DENİZ ÖZEN-BAŞARAN

Mevsim bahar

Bazen sorarsınız ya kendinize, tüm bu olup bitenin ortasında ben bu gezegene nasıl düştüm diye? Sanırım çok uzundur aklı başında olan herkes memlekette, bu ruh haliyle aynı soruyu soruyor kendine.

Ve hatta herkese tek tek bakıp, süpürgeli cadınızı ararsınız böyle zamanlarda. Atlayıp uçmak için. Bulmak pek kolay olmaz. Çoğu kez çırpısı az bir süpürgeye bizi uçuramayacağını bile bile binmeye çalıştığımız da olur. Birileri ‘Yahu cadı kısmını hadi geçtim ama iş mi şu saçma sapan süpürge yani?’ der de, biz ‘mecburen mecburen’ şarkısını söyleriz. Bir yandan da umudun filizlenmesine izin verir ama sonunda bir kez daha inip süpürgeden evin yolunu tutarız.

Bu yıl seçim dönemi Türkiye’de, hepimiz cadımızı arıyoruz, biliyorum. Yorgun bıkkın, yenilgilerden bitap düşen bedenlerimiz ve ruhlarımızla bir nebze de olsa umutlanmak için şöyle tarıyoruz adayları…

Oysa bahar da gelmiş. Mimozalar açmış. Yol üstündeki minicik erik çiçekleri bile gülümserken yüzümüze, memleket ahvali somurtmaya devam ediyor. Herkesin yüzü dondurulmuş balık gibi. Ne tepki ne mimik ne jest ne sözcük, sadece bakıyoruz olan bitene. Sekiz dokuz liradan sebze, elli liradan et alan bizler bu yüz ifadesizliğimizle sadece nefes alıyoruz uzundur sanırım.

Soluk al soluk ver emirleriyle sporumuzu yapıyor, aman yeşil çayımızı içelim de ödemimiz olmasın, zerdeçal zencefil tarçın poşetlerimizle yaşayıp gidiyoruz gözlerimiz tamamen kapalı.

Fırfır dönmeye devam ettikçe mevsimler gelip geçiyor ucuz aşk kitaplarıyla hayaller kuruyor kapanan tiyatro salonlarını görmezden geliyoruz. İncelen bedenlerimizi renklendiriyor ama ruhumuzun çürüğünün siyaha kaçan mor kalmasına biad ediyoruz.

İstanbul deyınce aklıma önce Beyoğlu gelirdi, şimdi Kadıköy geliyor. Kadıköy olduğu gibi kalsın da Beyoğlu içimizdeki ince sızı.

Oysa Beyoğlu deyince aklıma fıkır fıkır kaynayan bir kalabalık gelirdi. Her renkten insanın aynı güzellikte gülümsediği, kültürün sanatın başsemti olan, bol tiyatro, bol sinema, bol eğlence, bol gülücük, bol güven gelirdi.

Az biraz arka sokaklarına daldınızmıydı sardunyalı ilginç cafeler, kurabiyeli minik pastaneler, ayaküstü simit peynir yediğiniz çayocakları çıkardı karşınıza. Her keseye uygun mekânları olan, kimsenin kimseyi yargılamadığı; sanatçıların, yazarların, müzisyenlerin bol olduğu bir semtti Beyoğlu. Hangi ara bu kadar tarihini sildi bilmiyorum ama bitmeyen kaldırım inşaatlarından dolayı çektim elimi ayağımı. Zaten Muammer Karaca kapandığında Emek Sineması AVM’leştiğinde içim çekilmiş, yüzüm buruşmuştu.

Hâlâ uğradığımda Mis Sokak’a doğru döner, gözüm Cihan Barış’ın yerine takılır sonra da Sokak Cafe’ye doğru bakar geçerim içim sızlaya sızlaya.

Tüm bunlara yetecek sihirli bir değneği var mı bilmiyorum ama tüm bunların farkında olan birisi var bu seçimlerde: Alper Taş. Ve bizler çiçeklenmiş erik ağacı gibi umutluyuz yine. Süpürgesine atlayacağımız cadımızı bulduk. Kendimizi gökyüzüne salacak alanlar yaratıyoruz.

Mavi iyidir bilirsiniz. Deniziyle göğüyle toprağıyla yaşadığımız bu memleket bizim. Acısı da sevinci de bize ait. Biliyorum biliyorum geçen sefer sondu. Yılmıştık, önce kullanıp sonra da korumaktan oyları. Kediler, elektrikler, saçma sapan rüyalarla savrulduk.

Ama hele bir düşünün abiler ablalar: Arnavut kaldırımında sanat fışkıran bir Beyoğlu! Sağlı sollu kitapçılardan yükselen şarkı sesleri sonra! Hepimize iyi gelmez mi? Dayanışalım. Mart’ın sonu bahar!

d_dalgasi@hotmail.com

Vielleicht gefällt dir auch