HAKAN GÜRSES

Milliyetçilik refleksi

Viyana – Geçenlerde internette dolaşırken, şöyle bir alıntıyla karşılaştım: “Milliyetçiler, ön bahçelerinin bakımına özen gösterirler ama bahçenin çitini pek budamazlar.” Çağımızın bir türlü tedavülden kalkmayan temel ideolojisi milliyetçilik, bundan daha çarpıcı bir açıklıkla ifade edilemez, sanırım.

Ağustos ayındaki yazımda, 2010 Anayasa Referandumu’na değinmiş, hükümetin değişiklik önerisine “Yetmez ama Evet!” sloganıyla destek veren gruba hem o dönem, hem de sonrasında yöneltilen eleştirileri ve sözel saldırıları anmıştım. Gerçi pek de seveni olmadığını biliyordum “YAE’ciler” diye anılan bu kişilerin. Ama açıkçası tansiyonun hâlâ bu derece yüksek olduğunu tahmin etmemiştim. Bunun en doğrudan göstergesi, yazıma yönelik tepkiler oldu.

Bu köşeye doğrusu öyle pek yorum yollanmıyor. Ama “Yetmek ya da yetmemek” yazısının ardından az da olsa tepki geldi. YAE’cileri savunduğum, onları eleştirenlere kara çaldığım söyleniyor ve evetçilerin ülkeye vermiş oldukları zararlar da tekrardan (bir hayli yüksek dozda suçlamayla) dile getiriliyordu bu yorumlarda.

Belli ki pek iyi anlatamamışım meramımı. Ben ne referanduma destek verenleri savunmuştum yazımda ne de referanduma karşı çıkanlara topyekûn eleştiri getirmiştim. Anayasa değişikliği tasarısına hem ‘evet’ hem de ‘hayır’ demek için bir dizi neden ve kendi içinde tutarlı argüman vardı bence o yıllarda. Dolayısıyla, YAE’den yana ya da YAE’ye karşı olmak için de…

Asıl üstünde durmak istediğim (ve bu yazıya ertelediğim) konu, zaten o zamanki duruşları tartışmak değil, YAE duruşunu suçlayan, bugün de suçlamaya devam eden belirli bir kesime ve onların yaslandığı ideolojiye dikkat çekmekti. Bu kesimin söylemi, kendilerinin doğru tavrı, 2010 yılında, hatta AKP iktidara geldiğinde çoktan öngörmüş ve bugüne dek de yılmadan savunmuş olduğu minvalinde. Onlara göre YAE’ciler kandırıldılar ya da “büyük resmi” göremedikleri için zaten siyasal gaflet içindeydiler, belki de kariyer hırsıyla hareket ettiler. Ama “biz”, yani bu İslamcı siyaset belasını bilen, Batılı emperyalistlerin oyunlarını gören, Atatürk devrimlerinin izinde olanlar, daha o zaman bu işin nereye varacağını görmüş ve AKP’nin oyunlarına kapılmamışlardı.

Bugün geriye dönüp baktığımızda, “işin buraya geleceğinin daha o zamandan bir sürü alameti vardı” demek, çok doğal ve kolay görünüyor. Ama bunu o zaman birtakım işaretlerden yola çıkarak sezmek, sanki biraz falcılık gibi geliyor bana. 2010’a kadar uygulanan hukuki reformlar, sivil topluma yönelik destek projeleri, AB’ye yaklaşma politikaları, başlatılan barış süreci, ülkede esmeye başlayan özgürlükçü hava vs., siyasal anlamda aklı selim sahibi insanlara, “gerçi bu rejimin dünya görüşü benimkiyle uyuşmuyor ama demokratikleşme yolunda önemli adımlar atılıyor” dedirtecek gelişmelerdi. Her halükârda, 1980 darbesi sonrasında hiçbir hükümetin girişmediği kadar kapsamlı projelerdi. 2010’da popülist tek adam rejimine gidileceğinin göstergeleri henüz yoktu ya da bunun “çıplak gözle” görülebilmesi zordu.

2000’lerin başından itibaren “bu işin sonu kötüye varacak” kehanetinde bulunanlar olduysa, bunun nedenini o sıra görülebilen birtakım işaretlerde değil, o işaretleri o kişilere zaten sürekli gösteren bir perspektifte aramak, bence daha doğru olacak. Bu perspektifin adı milliyetçilik, bunun Türkiye’deki resmî versiyonunun adı ise Kemalizm.

