, her türlü formalizme savaş açmış “partizan edebiyat”ı (Tendenzliteratur) ve edebî kuramı benimsediler.(3) Yanı sıra, Sovyetler Birliği’nde de iki farklı yaklaşım söz konusuydu aslında. Özeti şu:

1917 Ekim Devrimi’nin göz kamaştırıcı ilk yıllarında yaratıcı bir karmaşa süreci yaşandı. Partinin sanata yaklaşımı da buna uygundu. Devrimin “hemen ertesi, hayatın hemen her alanı açısından oldukça curcunalı, kaotik, ama yanı zamanda heyecanlı ve coşkulu bir dönem olarak tanımlanır. Göz kamaştırıcı gelişmeler, değişimler yaşanmaktadır; yaratıcı bir karmaşa halidir bu. İleriye yönelik fikirlerde, tarzlarda çokçeşitlilik vardır. Toplumun içine girdiği devrimci dönüşüm ortamında, sanat alanında yeni akımlar boy atmaktadır… Yeni tanımlar, adlandırmalar, kurumlar, örgütlenme ağları…”(4)

Genç Sovyet Hükümeti, sanatın toplumsal dönüşümde oynayabileceği rolün farkındadır. Hükümet adına verilen demeçler, bunu yeterince ortaya serecek çokluktadır. 1917-25 yılları arasında yaşanan ilgili tartışmalar, 1925’te Politbüro’da gündem olur ve bir sonuca bağlanarak “sanatsal stillere karışmama kararı” alınır. Sovyetik sanat sürecinin en heyecan verici ve yaratıcı dönemidir yaşanan ve esasen 1934’e kadar devam eder.

Gün gelir, 1932 yılında Literaturnaya Gazeta’da (Edebiyat Gazetesi) ilk kez “sosyalist gerçekçilik” kavramı kullanılır. Sovyet yazarların, 1934’de yapılan ilk kurultayında tanımlama benimsenir ve “sosyalist gerçekçilik“, SB’nin resmi sanatsal anlayışı olarak ilan edilir. Bu ikinci karar, 1925’te alınan birinci kararın (“sanatsal stillere karışmama kararı”) tedavülden kalkması anlamına gelecektir. “Yaratıcı karmaşa günleri”nin sonuna gelinmiştir. Her şeyde bir ve aynı düzen tutturulacaktır. Lenin’in “partizan edebiyat” yaklaşımının vardırıldığı yer burasıdır.

“Sosyalist gerçekçi” sanat kuramının, bir numaralı savunucusu Andrey Zhdanov’dur. Alanın etkili isimlerinden Georg Lukács ise söz konusu iki yaklaşımı (Engels ve Lenin’in tutumunu) birleştirmeye çaba göstermiştir. Sonuç itibariyle, “sosyalist gerçekçilik” hattında, Leninist bir çizgide kalmıştır. Fakat bir farkla: bu çizgiye eleştirel yaklaşmıştır. “Doğu Bloku”ndan biri olarak, Engels’e de hak veren bir yerden konuşur. Engels’in sanat kuramıyla ilgili açılımının geliştirilmesi gerektiğini ifade etmiştir. Bugün artık biliyoruz ki bunu, devlet ve parti hiyerarşisinin izin verdiği sınırlar içinde yapmaya çalışmıştır. Kendi yapıtını reddetmek zorunda kalmak gibi trajediler tatmıştır zira.

Marx ve Engels’in yaklaşımını revize etmek ve geliştirmek

İzleyicilerinden bir kesiminin, Marx ve Engels’in sanata dair söylediklerini kimileyin “belli”, kimileyin “önemli” oranda ama sonuç itibariyle sorunlu, eksik ve çelişkili bulduğunu yazmıştım yukarıda. Peki neydi, sözü edilen çelişki?

Söz konusu olan bir sanat eseriyse, sadece estetik ölçütlerle değerlendirilmeliydi. Herhangi bir sanat eseri sadece estetik ölçütler kullanılarak değerlendirildiğinde, “verili bir hayatın gerçeklerinin yansıtılması” görevi, en azından “mecburi hizmet” kategorisinden çıkardı. Tersi durumda, yani ölçü olarak sadece eserin “hayatın gerçeklerine uygunluğu” esas alındığında, eserin sanatsal boyutu güme götürülmüş oluyordu.

Her bir sanat eseri gözümüze şöyle görünmeye başlayacaktı: Sanatsal ölçüyle başarılı ama dünya görüşü yanlış; ya da ortaya konan görüşler doğru ama estetik bakımdan başarısız. Bir sanat eserine yönelik, iki farklı ölçüyle ortaya çıkan bu iki farklı değer biçme, başka bir ayrıştırmayı tetiklerdi: İçerik-biçim! Bunlardan hangisi önemliydi ya da esastı? Tabii bunun türevi birçok başka, formülasyonlar kapladı ortalığı. “Sanat sanat için midir, sanat toplum için midir” vb.

Bu tartışmayı Lenin-Plehanov (partizan sanat), Stalin-Zdanov (sosyalist gerçekçi sanat), iki ara bir derede kaldığı söylenegelen Georg Lukács, Marx ve Engels’in yaklaşımlarını geliştirmek muradında oldukları varsayılan Benjamin-Adorno-Sartre-Goldmann’da sembolleşmiş haller etrafında ayrı ayrı ele almakta fayda var.

……………………………………………………………..
Kaynaklar:
1) Özgür Yaren, Alternatif Politika, Cilt. 2, Sayı. 2, Marksist Estetik ve Sinema: Erken Tartışmalar
2) Martin Jay, Diyalektik İmgelem, Belge Yay. – 2005, s. 252
3) Age. s.: 252
4) Hüseyin A. Şimşek, http://www.toterwinkel.at/sovyetik-sinemanin-bu-alana-kazandirdigi-ilkler/

(huseyin.simsek@gmx.at)

Vielleicht gefällt dir auch