Nedime Köşgeroğlu’yla “ben eşittir öteki” üzerine

Köşgeroğlu hemşire, öğretim üyesi, şair, öykücü, araştırmacı… Beş şiir, dört araştırma, bir öykü kitabına imza attı. Patriarkaya kalemi ve emeğiyle karşı koyan aktivist.

İstanbulNedime Köşgeroğlu Eskişehir’de doğdu. İrfan Köşgeroğlu ile evli. Gizem, İrem ve Ecem’in anneleri. Eskişehir Osman Gazi Üniversitesi Sağlık Bilimleri Fakültesi Hemşirelik Bölümü Öğretim Üyesi. Köşgeroğlu, aynı zamanda bir şair, öykücü, araştırmacı bir yazar. 2004-2016 arasında beş adet şiir kitabı yayınlandı. Neleri Eskitmedi ki Zaman, Zamanın Telvesinden, Gölgeler Aslını Geçtiği Zaman, Bir Kent Diktim Üstüme ve Suda Eklem Ağrısı olmak üzere. Nedime Köşgeroğlu ilk araştırma kitabını ise 2008’de ve Kayıtlara Geçilsin Kadın Var adıyla yayınlandı. Diğer araştırma kitapları şunlar: Şiddet Çıkmazında Kadın, Beli Kırılan Devrim: Köy Enstitüleri ve Kadın Kalemler, Kalın Duvar İnce Zar, Kadın Bilinci, Hemşirelik ve Estetik. Yirminin üzerinde mesleki bölüm kitapları olan Köşgeroğlu’nun öykü kitabının adı ise 2010’da çıkan Hiç Kimseden Sevgilerle.

Nedime Köşgeroğlu sosyal alanda da oldukça faal bir insan. Bugüne kadar Eskişehir Kent Kadın Meclis’nde, Eskişehir Büyükşehir Belediyesi Engelliler Şube Müdürlüğü’nde, Eskişehir Büyükşehir Belediyesi Kadın Danışma Merkezi’nde ve Ka-Der Kadın Adayları Destekleme Derneği Eskişehir Şubesi’nde yönetim kurulu üyeliği, koordinatörlük ve başkanlık gibi görevlerde bulundu.

“Ben Eşittir Öteki” son kitabınızın adı ve kitabın içeriği de baştan sona bu başlıkla ilgili. Bize önce ‘sen’i, sonra ‘öteki’ni tanıtır mısınız?

Nedime Köşgeroğlu: Kadınım, ikinci cinsim. Toplumsal cinsiyete dayalı ayrımcılığın yaşam alanımı kuşattığı gerçeğini bilen biriyim. Bu Patriarkaya kalemiyle ve emeğiyle karşı koymaya çalışan bir kadın aktivistim. Üç kadın çocuğun annesiyim. Düne kadar sadece kadınların yaptığı, son on yıldır erkeklerin de aramıza katıldığı hemşirelik mesleğinin akademisyen bir üyesiyim. Kadına yönelik bunca haksızlığın kol gezdiği dünyada ruhumu bunaltıdan kurtarmak için, edebiyatın şiir dilinde, öykünün sıcak düşlerinde kendini bulmaya çalışan biriyim. Kadın sorununun kökleri çok derinlerde, dalları farklı renkte bir ağaç gibi. İşte bu yüzleşmelerdir ki beni bu kitabı yazma ve paylaşma noktasına getirdi.

Kitaptaki “bilim ve ben”, “tarih ve ben”, “iktidar ve ben”, başlıklarını açar mısınız?

Her şeyden önce ben bir kadınım. Kadın olmanın tüm ağırlığını omuzlarımda taşıyan biriyim. Bu cümleyi şikâyet anlamında değil, farkındalık anlamında paylaşıyorum. Biliyorum ki birey olma yolunda bilinçli farkındalığınız arttıkça, “gelecek” adında mutsuzluğunuz artıyor. Bu olumsuz duygulardan arınmak için iki seçeneğiniz oluyor. Bunlardan ilki kabullenmek ya da reddetmek! Oysa ikisi de sağlıklı çözüm üretmenizi engelleyen davranış kalıplarıdır. Siz bu kalıplardan arınmak için kadın çalışmalarına yöneliyorsunuz. Kadının tarihsel yenilgisinde rol oynayan faktörleri, diğer kadınlarda bir farkındalık yaratması adına paylaşıyorsunuz, yeniden araştırmalar yapıyor ve sonuçlarını paylaşıyorsunuz.