Kemalizm’in ne olup olmadığı; Kadro Hareketi’nin programına mı, CHP’nin ‘altı ok’una mı, Munis Tekinalp’in tanımına mı, Güneş Dil Teorisi veya Türk Tarih Tezi gibi safsataya dayalı “bilimsel” milliyetçiliğe mi bu adın verilmesi gerektiği, siyaset teorisinde tartışılan konular. Kemalizm (ya da yandaşlarının deyimiyle ‘Atatürkçülük’) bugünkü yaygın hâliyle dört temel bileşenin karakterize ettiği bir ideoloji. Etnik, kültürel veya dini azınlıkların kimliklerini ve özel haklarını reddetmek, asimilasyonu savunmak; T.C. ordusunu devletin ve siyasetin tek güvenilir koruyucusu olarak görmek; Türkiye’nin dış güçlerin (öncelikle de Batılı emperyalistlerin) sürekli tehdidi altında olduğunu ve “içerdeki” düşmanların, bu dış güçlerin kuklası olduğunu savunmak; ulusal karakter sınırları ve Atatürk “devrimleri” dahilinde “çağdaş” değerleri benimsemek ve bu “yerli modernizm”i Türkiye’ye uygun tek yaşam biçimi saymak.

Türkiye’de sol hareketler –birkaç istisna dışında– bir yanlarıyla hep Kemalizm’i benimsediler, özümsediler. Özellikle de 1968 sonrası oluşan, hedeflerini “milli demokratik devrim” ve “emperyalizm karşıtı bağımsızlık mücadelesi” olarak tanımlayan sol gruplar ve onların 1974 sonrası ardılları… 1990’lar ertesinde ise Türkiye solu, belki de hiç olmadığı kadar milliyetçi cenaha yaklaştı ve kendini hem ulusal hem de sol diye adlandırır hâle geldi.

İşte bu “ulusal sol”, AKP siyasetinin nereye varacağını başından beri gördüğünü iddia eden; YAE’cilere bu nedenle en sert eleştirileri getiren; AKP karşıtı olmak adına, ırkçı sağ politikalar izlemiş grup ve kişilerle ittifaka girmekte beis görmeyen (ama sözgelimi HDP ile böyle ittifakları kesinlikle reddeden) kesim bence.

Ulusal solcuların o zaman ve bugün, büyük ihtimalle de yarın AKP’ye karşı durmuş, duruyor ve duracak olması, aslında hiç de şaşırtıcı değil. Çünkü milliyetçilerin “gerici, Osmanlıcı, hilafet yanlısı” grupları tespit etme ve onlara karşı siyasal mücadele yürütme yetenekleri, neredeyse bir Allah vergisi. “Devlet biziz” bilinci ve dürtüsüyle “gericilerin” ne yapacağını öngörmek, bir tür milliyetçi refleks aslında.

Ama bu refleksin en açık zuhur ettiği an, gericilerin değil, başka bir düşmanın hedef olduğu an. Hem Turancıların, hem klasik Kemalistlerin, hem ulusal solun hem de onun “kan davalısı” milli ve yerli İslamcı kesimin ortak düşmanı olan azınlıklar söz konusu olduğunda, bir nevi siyasal obsesyona dönüşüyor milliyetçi refleks. En güncel hedefi Kürtler. Kürtleri “Ermeni dölü” sıfatıyla ötekileştirmek, İslamcı-ulusalcı ittifakını da mümkün kılıyor.

Bahçelerine özen gösteren ama çitin ardındakilerini (ve çitin ardına kendi savurup attıklarını) görmek bile istemeyen bir ideolojinin refleksi bu… Ve maalesef yalnızca ulusal solcuların ya da “eski model” milliyetçilerin bedenlerine işlememiş. Türkiye’de büyümüş olan çoğumuzu ara-sıra yoklayan bir dürtü bu. “Mevzubahis vatansa, gerisi teferruattır” dedirten dürtü.

Tek adam rejimi bir gün bitecek kuşkusuz. Ama onun yerine milliyetçi refleksin dürtüklediği siyaset iktidar olursa, Türkiye’nin sorunları çözülmeyecek, sadece sil baştan edilmiş olacak.

www.hakanguerses.at

Vielleicht gefällt dir auch