Örneğin şöyle diyorsunuz: “Bugün dünyada mutlak yoksulluk sınırı altında yaşayan 1.5 milyar insanın yüzde 70’ini kadınlar oluşturmakta. Dünyadaki işlerin yüzde 60’ını kadınlar yapmakta ancak bu işlerden elde edilen toplam gelirin sadece yüzde 10’una sahip olmaktadırlar. Dünya üzerinde tüm mal varlığının ise yüzde 1’i kadınların payına düşmekte ve yine dünyada 700 milyon kadın yeterli yiyecek, içme suyu ve sağlık hizmetlerinden yoksun olarak yaşamaya zorlanmakta. Bu nedenle erkeklerde % 6 olan kansızlık oranı kadınlarda % 68’lere kadar çıkmakta.”  

Tarih, bilim ve iktidar ele ele vererek kadının tarihsel yenilgisini derinleştirmişlerdir. Tarihe bakıyorsunuz dört büyük din tarafından kadının dışlandığını ya da kutsandığını görüyorsunuz. Bilime bakıyorsunuz kadınların bilim adına yaptıkları buluşların, örneğin gündelik yaşamda kullandığımız testereden, kurşungeçirmez yeleklere, koyunların yünlerinin ipe dönüştürülmesine yönelik düzeneklerden bulaşık makinesine kadar, pek çok buluş kadınlara ait olmasına rağmen, kitaplarda çok fazla göremeyiz. Çünkü mucit ya da bilim insanı denildiğinde aklımıza hep erkekler geliyor. Neden? Çünkü kadınlar, bilim insanı olarak görülmüyor. Biyoloji bilimi diyor ki kadınların akılları küçüktür ya da kadınlar bilim ve sanat ile uğraşırsa vücut sıcaklıkları artacak, bu ısı yumurtalıklarını yakacak ve çocukları olmayacak, diyen bilimin de erkeğe hizmet ettiğini görürüz. O halde, insanlık medeniyete uçarken tek kanadı kırıktır diyebiliriz. Son olarak ülkemizde şiir antolojilerinde yer alan kadın sayılarının % 10 olduğunu, yaklaşık 100 erkek şaire karşın, 10 kadın şairin yer aldığını söyleyebiliriz. Kısaca kadının normal bir insan olamamasının temelinde üç temel faktör yer alır. Bunlar; toplumda var olan üretim ilişkileri, yıllarca insanın varoluşsal boşluğunu dolduran ve her tür iyi niyetli, insana dönük öğretileri, sürekli erkekler lehine olacak şekilde yorumlayan din ve nihayet mükemmel aidiyetleriyle basit bir baskı aygıtı olma özelliğini çoktan aşan devlet kurumudur.

Biz, Nedime Köşgeroğlu’nu şiirle tanıdık ama inceleme ve öykü kitaplarınız da var. Kendinizi daha çok hangisinde buluyor ve daha iyi ifade ettiğinizi düşünüyorsunuz?

Şiir, edebiyatın ele avuca sığmayan çocuğu ya da erke kafa tutabilen korkusuz kahramandır diyebilirim. Bundandır şairlerin daha huysuz oluşu. Birbirlerini çoğaltmayışları. Tabii genelleme yapmak doğru değil. Şiir insanlık tarihi boyunca duygu, düşüncü ve hayalleri etkili bir biçimde anlatma yoludur. Şiir farklı bir dünyadır. Şiir dürüstlüktür, barıştır, haykırıştır. Kısaca şiir ritim ve imgeye yaslı, kendine özgü dili olan edebi bir türdür. Öykü ise gerçek ya da gerçeğe yakın bir olayı aktaran kısa, kendine özgü yapısı, içeriğiyle ve anlatım diliyle olayın kurgusuyla düzyazıdan bir edebi türdür. Her ikisini birbiriyle kıyaslamaktan yana değilim. Çünkü her ikisinin de taşlanmış ruhların acısını azalttığını düşünüyorum. Ama beş şiir kitabı ve bir öykü kitabımın olduğunu düşündüğümde ki biri de dosya biçiminde henüz, bu sorunun yanıtını kendiliğinden veriyor sanırım.

Siz bir akademisyensiniz. Araştırma, inceleme kitaplarınızda bunun faydasını görüyorsunuz sanırım. Sanat ve edebiyatı bir iş olarak görüyor musunuz?

Yaratıcılık kavramını bu noktada paylaştığımızda bu sorunun yanıtını daha net açıklayabilirim. Bilinçli farkındalık,  sürekli emek verme ve zaman ayırma ve asla vazgeçmeme anlamında açıklanan yaratıcılık kavramı, akademik üretimde de sanatsal üretimde de benzer süreçleri içerir. Ancak akademik üretimde somut bir problem var, problemin çözümü için sistematik bir süreci izliyorsunuz. Sanatsal üretimde somut gerçekliği soyutsal boyutuyla ele almanızı zorlayan bir duygu yoğunluğunuz var, ruhun ağırlaştığı bir durum, ruhta zonklayan bir yaranız var ve sizin bunlarda kurtulmanız gerekiyor Bunun için bilinçli emek ve zaman ayırmanız gerekiyor.  Sonuçta her iki emek karşısında birinde başarı duygusu yaşarken, sanatsal üretimde tam anlamıyla bir arınma yaşıyorsunuz.

Toplumsal tarihimizin ince ayrıntılarına tanıklık ediyoruz. Bu tanıklığın içinde Nedime Köşgeroğlu’nun denklemi nedir?

Şimdi 13 milyar yıl önce oluşan evrenin 4.5 milyar yıllık dünyamızın varlığı içinde homo sapiens olarak varlığımızın tarihinin 50 bin yıllık olduğunu düşünürsek, kendi toplumsal tarihimizin dünya tarihinden etkileneceğini de söylememiz gerekir.Dünya tarihi ise barbarlık, vahşilik, uygarlık dönemleri içinde Rönesans ve onu izleyen aydınlanma sürecinden geçmiştir.Daha sonra Birinci Endüstri Devrimi üretimin makineleşmesi anlamında kullanılırken, İkinci Endüstri Devrimi; üretimin serileşmesi anlamına gelmiş ve insanlık tarihinde görülmemiş gelişmelerin yaşanmasına sebep olmuştur. Birinci Endüstri Devrimi’nde, İngiltere ve Avrupa’da etkisini gösteren endüstrileşme, İkinci Endüstri Devrimi ile ABD, Japonya gibi ülkelerde de hızla yaygınlaşarak dünyanın birçok bölgesini etkilemiştir… Kısaca, aydınlık gelecek, artık karanlık fabrikalardadır. Üretim fazlılığı vardır. Dünya sıcak savaşları terk edip, soğuk siber savaş dönemine girmiştir. Küreselleşme kıskacında artık dünya küçük bir köye dönüşmüştür. Bu küçük köyde ekonomik savaşlar, özellikle gelişmemiş ülkelere yönelmiştir ve dünyanın kan ağlamasının önüne geçilememiştir. Böyle olunca toplumsal tarihimiz içinde benim denklemim, kesinlikle sessiz kalmak ve eylemsizlik olmamıştır. Olmayacaktır da. Çünkü şiir şairine der ki, dik dur, haksızlığa karşı susma!

“Neleri eskitmedi ki zaman”, “Zamanın telvesinden” adında, zamanı içinde barındıran iki şiir kitabınız var. Şiirlerinizin çoğunda da ‘zaman’ geçiyor. Zaman kavramı nedir sizin için?

Somut olarak bakarsak yaşamın iki ucunda yani doğumumuzla ve ölümümüzde zamanın bizi kontrol ettiğini, sadece erişkinlik döneminde bizim zamanı kontrol ettiğimizi düşünüyorum. Yani 2/3’si, zamanı kontrol edemediğimiz dönemleri içeriyor. Öte yandan son yüzyılda hız kuşatması altında zaman kavramının anlamını yitirdiğimizi söyleyebilirim. Ahmet Hamdi Tanpınar’ın ifadesiyle “Ne içindeyim zamanın/Ne de büsbütün dışında /Yekpare geniş bir anın/ parçalanmaz akışında” diyelim. Ve zaman kavramının sonsuzluk olduğunu söyleyerek size sonsuz teşekkürlerimi sunayım.

………………………………
ayseesimsek@hotmail.com

Vielleicht gefällt dir auch